Çarşamba, Haziran 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Evdeki Tozlar

Tam kırk sene günde on iki saat çalıştım. Yemedim, içmedim, gezmedim ve para biriktirdim. Bir ev istiyordum. İçine kapanıp dış dünyadan kopabileceğim bir kale. Uzun süre sokaklarda başıboş yürüdüm, boş evlere baktım. Bu evi ilk gördüğümde tutulmuştum. Benden önce biri kapacak diye çok korkardım ama âşık bir kadın gibi senelerce bekledi beni. Ev sahipleri ortada yoktu, ev bankaya devredilmişti. Müdürün kapısına defalarca gidip geldim. En sonunda güzel bir indirim yaptı bana. Hemen emekli oldum, ikramiyemi aldığım gibi bankaya koştum.  On iki Nisan’dı. Saat öğleden sonra iki buçukta kendi kapımı açtım ve elimde bir bavulla evime girdim. Bu evden bir daha çıkamadım.

Eve girdiğimde ilk fark ettiğim tozlardı. Senelerdir boş duran bir ev için bile fazlaydı. Umursamadım, pencereleri açtım ve mutfağa gittim. Çiçeklerimi vazoya koyup evimi gezdim. Yazı masamı hangi köşeye koysam diye dikkatle inceledim. Çantamda laptopum, kafamda başı sonu belli olan bir hikâye vardı. Aslında niyetim çatı katını çalışma odasına dönüştürmekti. Ama orayı adam etmeye girişmeden salonu ve mutfağı halledeyim dedim.

Hemen işe koyuldum. Siliyor, süpürüyor ve toz alıyordum. Ev pis değildi ama dedim ya, çok tozluydu. Siliyordum ama arkamı döndüğümde tekrar birikiyorlardı. Sonunda sıkıldım, yoruldum ve acıktım. Yolda gelirken gördüğüm ve numarasını kaydettiğim pizzacıyı aradım. Siparişim gelene kadar mutfak yemek yenecek hâle gelmişti. Kapı çalınca koşarak gidip açtım. Evime gelen ilk kişiye gülümsedim ve baştan aşağı süzdüm. Sarı saçlı, sıska bir çocuktu. Daha on sekizinde yoktur, bahşişi az vereyim diye düşündüm. Hiç vermemek de olmazdı, romanımı yazmaya oturunca mutfak işlerine zamanım kalmayacaktı. Kafamdan biraz hesap kitap yaptım, bahşişi uzattım. Çocuk parayı alıp şöyle bir baktı, sonra omuzun üstünden eve bakmaya çalıştı.

 “Adresi görünce şaşırdım,” dedi. “Bu ev kendimi bildim bileli boştu.” 

Başımı hafifçe yana eğip gözlerimi kıstım ve ona niye der gibi baktım. Konuşmaktan pek hoşlanmazdım. “Bilmiyor musunuz?” dedi ve bana doğru eğildi. “Bu evde tuhaf bir şeyler olmuş.”

“Ne olmuş?” diye sordum. Tek bildiğim senelerdir boş durduğuydu.

“Aman boş verin,” dedi. “Bildik kasaba dedikoduları işte,” dedi.

“Ne biliyorsan söyle,” dedim. Gelininin geçmişinde bilmediği bir macerayı öğrenen kıskanç bir koca gibi içimde kuşku ve öfke yükseldi.

“Ben daha doğmadan önce burada bir aile varmış. Küçük kızları kaybolmuş ya da kaçırılmış. Aile de üzüntüye dayanamayıp intihar etmiş,” dedi.

“Tüh, bu hikâyeyi önceden bilseydim banka müdüründen daha iyi bir indirim koparırdım,” diyerek gülmeye çalıştım. Ama ne kadar yapmacık sırıttıysam artık, çocuk bir adım geriye gitti.

“Başka siparişlerim de var,” diyerek uzaklaştı. Bahçe kapısından çıkarken bir kez daha bana baktı. Endişeli bir hâli vardı. El sallamadan kapıyı kapattım. Ondan sonra başka hiçbir insanla konuşamadım.

Mutfak masasını pencerenin önüne çektim. Oturmuş pizzamı yerken o aileyi düşündüm. Üçü bu masada yemek yemişlerdi. Sonra iki kişi kalmışlardı. Buraya oturup bir şeyler yutabilmek için kendilerini zorlamış olmalılardı. Birbirlerine söyleyecek tek kelimeleri bile kalmamış olmalıydı. Yalnızdım, tek başımaydım ama onların sessizliği içimi ürpertti. Pizzamın kalanını dolaba koyup mutfağı terk ettim.

Yatak odasının temizliği bitmemişti. Geceyi salondaki kanepede geçirdim. Evde televizyon ya da radyo yoktu. Keşke biraz ses olsaydı diye düşünerek tavana bakıp durdum. Gece on ikiden sonra, hâlâ uyuyamamıştım, tıkırtılar gelmeye başladı. Tavan arasında fare olmalı, dedim. Farelerden nefret ederdim. Güneş doğana kadar gözümü kapayamadım, ilk ışıklarla tavan arasına çıktım.

