Jean-Paul Sartre, 1938 yılında Bulantı (La Nausée) isimli romanını yayımlamıştır. Bu roman, daha sonra 1943 yılında yayımlanan başyapıtı Varlık ve Hiçlik’te (L’Être et le néant) teorik ve sistematik bir şekilde ortaya koyduğu felsefi düşüncelerinin temellerini atan edebi bir kurgudur.

Bulantı, Antoine Roquentin adında bir adamın günlüklerinden oluşur. Alışık olduğumuz kurgu eserlerden farklı olarak kitap boyunca neredeyse hiçbir şey olmaz. Yaratılan karakterler, Sartre’ın eleştirdiği zihniyetleri -örneğin hümanizmi- ya da kendi felsefesinin meselelerini -örneğin varoluş kaygısını- temsil eden felsefi kuklalar olarak da görünürler. Bu bağlamlarda edebi bir roman olarak eleştirilecek yanları vardır.

Ancak tüm bu kusurlarına rağmen, Bulantı, felsefi düşüncenin roman biçiminde aktarılabileceğini gösteren, edebiyat ile felsefe arasındaki ilişkiyi güçlü biçimde dönüştüren önemli bir eserdir. Bulantı’dan daha sonra yayımlanan Albert Camus’nün Yabancı’sıyla birlikte, felsefi düşüncenin roman suretinde aktarılmasının mümkün olduğunu gösterir.

Bu yazıdaki amacım, varoluşçu felsefe üzerine bütünlüklü bir açıklama yapmak veya Bulantı romanını baştan aşağı analiz etmek değil. Kitabı okumamın ve felsefi düşünceler üzerine öğrendiğim bilgilerin üzerinden çok uzun seneler geçtiğini unutmadan, bu yazının akademik nesnelliğe ve tutarlılığa sahip bir inceleme olmadığını bilerek okumanızı önemle rica ederim.

Benim arzum, kitabın ve hatta tüm varoluşçu felsefe tarihinin en ikonik anlarından biri üzerine bir parça gevezelik etmek. Okuduklarımdan geriye kalan tortular üzerine zihinsel geviş getirmek de diyebilirim. O hâlde asıl anlatmak istediğim sahneye geçebilirim.

Bulantı romanının kahramanı Antoine Roquentin, bir gün deniz kenarında gezinirken, denizde taş sektiren çocukları görür. Ben de bir taş sektireyim, diye düşünür ve yerden bir çakıl taşı alır. Tam taşı fırlatacakken bir anda durur. Taşa bakakalır.

“…Cumartesi günü çocuklar kaydırmaca oynuyorlardı; onlar gibi ben de denize bir çakıl taşı fırlatmak istedim. Tam o sırada durakladım, taşı elimden bıraktım ve oradan ayrıldım. Sersemlemiş bir hâlim olmalı; çocuklar ardımdan güldüler.

İşin görünen yanı bu. İçimde olup bitenler, belirgin izler bırakmadı. Gördüğüm bir şey vardı, beni tiksindirmişti. Ama o sırada denize mi, yoksa çakıl taşına mı baktığımı bilemiyorum. Çakıl taşı yassıydı, bir yüzü baştan başa kuru, öteki yüzü ıslak ve çamurluydu. Elimi kirletmemek için parmaklarımın ucuyla kenarlarından tutuyordum.” (s.9)

Taşın ıslaklığı ve öylesine kendi başına var olma hissi onda fiziksel bir tiksinme ve baş dönmesi yaratır. Daha sonra bu anı şöyle hatırlar:

“Şimdi anlıyorum; geçen gün deniz kıyısında o çakıl taşını tutarken ne hissettiğimi daha iyi hatırlıyorum. Bir tür tatlımsı bulantıydı. Ne kadar da tatsızdı! Ve kesinlikle taştan geliyordu, taştan ellerime geçiyordu. Evet, tam olarak buydu: Ellerimde bir çeşit Bulantı.” (s.18)

Taşın aslında işlevsel bir araç değil, kendi sınırları ve varlığı olan bir nesne olduğunu fark eder. O taşa dokunurken taş da ona dokunmaktadır. Nesnelerin kendisine dokunması Roquentin’de varoluşsal bir tiksinti yaratır. O katılık, o anlamsızlık taştan eline geçerken dayanamaz ve taşı yere bırakır. O anda hissettiği tiksinti aklından çıkmaz. İçinde bir şey değişmiş, kendi ifadesiyle hasar almıştır.

