Erken gelen çocuklar sahayı hazırlamaya başlamıştı. Adım sayarak iki tarafın kalelerini meşe dalları dikerek belirlemiş, sahanın sınırları belli olsun diye topladıkları beyaz çakıl taşlarıyla bir dikdörtgen oluşturmuşlardı. Halit, yapılan hazırlıkları denetleyerek sahanın etrafını adımladı. Her şey uygun gözüküyordu.

Tepeye çıkan patikaya baktı. Geç kalan çocuklar ise hızlı adımlarla tırmanıyordu. En arkada nefes nefese kalmış Hakan’ı gördü. Ona gülümseyerek el salladı. Bu gece bütün arkadaşlarının yanında olmasına ihtiyacı vardı.

Bu geceyi düzenleyen Halit olmuştu. “Birlikte yaşamanın bir yolunu bulmamız gerekiyor,” demişti. Çocuklar önce sessizleşmiş, sonra mırıltılar başlamıştı. Samet ayağa fırlayıp, “Gerzek misin sen? Hayatımız onların yüzünden bu hâlde. Babam o bok çuvallarını geldikleri yere geri yollamamız gerektiğini söylüyor,” demişti. Diğerleri başlarını sallayarak onaylamış ve Halit’e gücenmiş gözlerle bakmışlardı.

Kemik torbalarıyla dostluk maçı yapma teklifi Halit için bile çok fazlaydı. Ya babaları işsiz kalmalarına neden olanların çocuklarıyla oynadıklarını duyarsa? Tüm hınçlarını onlardan çıkarmazlar mıydı? Ya bu iskeletler onlara dokununca ölümün uğursuzluğu kendilerine de bulaşırsa? Derileri soyulup etleri çürümez miydi? Kafalarında bir sürü şüphe ve soru vardı.

Bu sefer Samet’e hak veriyorlardı. Eğer Samet bu kadar ileri gitmeseydi, bu futbol gecesi asla gerçekleşmezdi. Ama çocuk, babasının garajında bulduğu bir kutu dinamitle gelmişti bir akşam yanlarına. “Patlatalım o beyaz gıcırtıları,” demişti. Neredeyse kabul edeceklerdi. Ama Halit, yine Halit, karşı çıkmıştı.

“Dünyaya geri getirilmeyi onlar istemedi ki… Bu onların suçu değil. Tek suçlu şirket,” demişti. “Patlatacaksak onları patlatalım. Ama yemiyor, değil mi? Gücünüz ölülere yetiyor, değil mi?” demişti. Annesi öldüğünden beri bir tuhaftı zaten Halit. Süslü laflar eder, hepsinin aklıyla oynardı. O konuşur, diğerleri dinlerdi.

Zaten Tugay da her zamanki gibi onun tarafındaydı. Tugay’dan korkardı hepsi. Kasabanın en iri yarı, en güçlü kuvvetli çocuğuydu. İtiraz edememişti çocuklar. Hem merak da ediyorlardı ötekileri, biraz da üzülüyorlardı belki. Günlerce süren tartışmalardan sonra, kemik torbalarını patlatmaktansa onlarla maç yapmaya razı oldular. Ailelerine hiçbir şey söylemeden bu geceyi sır olarak saklamaya yemin ettiler. Ayın bir top gibi göğün ortasında parladığı o gece, babaları sızıp anneleri uyuyunca gizlice evden çıktılar ve iskelet çocukları beklemeye başladılar.

Halit de bekliyordu onları. Ama özellikle içlerinden birini. İlk bakışta kız mı erkek mi anlayamadığı bir kemik yığını önünü kesmişti birkaç hafta önce. Ellerini açıp ona bir avuç toprak göstermişti. “Bizi rahat bırakın, yoksa size gerçek korku nasıl olurmuş gösteririz,” diye fısıldamıştı mezardan gelen sesiyle. İçi ürpermişti Halit’in ama korkmamıştı. Sanki karnına bir yumruk yemişti. Bu yumruk hoşuna gitmişti.

Aynı anda iki şeyi anlamıştı. Karşısındaki sadece bir iskelet, bir kızdı. Ve o kızda diğer kızlardan farklı bir şey vardı. Hüznünde, kararlılığında ve meydan okumasında annesini görmüştü. Sihir gibiydi, evi gibiydi. Her gece gizlice buluşup, bir türlü anlam veremedikleri gizemleri konuşmaya başladılar.

Yüz yıl önce madende bir patlama olmuş ve kasabayı siyah bir karın altına gömmüştü. Şirket, hangi kara büyüleri yapmıştı, hangi kavşak iblisleriyle anlaşmıştı çığın altında kalan ölüleri geri getirmek için acaba? Güneşe ve havaya ihtiyacı olmayanları uyandırıp çalıştırmak ilk kimin aklına gelmişti mesela? Ne vermişlerdi karşılığında? Her soru başka bir soru getiriyor, cevaplara ulaşamıyorlardı. En sonunda iki tarafın arasını yapmaya, düşmanlığı sonlandırmaya karar verdiler.

Tam gece yarısı geldiğinde iskelet çocuklar gözüktü uzaktan. Ay ışığının altında bembeyaz parlıyorlardı. Fen laboratuvarındaki iskelet maketine benziyorlardı ama yürüyebiliyor ve hırıltılı da olsa konuşuyorlardı. Önlerinde o kız vardı. Kendi takımını bir araya getirebilmek için Halit’ten bile çok uğraşmıştı.

Tepeye varınca ortaya çıktı dik bir şekilde. Yaşayan çocuklara tek tek baktı ve konuşmaya başladı. Ağzının içi toprakla doluymuş gibi çıkıyordu sesi.

