Çarşamba, Haziran 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Anlat Kardeşim: Otokurgunun Yükselişi

1990’lar sonrası tüm dünyada yaygınlaşan otokurgu, yeni samimiyet (new sincerity) ve itirafçı kurmaca olarak adlandırılan türe ve tartışmalarına biraz yakından bakacak olursam, sinemada ve edebiyatta oldukça popülerleşen bu tür, aslında Fransız edebiyatından dünyaya yayılan bir anlatı biçimi.

İlk akla gelen örnekler, Nobel ödüllü Annie Ernaux. Okurken, Fransız taşrasında yaşayan bir ailenin belgeselini izliyor gibi olmuyor musunuz? Ya da Phoebe Waller-Bridge nam-ı diğer Fleabag. Kendinizi ona gülerken ama aynı zamanda şefkat duyarken yakalamıyor musunuz?

Peki nedir bu otokurgu? Otobiyografi desen değil. Kurmaca desen? İnsanın, anlatılanların pek de kurgu olduğuna inanası gelmiyor. Otokurgu, otobiyografik öğeler içerse de aslında bir kurgu. Peki ne kadarı kurmaca, ne kadarı gerçek? İşte onu hiçbir zaman bilemeyeceksin, Senyorita.

Belki de okurun içini gıdıklayan kısım tam da burada: Anlatılanların ne kadarının gerçek, ne kadarının kurgu olduğunu hiçbir zaman tam olarak bilemeyecek olması…

Otobiyografi bize yıllarca kimlerin hikâyesini anlattı? Daha doğrusu kimleri anlatmaya değer gördü? Büyük savaş kahramanlarını, soylu asilzadeleri, iyilik elçilerini… Otokurgu ise biraz loser dostu. Senin, benim gibi sıradan insanların hikâyesini anlatıyor. “Ne olmuş büyük adam olamadıysak? Hayallerimizi satmadık ya?” diyenlerin türü.

Sıradan demişken… Bu “sıradan insan” argümanına, sınıf bilinci olan dikkatli okurların itirazları var… “Sıradan bir anlatıyı yalın, incelikli ve estetik anlatabilme becerisi, belli bir kültürel sermaye gerektirmez mi?’’ diye soruyorlar.

Elçiye zeval olmaz ama galiba şunu demeye getiriyorlar: “En az orta-üst sınıf bir ailede dünyaya gelmiş, genellikle kentli, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde temel ihtiyaçlarını büyük ölçüde çözmüş, anlam arayışı katından aşağı katlara seslenen, varoluşsal acısını pazarlayan, narsist seni. Ben senin nitelikli eğitim geçmişini, kültürel sermayeni ve sosyal refahını; mesele ettiğin mevzulardan, anlatım dilinden, estetik tercihlerinden anlarım.’’

Narsist yazarken elim klavyeye yanlışlıkla gitmedi, ağzımdan da kaçmadı. Baya baya otokurgunun narsist bir anlatı olduğu tartışmaları var. Otokurguyu, fazla ben anlatısı buluyorlar. Kapitalizmin ve neoliberal bireyci kültürün getirdiği sonuç otokurgu mu? “Herkes kendi hikâyesini yazarsa, edebiyat toplum ilişkisi nerde kaldı?’’ diye soran toplumcu gerçekçilerin gözü yaşlı. Türü sevsem de şeytanın avukatlığını yapacağım. Otokurgunun Instagram vlogundan farkı ne? “Arkadaşlar kanalıma hoş geldiniz. Bugün travmalarımı anlatıyorum. Aileme rağmen nasıl hayatta kaldım? Çocukluk yaralarımı nasıl sardım? Birinci gün…’’

Ama yine de bu türü sadece bireysel bir anlatı olarak görmek de doğru değil. Özellikle kadın yazarların görünür kıldığı itirafçı kurmaca, aslında bireysel bir hafızadan yola çıksa da, özel alanı kamusallaştırarak bir yandan da toplumsal normlara direniyor. Kadın otokurguları, “kişisel olan politiktir” fikrinin yeni bir biçimi olarak okunuyor. Yani, kadınlık, beden, aile, travma hakkında yazmak aynı zamanda toplum, kültür, cinsiyet hakkında yazmak demek. Yani otokurgu sanıldığı kadar ben merkezci bir tür değil.

Aile demişken?

Anlatılar yüzünden aileleri ile arası bozulan yazarlar da yok değil.

