Her şey terapistin, “Bugünkü Deniz olarak, geçmişinizden birilerine mektup yazmak isteseniz, kime yazmak isterdiniz?’’ sorusuyla başladı.

“Kendime,’’dedim ve hemen ekledim narsist görünmemek için.“Yani kendime, çocukluğuma, gençliğime.’’

Kalemini defterine götürdü. Karşısında ben olmama aldırmadan, hakkımda bir şeyler karaladıktan sonra bana bakıp, “Yazın o hâlde,’’ dedi ve ben yazmaya başladım.

Sevgili Deniz,

Yürüyüş mesafesindeki ilkokulundan eve gelir gelmez, mavi önlüğünü ve beyaz külotlu çorabını çıkarmadan, televizyon karşısında Tolga Abi ve Hugo’yu izliyorsun. Telefonla bağlanan senin yaşlarında çocuklar, tek dişli maymun Hugo’yu doğru zamanda sağa ve sola atlatamadıklarından, Hugo’nun üç canını yuvarlanan kayaların altında harcıyorlar. Kendini onlarla kıyaslıyorsun, onlardan daha iyi oynayacağını varsayıyorsun. Sen olsan, Hugo’yu, Cadı Sila’ya ulaştırırsın ve Hugo’nun ailesini kurtarırsın.

Ama Deniz, kurtaramayacaksın. İstesen de. Hayat bazen sana o şansı vermiyor, bazen verse de olmuyor. Ve inan bana, bu daha en küçüğü. Ne fırsatlar kaçıracaksın Deniz. Bir de kırk yaşına gelince, “Banane kardeşim, ben mi soktum mağaraya, ben çıkarayım? Hugo kim? Anam mı babam mı!’’ demeyi öğreneceksin.

Yüzleşelim Deniz. Okul çıkışı eve geldiğin o sıcak perşembe günü, kanalı aradığında telefonu düşürdün. “Sıraya alalım sizi,’’ dediklerinde, telefonu kapattın Deniz. Başaramamaktan, hayalindeki gibi olamamaktan korktun. Ertesi gün sınıftakilerin “Dün Tolga Abi’yi izlediniz mi?” Salak Deniz zamanında altıya basamadığı için Hugo üç kez yuvarlanan kayanın altında kaldı. SalakDeniz,salak…diye alkışlayarak etrafında dönüp seninle dalga geçmelerinden korktun.

Sevgili Deniz, yıl 2000. Milenyuma giriyoruz diye ne tantana olmuştu o yıl. Uçan arabalar gelecek, milenyuma yazılan mektuplar açılacak. Hatta bazı rivayetlere göre kıyamet kopacak. Kopmadı Deniz. Senin içindekileri saymazsak.

Sınıfta yılbaşı hediyesi için çekiliş yapıldığı gün, platonik aşkın Berk’le yakınlaşma fırsatın ayağına gelmişti. Teneffüste, koridordaki pencere camının kenarında yakın arkadaşların Hande ve Ece ile dururken, Berk size yaklaştı, “Kim bana hediye alacak ki ya, salak bir tip olmasa bari,’’ dedi. O an, “Bana çıktı,’’ diyebilsen, derdin. Hayalindeki gibi güzel, onu mutlu edebilecek bir hediye alamamaktan korktuğundan, “Hande’ye,’’ dedin. Ve sonraki üç yıl buna hayıflandın. Kafanda o günkü sahneyi tekrar tekrar oynatıp her şeyin daha farklı olduğu senaryolar kurdun. Sana bir şey diyeyim mi? Olacak olan olurdu, Deniz. Hediye almadan da sevdirebilirdin kendini. Hande, senin verdiğin fikirle, Berk’e hediye olarak Galatasaray’ın formasını aldı. Sen de alabilirdin Deniz. Belki o zaman, Hande ile Berk’i, parkta el ele yürürken gördüğünde, Hande’nin üstünde görmezdin o formayı.

Yirmili yaşların ortasında birkaç iş değiştirmiştin. Sevmediğin, kendini ait hissetmediğin, mesai saatinin bitişini iple çektiğin, tek tatil günün, pazar gününü uyuyarak geçirdiğin günler, haftalar, yılların oldu. Uyuyunca geçer sandığın acıların, mutsuzlukların oldu. Kullanım kılavuzu olmayan hayata bir kez geliyoruz, bu durum ne kadar adaletsizce değil mi? Tek atımlık kurşunu, “Tam on ikiden isabet ettiremezsem, çok üzülürüm,’’ diye cesaretsizliğine bahaneler uydurdun Deniz. “Şu dönemi de atlatayım, azıcık para biriktireyim, yüksek lisans yapayım, kredi çekeyim araba alayım,’’ diye değmeyecek şeyler için ömründen yılları jeton gibi harcadın Deniz.

25 yaşında, bir işe girmiştin hani, patron seni eve bırakmayı teklif etmişti. “Ne münasebet, ben kendim giderim,’’ demiştin, adamın yüzüne pat diye. Yumuşatmadan, “Ayıp olur mu?” Bana takar mı? diye düşünmeden. Ne güzel doğru zamanda basmıştın altıya. İzin vermemiştin, çaresizliğinden, parasızlığından yararlanılmasına. Helal olsun be Deniz! Yalan yok,  bu müdanasızlığın sonraki yıllarda işime çok yaradı Deniz.

Aysel Abla, annenin öldüğü yıl, belki de kıza, kadınsı şeyleri öğretecek birisi yok, ihtiyacı olur diye, sana iple bıyık almayı öğretmişti. Sen de tekte öğrenmiştin. Ve sonraki yıllar başına her ne gelirse gelsin, doğru zamanlarda hep bıyıksız oldun Deniz. Sene oldu 2026, hâlâ müteşekkirim. Aferin becerikli bıdık. İple bıyık almak, o yıllar için bıyıksız bir devrim hareketiydi. Berhudar ol gizli komutan Aysel Abla!

Şaka bir yana, bana büyük bir yorgunluk bıraktın Deniz, yapılacak bir sürü iş. Bu saatten sonra cesaret edilmesi gereken bir sürü geç kalmış gençlik hevesi. Ama kızamıyorum sana Deniz. Çok kızmama rağmen.  

Sokakta yanından geçerken, “Kız çocuğu öyle hoplayıp zıplamaz,’’ diye uyaran amcalar, “Annesi de öldü. Babası zaten varla yok arası. Allah sonunu hayır etsin,’’ diye fısıldaşan cenaze teyzeleri bırakmıştı, o korkuyu sana. Annesiz kız olduğunu, kimseye belli etmeme korkun varken, yaşın daha on dört, sene 2000’di. Kimse fark etmemeliydi, ütüsüz okul formanı, örülmemiş saçını, akşam ekmek arası yediğini. Bir fark etse deden üzüldüğünü, üzüntüden kalp krizi geçirirdi. Sen de üzüntünü, korkunu içine atmayı öğrendin, ortaya saçacağına. Mizacında da vardı sanki Deniz. Ortaokulda coğrafya dersinde önünde oturan çocuk sana bakıp, “Ilıman Deniz’’ diye dalga geçerdi, yumuşaklığını kastederek. Bir şey demezdin. Kötü esprisine göz devirirdin sadece.

Kızmıyorum sana Deniz. Acımıyorum da. Gerçeğin buydu senin. Doğru zamanda basamasan da altıya, rastgele, el yordamıyla, bir şeylere bastın be Deniz. Bazen yanlışına, bazen doğrusuna. Sen de ilk kez oynuyordun bu oyunu sonuçta.

Bu yazı sana ne hissettirdi?