“Buraya iyi niyetle geldik. Kavga istemiyoruz,” dedi. Onun diğerlerinden daha ince kemiklerini ve diğerlerinden daha yuvarlak kalçasını fark eden Samet yüzünü buruşturdu.

“Sen kız mısın?” dedi.

“Ne olmuş kızsam?” dedi kız dikleşerek. Sesi daha da derinden gelmişti, Samet bir adım geriledi.

“Ben kızlarla top oynamam,” dedi.

Kız kemik ellerini uzattı ona.

“Bak bana, iyice bak. Şu hâlimle kız olmam mı dert oldu sana?”

“Ben diyeceğimi dedim, sen oynayamazsın,” dedi Samet.

İskelet takımından bir hırıltı yükseldi. Sanki onlarca tebeşir tahtaya sürtüyor gibiydi. Halit öne atıldı.

“Tamam, sakin olun. Kimin oynayacağına takımlar kendi içlerinde karar verirler. Rakip takıma karışamayız.”

“Ben bunu kabul etmiyorum,” dedi Samet, Halit’e doğru bir adım atarken gözleriyle etrafına bakınıyor, destek arıyordu. Mehmet öne çıktı ve Samet’in arkasına geçti. “Bu iş çığırından çıktı artık, yürüyen ölülerle maç yapmayı kabul ettirdin bize, ses çıkarmadık. Ama hesapta kızlar yoktu,” dedi Mehmet.

“Bu takımın kaptanı benim,” dedi Halit. Sesi sakindi. Samet ve ekibine baktı. “Oynamak istemiyorsanız, gidersiniz.”

Samet ve Mehmet aynı anda yumruklarını sıkarak Halit’e doğru yürüdüler. Tugay uzun bir adımla arkadaşının sol yanında dikildi. Hakan ve takımın diğer kalanı da sakince Halit’in sağ tarafına geçtiler. İki taraf da birbirini tartarak bekledi. Sonra Samet birden sırıttı. “Bunu dediğine çok üzüleceksin,” diyerek yere tükürdü. Mehmet’le birlikte arkalarını dönüp patikadan indiler. Onlar uzaklaşana kadar iki takım da konuşmadan bekledi.

Sessizlik Halit’in topu eline alarak kıza doğru uzatmasıyla kesildi.

“Sizin takım başlasın. Otuz dakikalık iki devre oynayalım,” dedi. Arkadaşlarına dönerek takımı yeniden kurdu. İskelet takımı da sahada yerlerini alınca Hakan ıslık çalarak maçı başlattı. İskeletlerin gıcırtısı, çocukların nefes seslerine karışıyordu.

Çocuklar iskeletlerden hem korkuyorlar hem de onlara zarar vermekten çekiniyorlardı. Yere düşerlerse kırılıp, koparlar mıydı? Parçalanıp toz olurlar mıydı? İskeletler de hâlâ canı olan çocuklara fazla yaklaşamıyordu. Bir tuhaf yaz gecesi, bir tuhaf futbol maçı oynanıyordu. Sanki iki takım da gol atmak istemiyor gibiydi. Kazanıp diğer takımı gücendirmemek için ağır aksak oynuyorlardı.

En sonunda Hakan’ın ıslığıyla maç bitti ve hepsi rahatlayarak oldukları yere oturdular. Birbirlerine, “İyi maçtı,”, “Tebrikler,”, “Ne kadar hızlıydın,” diyerek bu tuhaf durumu normalleştirmeye çalışıyorlardı. Hakan burnuna gelen toz ve kemik kokusunu bastırmak için eliyle yerden yolduğu yaprakları eziyor ve kokluyordu. Tugay ise ayakkabısını çıkarmış, burkulan bileğini ovalıyordu. Halit ise oturduğu yerden kalkıp kızın yanına gidebilmek için bir bahane bulmaya çalışıyordu. O sırada küçük bir çocuğun sesiyle irkildiler.

Patikadan yukarı Halit’in amcaoğlu Hamza koşarak tırmanıyordu. “Halit Abi, koş koş!” “Samet abileri gördüm. Dinamit kutusuyla madene gidiyorlardı. Patlatacaklar,” diye bağırdı.

Hepsi ayağa fırladı. İskeletler Halit’e döndüler takırdayarak. Halit’e diktiler dipsiz kuyularını. Çocuklar da ona bakıyorlardı. İki takım da bir işaretini bekliyordu. Bir şey yapmalıydı, bir şey söylemeliydi ama ne? Annesi koştu yardımına yine. Ne yapması gerektiğini anladı.

“Hiç kimse iki kere ölmemeli!” diye bağırdı Halit. “Dinamitleri patlatmadan onları durdurmalıyız. Kimler benimle?”

Bekledikleri işaret gelmişti. Çocukların çığlıkları, iskeletlerin hırıltılarına karıştı. Madene doğru koşmaya başladılar. Kız erkek, canlı ölü demeden koştular. Bir saniyenin bile her şeyi değiştireceğini unutmadan koştular. Bu gecenin, yaşadıkları veya yaşamadıkları hayatın en önemli olayı olduğunu bilerek koştular.

Halit en öndeydi, en hızlı koşan oydu. Madene çok yaklaşmıştı. Dinamitleri söndürdüğünü hayal etti. O zaman belki kız gelip ona sarılırdı kemik kollarıyla. Belki öperdi olmayan dudaklarıyla. Daha da hızlı koştu.

Öyle az kalmıştı ki yetişmesine, birden gökyüzünde bir alev topu parladı. Halit yere yuvarlandı. Geç kalmıştı, yerden kalkamadı. Sonra bir el tuttu elini, soğuk ve sertti. Onun eliydi. Halit’i ayağa kaldırdı.

Bu yazı sana ne hissettirdi?