Otokurgunun baş düşmanı aileler…“Bu çocuk da bir tuhaf, odadan çıkmıyor, elinde kitabıyla odasına çekilir, kimseyle konuşmaz,” diye komşuya dedikodusu yapılan çocuklar büyüdü ve yıllarca sessizce gözlemledikleri ailelerini ve konu komşuyu şimdi tüm dünyaya anlatıp ün, şöhret ve para mı kazanıyorlar? Aileler isyanda. Hani nerde, rıza, mahremiyet, KVKK? Evde ne var ne yok her şeyi anlatmış ya…

2000’li yıllarda, okur artık daha çok samimiyet mi istiyor?

Okur, yazarın tamamen maskeli konuşmasını değil, risk almasını ve duygusal bir açıklık göstermesini bekliyor. Ancak bu nahif bir iç dökme değil, samimiyet ile bilinçli kurmaca arasında gidip gelen bir estetik içermeli.

Estetik demişken… Travma estetikleşiyor olabilir mi? Bu tartışmaları da es geçmemek gerek. Ya anlatıcı manipülatifse? Ya kendini kurbanlaştırıyorsa? Ya başkalarının mahremiyetini önemsemiyor ama bunları estetik bir dille anlatma becerisine sahipse? Ya anlattığı kadar duygusal, kırılgan, hassas ve düşünceli biri değilse? Karşı taraftan dinlemenin mümkün olmadığı ilk ve güzel anlatanın eli kazandığı bir oyun âdeta.

Aslında sözün özü şu: Travma pazarlanıyor olabilir mi? Samimiyet yeni pazarlama alanı mı, yoksa bir tür performans mı?

Kapitalizm, sonunda samimiyeti de mi sattın be? Tam büyük anlatılardan, ironinin arkasına saklanan anlatıcılardan sıkılmış; daha kırılgan, daha açık, daha samimi bir edebiyatı özlemişken… Bu da mı milyon dolarlık bir pazar? Bunda da mı hesap kitap, akçeli işler var? O anlatılan duygular falan hep içerik miydi?

Hafta sonu tüm bu tartışmalara biraz göz gezdirdikten sonra bir Annie Ernaux kitabı açıyorum. Full HD gerçek gibi. Geldikleri sınıflardan kusurlarına, hayat mücadelelerinden aile ilişkilerine kadar, neredeyse artık tanıyormuşum gibi hissettiğim insanları Annie’den dinliyorum. Biraz şefkat, biraz anlayışla. Ne güzel anlatıyor. Meğer yıllarca edebiyat öğretmenliği yapmış. Gözümden akacak yaşın da mı hesabını yaptın be hocam? Sonra bakıyorum, Fransız taşrasında büyümüş, anlattığı aile de gerçek, şehir de gerçek, tarihler de tutuyor. Oh, oralar gerçek.

Sonra bir podcast açıyorum. “Anlat kardeşim,’’ diyorum. Biz anlatamadık, kan kustuk, kızılcık şerbeti içtik. Sen bizim yerimize de travmalarını anlat, anlamlandır, farkındalık yaşa, bizim kimseyle aramızı bozmaya cesaretimiz yok. Biz senin farkındalığını kendimize yontarız. Olduğu kadar…

Başladığım yere geri dönüyorum. Anlatılanların ne kadarı gerçek? İnsanın bırak başkasına, kendisine bile dürüst olması “Yiğidim seni tanımak istiyorum,” cesareti gerektirirken, ne kadarının gerçek olduğunu kim bilebilir? Peki ya gözümüzden akan yaşlar kimin için? Ne bilelim kime ağlıyoruz. Ağlamak için film açan, gerçek hayattan kaçmak için kurmaca dünyalara sığınan insana bunlar sorulur mu? Çok da kurcalamamak lazım. Nasıl olsa bizim yerimize kurcalayan yiğitler var.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Meltem Özkan
Meltem Özkan
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji mezunu, Yüksek lisansını İstanbul Bilgi Üniversitesinde tamamladı. İstanbul’da yaşıyor ve sosyolog olarak çalışıyor. Çeşitli öykü kitaplarında ve dergilerde yazıları yayımlandı. Sinema, sosyal projeler ve yazarlık alanında üretimlerini sürdürmektedir. Üç kişilik bir ekip ile film ve dizi yorumları yaptığı “Uzaktan Bak Gözün Bozulacak” adlı bir podcasti bulunmaktadır.

POPÜLER YAZILAR