Kapısı sıkışmıştı. Zar zor açtım. Her an üzerime bir fare atlayacak gibi geliyordu. Onun yerine örümcek ağlarına bulandım. Bir de berbat bir koku. Nasıl anlatsam, hani çürümüş meyvelerin bir ekşi kokusu olur, üzerlerine küçücük sinekler üşüşür ya. Öyle bir şeydi. Odadan geri çıktım. Bu odada tekinsiz bir şey vardı. Kapısını kilitleyip bir daha açmamak istiyordum. Ama yazı odam olacaktı o benim. İnadım ağır bastı. İçeri adım attım.

Koşarak pencereye gittim. Camı açtım, içeri temiz hava girdi yirmi sene sonra. “Bunu nereden biliyorsun,” diye sordum kendime. Tek omuzum kendini silkti. “Boş ver bunları, bak şu sallanan sandalyeye,” diye cevap verdi.

Odanın ortasında bir sandalye vardı. Ona oturup sallanarak okuyacağım kitapları düşündüm. Keyfim biraz yerine geldi. Sandalyenin üstünde bir bez bebek oturtulmuştu. Duvarda bir kitaplık vardı. Her tarafı tozla kaplıydı. Kırık bir gramofon, birkaç sayfaları sararmış kitap ve bir defter duruyordu üzerinde. Defteri aldım, şu kilitli günlüklerdendi. Üzerine Barbie’li etiketler yapıştırılmıştı. Tozları tişörtüme silip sandalyeye oturdum, bebeği de kucağıma koydum. Kilidi açmaya çalıştım ama tırnağım kırıldı. Bana bir çatal ya da makas lazımdı. Mutfağa gideyim diye kalkacakken hafif bir rüzgâr esti ve kapıyı çarpıp kapattı. Aşağıda da açık camlar vardı, cereyan yapmış olmalı, dedim bebeğe.  

O sırada kırık gramofondan eski bir şarkı çalmaya başladı. Bir an yerimden sıçradım. Ama şarkıyı hatırladım. Ben de gençtim bir zamanlar. Bu şarkı radyoda çalarken öpmüştü biri beni. Yüzünü hatırlayamıyordum kızın ama tatlı bir şeydi öpüşmek. Onu hatırladım. Gözlerimi kapattım. Sallanmaya başladım. Öne arkaya. Öne arkaya. Bir süre sonra kendimden geçmiş olmalıyım. Gözlerimi açtığımda hava kararmıştı. Ay ışığı odayı aydınlatıyordu. Hâlâ aynı şarkı çalıyordu.

Defter yere düşmüştü, alıp tekrar denedim. Bu kez hemen açıldı. Yardım edin diye başlamıştı. Loş ışıkta çok iyi seçemiyordum ama okula yeni başlamış bir çocuğun yazısına benziyordu. Uzun uzun anlatmıştı arada sırada buraya kapatıldığını. İyi bir kız olması için cezalandırıldığını. Aç susuz bırakıldığını. Karanlıktan ve örümceklerden korktuğunu. Sandalyeye tüneyip günlerce beklediğini. Her tıkırtıda kapıya koştuğunu ama kimsenin onu çıkarmaya gelmediğini. Bu cezanın bu sefer fazla uzadığını, daha fazla dayanamayacağını. Gramofonu alıp duvara fırlattığını. Camı açıp atlamaya kalktığını. Ama yapamadığını. Beklediğini. Beklediğini. Kimsenin gelmediğini. Çok ağladığını.

Okurken gözlerimden yaşlar aktı. Küçük bir el onları yakaladı. Kucağıma tırmanıp başını omuzuma dayadı. Bebeği de kendi kucağına aldı. Parlayan, uçuşan ve titreşen toz parçacıklarından küçük bir kızdı.

Ona sarıldım. Kollarım kendime dolandı. Tüm zerrecikleri beni bir koza gibi sardı.

“Benimle kal,” dedi. “Onlar hâlâ burada. Koru beni,” dedi.

“Kimler?” dedim. Parmağıyla gösterdi. Karşı duvarda uçuşan ve titreşen bir adam ve kadın vardı. Parlamıyorlardı.

“Baba kapattı. Anne korktu, yalan söyledi,” dedi. Sonra eğildi ve kulağıma fısıldadı:

“Aşağıdan tıkırtılarını duyardım. Zaman farklı toz olunca. Sonradan geldiler yanıma. Kapı kilitliydi hâlâ. Altından uçuşup doldular odama.”

Bırakamadım onu. Bırakamazdım onu. Bir avuç toz oldum, sıkıştım bu tavan arasına. Geceleri ayrışıyorduk ay ışığında. Hangisi koymuştu zehri şaraplarına? Konuşmuyorlardı asla. Dudakları sımsıkı kapalı sokuluyorlardı yan yana. Gözlerini dikip bakıyorlardı küçük kıza. O zaman küçük kız kucağıma geliyordu, başını omuzuma koyuyordu. Ona sarılıp bekliyordum başında. Yaklaşamıyorlardı yanına.

Gaye Ünver
Gaye Ünver
1978 yılında Ankara’da bir hayalperest olarak dünyaya geldim. Hikayeler okuyarak ya da hikayeler uydurarak geçirdiğim çocukluk ve gençlik yıllarından sonra ODTÜ’de Siyaset Bilimi Lisansı ve Felsefe Yüksek Lisansımı tamamladım. Annelikten kalan zamanımda bir yandan okumaya, yazmaya ve hayal kurmaya devam ederken diğer yandan İngilizce öğretmenliği yapıyorum.

POPÜLER YAZILAR