Bir aile dizisi düşünün. Birbirine kenetlenmiş aile üyeleri, sadece dışarıdan bir tehlike geldiğinde bozulan huzur, hiçbir sırrın gizli kalmadığı, er ya da geç birlikte üstesinden gelinen sorunlar…
Peki ya aileyle bir arada olmak, birbirini çok sevmek, her zaman onlar için en iyisini istemek, akşam yemeğinde sofrada yan yana olmak, hayatındaki sorunları çözemiyorsa?
Six Feet Under, Fisher ailesinin üyeleri; Nate, David, Claire, Ruth ve çevresindekilerin hikâyesini anlatır.
Ruth: Kocasının ölümüne kadar, ev içi sorumluluklar, eş ve çocukların bakımı derken, kendi için bir şey yapmayı bencillik görmüş olan evin annesidir. Kırklı yaşlarının sonunda ilk defa “Ben kimim?” sorusunu kendisine sorar.
Claire: Okuldaki kız arkadaşlarıyla anlaşamaz, toksik, belalı erkeklere çekilir ve onlara iyi gelmek ister. Hayalperesttir, kitap okur, sanatçı ruhludur, hayatta bir anlam arıyordur.
Nate: Yıllarca ailesinden uzakta yaşayarak bireyselliğini kazanmaya çalışan evin büyük oğlu. Ailesine dışarıdan bakabildiği için sorunları daha net görür. Belki de bu yüzden onları en az yargılayan, en çok şefkat duyan ve değişime cesaretlendirmeye çalışan kişi odur.
David: Aile işini sürdürebilmek için okulunu bırakan ortanca çocuktur. Sorumluluk duygusu hayatının merkezindedir. Kusursuz görünmeyi, takdir edilmeyi ve hata yapmamayı önemser. Sevilmek için kusursuz olmaya çalışan insanlar vardır. David onlardan biridir.
Fisher ailesinin üyeleri, kendi bireysel yaralarıyla, hayatın yüküyle ve babalarının ölümünden sonra devraldıkları aile işiyle nasıl başa çıkar? Her şeyi kendi içinde yaşamaya alışmış aile üyeleri, acılarını da yaslarını da birbirlerine yük olmamaya çalışarak taşır. Ancak her gün eve gelen yeni bir cenaze, beraberinde yeni çelişkiler, yüzleşmeler, yakınlaşmalar, utançlar, gurur, cesaret ve bazen de aynı yerde saymayı getirir. Aynı hayat gibi.
Fisher ailesinin evi yalnızca bir ev değildir, aynı zamanda bir cenaze evidir. Bu yüzden yas, onların hayatına istisna olarak değil, gündelik hayatın doğal bir parçası olarak yerleşmiştir. Ama dizi ölümü değil, ölümle birlikte devam etmek zorunda kalan hayatı anlatır.
Aile üyeleri birbirini sevmekten hiç vazgeçmez. Birbirlerine ya da hayata karşı acımasız, kötü, kaba insanlar değildirler. Sadece hayatı ilk kez yaşayan herkes gibi, ne yapacaklarını, kendilerini nasıl keşfedeceklerini ve birbirlerini nasıl teselli edeceklerini bilemezler.
Six Feet Under, insan olmanın kendine has çelişkilerini anlatır. Kahvaltı masasında aileni üzmeden atlatmaya çalıştığın nice sorunu, kardeşinle aslında birbirinize hiç benzemediğinizi fark ettiğin o anların yalnızlığını hatırlatır. Kardeşini ona iyi gelmeyen bir ilişki konusunda uyarmaya çalışırken, teşekkür etmek yerine senin kendi ilişki yaralarını hatırlatarak canını yakmasını anlatır. Annenin ikinci bir hayatı hak ettiğini, ev işi dışında bir işi olmasını, sevmesini ve sevilmesini istesen de, onu “annen” olarak gördüğün için, ona başka insanları ve hayatı yakıştıramadığını gösterir. Aile işini sürdürmenin ne kadar ağır bir sorumluluk olduğunu, bunun için birilerinin hayallerinden vazgeçmek zorunda kaldığını, diğerlerinin işi senin kadar ciddiye almadığında duyduğun öfkeyi hissettirir. Annen, baban ya da kardeşlerin gibi olmamaya çalışırken, günün sonunda onlara benzediğini fark etmeyi anlatır. Ailene yapıp yapmadıkları için kırgın, kızgın olsan da onları sevmekten bir gün bile vazgeçmediğini gösterir.
Fisher ailesi ideal bir aile değildir; aileyi kötülemez ama aile her şeydir de demez. Six Feet Under’da aile, insanı kurtaran bir yer değil ama dönüp dolaşıp kendini anlamaya çalıştığı yerdir.



