İnsan kötü ya da iyi doğar mıydı? Ya da bunlar birbirinden ayrıştırılabilir zıtlıklar mıydı? İkisini bir arada barındırmak mümkün müydü? Yoksa biri diğerinin olduğu yere adım mı atmazdı?
Doğru bildiğimiz her yanlışın gerçek doğrusu neydi? Ya da yanlış neye göre yanlıştı? Kafamdaki sorularla uyandım bugün. Hiç böyle uyumamıştım oysa. Yani bunları düşünerek uyanmamı gerektiren bir gece yaşamamıştım. Ama ne zaman başka bir evde uyansam anlamsız bir arayış içinde bulurum kendimi. İnsan, kendi ruhunu neden kontrol edemez ki diye de çok düşünürüm sonrasında. Sahi, siz hiç düşündünüz mü bunu? Kontrol etmeye çalıştınız mı ruhunuzu? Peki, denediyseniz bir yolunu buldunuz mu?
Ne tuhaf değil mi? İnsan kendi kimliğini oluşturan şeye dur diyemiyor. Bedene sirayet etmeden acısına da kulak veremiyor. Oysa önce ruh acır. Beden, ruhun çektiği acıların yuvasıdır bir yerde. İzini sürsek, devasını bulacağız belki kelimelere dökemediğimiz o dertlerin. Ama değil izini sürmek, göremiyoruz bile. İnsanın en çok kendine kör, en çok kendine sağır olması da kaçış öyküsünün bir yankısı değil mi aslında? İnsanı en çok yoran ve en anlamlı şeyleri yaptığına inandıran kaçışın bir yankısı…
Rivayet odur ki; Allah yükseltmek istediği kulunun önce yüklerini azaltırmış ve onu hafifleterek yeni irtifasına hazırlarmış. Tabii bu yüklere alışmış olan birinin, onları kaybettiğini düşündüğü anda, kendini harap etmesi detayını es geçemeyiz burada. Elinden oyuncağı alınmış bir çocuk gibi hayata küsüp kahrolmak işten bile değil böyle durumlarda. Oysa bizden nelerin gideceğine değil de boşalan yerlere nelerin geleceğine odaklansak, o kadar da zor olmayacak belki bazı kabullenişler. Ama zor, biliyorum. Bildiğim diğer şey de bunun doğru olduğu.
Zaman iz bırakır. Geriye dönüp baktığınızda yürüdüğünüz yolların zorluğu ve sizde bıraktığı o izleri doğru okuyamazsanız yeni pişmanlıkların kilidi açılmış olur hayatınızda. Çünkü hayat size doğruyu öyle ya da böyle gösterir. Yüzleşmeye cesaretin olsa da olmasa da gösterir. O yüzden biraz atmak lazım hayatımızdan bazı kalıpları. Mesela “asla”ları, “o yapmaz”ları veya buna benzer her kalıbı. Çünkü gün gelir, sorunun komşunun perdelerinin renginde değil de bizim camlarımızın tozunda olduğunu görmek, zamana bakmaksızın incitir. Ve henüz camları silmeye vakit varken görmek, ruhu iyileştirir.
Başa dönelim o hâlde.
“İnsan kötü ya da iyi doğar mıydı? Ya da bunlar birbirinden ayrıştırılabilir zıtlıklar mıydı? İkisini bir arada barındırmak mümkün müydü? Yoksa biri diğerinin olduğu yere adım mı atmazdı?” soruları, sizce de bir cevabı hak etmiyor mu artık?



