Bir deniz kıyısının kenarında, gün batımını izlerken yazılır bazı hikâyeler. İnsanın en sakin, en rahat ve en huzurlu hissettiği anlardan birinin hikâyesi aslında. Ama içten içe de kalbi kıran bir yanı da yok değil. “Bunca tezatlık nasıl barınır tek bir anda?” diye sorsam, herkesin vardır bir cevabı mutlaka. Benim yok.

Gün batımında dalgalara bıraktığım hiçbir sorunun cevabı gelmedi henüz. Sular mı alıp götürdü, güneş mi yakıp yok etti bilmiyorum. Ama fark ettim ki bazı soruların da illa cevaplanmasına gerek yokmuş. Hani diyorlar ya, “Sen sor, gerisini evrene bırak,” diye. İşte bazı sorular gerçekten böyleymiş.

Böyle zamanlarda aklıma bir şarkı düşüyor. “Kaldı geriye cevapsız sorular…” Oysa cevapsız da değil de hiçbiri, yüzleşecek cesareti olmuyor insanın. O yüzden suya ya da güneşe bırakmak, işin kolayı oluyor. Hayat böyle kolaylaşıyor aslında bir yerde. Her şeyi düşünmek yeterince yük değil mi? Hatta bir de herkese yetişmek tarafı var bunun ki o bambaşka bir boyutu işin. Kendini yok etmek pahasına bir adanmışlık çıkıyor ortaya. Hadi itiraf edin, hepinizde bir dönem oldu bu değil mi? Ne tuhaftır ki kaynağı sevgi olan bu adanmışlıktan utanıyoruz aslında. Oysa birini sevmek, ona değer vermek, anlam yüklemek güzel bir şey değil miydi? Öyleydi elbette. Hâlâ da öyle aslında. Sadece biraz cesarete ihtiyaç var hepsi bu. Ama günümüz dünyasında bu bile, öyle acizleşti ki ister istemez kaçıngan bağlandık bu konuya. Birilerini öncelik yapmanın ayıp sayıldığı, değer vermenin sıradanlaştırdığı ve nazik olmanın zayıflık olarak algılandığı bu çağda yaşamak yeterince zor değilmiş gibi, bir de kendimize sakladıklarımızla doldurduk heybelerimizi.

Öğrenemedik bırakmayı. Hayata sıkı sıkıya tutunmanın iyi bir şey olduğunu sandık. Oysa insan kendini illa bir şeye bırakacaksa,  zaman olmalıydı bu, bir de rüzgâr. Yorulmamanın en güzel yollarıydı bunlar fikrimce, bilemedik kıymetini. Ya da göremedik gerçeği.

O gün batımında kaç kişiden vazgeçtik, kaçına sıkı sıkıya tutunduk, kaç duygudan geçtik, kaçını bıraktık? Bir dönüp bunu sormalı insan belki de kendine. Güneşin, yerin ve göğün mavisine bıraktığı o kızıllıkta bulmalı cevaplarını. Ya da o kızıllığa bırakmalı sorularını.

Çünkü bir yerde durmayı bilmeli. Bilmek derinleştirir, derinleşmeli. Kendini bulmalı ki kaybettiklerini arasın. Ya da onlardan tamamen caysın.

Şimdi o gün batımında, kumsalda bulduğu en düz taşa yükleyip tüm acısını, kaç kez sektireceğini tahmin ederek atmalı belki de denize. Belki de acıları özgürleştirmenin ve onları derinlere gömmenin bir yolu da budur. Ne dersiniz, denemeye değmez mi?

Bu yazı sana ne hissettirdi?