“Benim bildiğim nesnelerin insanlara dokunmaması gerekir. Çünkü canlı değillerdir. Aralarında yaşar, onları kullanır, sonra yerlerine koruz. Onlar sadece yararlıdırlar. Oysa bana dokunuyorlar. Çekilmez bir durum bu. Onlarla bağlantı kurmak korkutuyor beni. Sanki hepsi birer canlı hayvan.” (s.18)

Dışarıda olan olayın niteliğiyle içeride hissedilen deneyimin niteliği arasındaki bu ayrım, Sartre’ın fenomenolojik yöntemini yansıtır. Olayın nasıl göründüğü ile nasıl hissedildiği arasındaki uçurumdur bu. Dışarıdan bakıldığında bir çakıl taşını eline almış, ıslak ve çamurlu yapısından tiksinip yere bırakmış gibi görünürken, kahramanımız içinde varoluşsal bir kriz yaşamıştır.

Taşın varoluşunun hiçbir zorunluluğu yoktur. Roquentin’in ona yüklediği bütün anlamlardan bağımsız bir varoluşu vardır. Çocuklar onu oyun aracı olarak anlamlandırabilir ama kahramanımız artık onu eskisi gibi göremez. Taş, sadece var olan bir şeydir. Sartre’ın tanımıyla kendinde-varlıktır (être-en-soi): bilinçsiz, sebepsiz ve sadece orada olandır. Neden burada olduğuna dair hiçbir cevap bulunamaz. O fazladır.

Bu fazlalık hissi yalnızca o çakıl taşıyla sınırlı kalmaz. Roman boyunca nesneler, kendilerine yüklenen işlevden sıyrılarak salt varoluşlarıyla Roquentin’in karşısına dikilir. Her seferinde anlam çözülür ve geride sadece var olmanın rahatsız edici doluluğu kalır.

Sartre’ın daha sonra Varlık ve Hiçlik’te sistematikleştireceği düşüncenin tohumu burada atılır: İnsan bilinci (kendi-için-varlık) sürekli bir boşluk, bir hiçlik taşırken; karşısındaki nesneler (kendinde-varlık) kapalı, dolu ve sebepsizdir. Bu iki varlık türü arasındaki temas, Roquentin’de fiziksel bir tiksintiye dönüşür. Taşı bırakıp uzaklaşması, aslında varoluşun bu aşırı doluluğundan kaçma çabasıdır.

Ve belki de en çarpıcı yanı şudur: Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey olmamıştır. Sadece bir adam taş atmak istemiş, vazgeçmiş ve çocuklar gülmüştür. Ama içeride, o andan itibaren dünya bir daha eskisi gibi görünmeyecek, eskisi gibi hissedemeyecektir.

Kahramanımız dünyada var olmanın anlamsızlığını iliklerine kadar hissederken ve o tatlı bulantı duygusuyla yerden bir kâğıdı kaldıramayacak derecede boğulurken onunla karşılaşsaydım, ne olurdu diye düşünürüm bazen. Mesela,

“Senden ayrı bir taş, taştan ayrı bir sen yok. İkiniz de aynı tözün, bu dünyada zorunlu olarak var olan farklı tezahürlerisiniz,” deseydim.

Ne yapardı? Muhtemelen benden taştan tiksindiğinden bile daha çok tiksinirdi. Onu teselli etmeye çalıştığımı düşünür ve benden nefret ederdi.

“Varoluşun saçmalığını bir birlik masalında boğmaya çalışarak en büyük kötülüğü yapıyorsun,” derdi bana herhâlde. Sonra da iğrenerek bakar ve arkasına bakmadan uzaklaşırdı.

Ben de Roquentin’in uzaklaşmasını bekler, sonra da o küçük çakıl taşını alırdım elime. Tam avcumun içine koyar ve elimi kapatırdım üzerine. Derdim ki

“Tam da olman gerektiği gibisin ve olman gereken yerdesin, küçük güzel çakıl taşı.”

KAYNAKLAR

Sartre, Jean-Paul, Bulantı, Çeviren: Selâhattin Hilâv, Can Sanat Yayınları, 1981.

Bu yazı sana ne hissettirdi?