Selin duştan çıkıp koşarak odasına girdi ve kapıyı sıkıca kapattı. Annesi yine bornozunu yıkadığı için, hiçbir yerini kapatamayan bir havluya sarınmak zorunda kalmıştı. Tamam, evde erkek yoktu ama yine de rahatsız hissediyordu kendini. Yatağının üzerine oturup küçük havlusuyla vücudunda kalan su damlalarını kuruladı. Başucunda duran losyona isteksizce baktı. Terapisti ona ödev olarak her gün kendini kremleme görevi vermişti. Bedenine saygı gösterip kendine duyduğu sevgiyi büyütme saçmalıkları işte. Bir de bunu aynaya bakarak yapmak zorundaydı. İçini çekerek havluyu yatağa fırlattı ve kıyafet dolabının bir kapağını kaplayan aynanın önüne geçti. Önüne düşen ıslak saçlarını geriye itmeden perçemlerinin arasından kaçamak bir bakış attı. Olmuyordu, bakamıyordu. Selim onu sevmeyi bıraktığından beri o da kendini sevemiyordu.
Losyonu eline alıp kapağını açtı ve avucuna bolca sıktı. Kendini kremayla kaplanmış bir pasta hâline getirene kadar sürdü. Arada zorlanarak aynaya bakıyor ama hemen gözlerini kaçırıyordu. Karnına geldiğinde duraksadı. İyice salmıştı kendini. Tiksinerek yanlarını sıktı. Ağzından cılız bir şekilde psikoloğun söylediği olumlamaları söylemeye çalıştı. “Kendimi seviyorum, bedenimi onurlandırıyorum,” ama kelimeler aynaya çarpıp ona tek bir yanıt olarak geri dönüyordu. “YALAN!”
Mum dikilecek kıvama gelince son bir kez aynaya baktı. Karşısında duran tükenmiş kadına gülümsemeye çalıştı, beceremedi. Yine de son bir çabayla, “İçimdeki dişil enerjiyi yüceltiyorum,” diye fısıldadı ve bunu duyunca kıkırdadı. “Allah’ım, ne saçmalık!” diyerek kremi yerine koydu. Bu New Age zırvalarından bıkmıştı. Sabah sayfaları, olumlamalar, içindeki tanrıçaya mektuplar. “Terapisti değiştirmeliyim bence,” dedi. “Yok, yok doğrudan psikiyatriste gidip ilaca başlamalıyım,” diye ekledi. Son zamanlarda kendi kendine konuşması da kontrolden çıkmıştı. Sanki bir o vardı, bir de onu izleyen başka bir o. “Ne saçmalık!” dedi bir kez daha.
Sırada günün en sevmediği ikinci ânı vardı. İşe gitmek için giyinmesi gerekiyordu. Dolabının kapağını açtı ve üzerine kıyafetler yığıldı. İçine sığamadığı onarca elbise, gömlekler ve pantolon istiflenmişti. Askıda duran siyah bir eteği çekti. Bunu diken terziye şükürler olsun. Belindeki gizli lastiği ve çaktırmadan genişleyen kesimiyle kurtarıcı parçası olmuştu. Aldığı parayı son kuruşuna kadar hak eden bir başyapıt. Bunun üzerine de beyaz gömleğini giyerse tamamdı. Onun da kesimi iyiydi. Bugün önemli gündü. Kırmızı rujunu sürüp saçını topuz yapıp şirketin hissedarları önünde projesini sunması gerekiyordu. Onların karşısında derli toplu, kendinden emin gözükecekti. Belki inci küpelerimi de takarım, diye düşündü.
Elinde kalan son şey işiydi ve kaybetmemek için gerekirse gülümseyecekti. Gerekirse onların saçma esprilerine kahkaha atacak, aptalca sorularını ciddiyetle dinleyip beş yaşında bir çocuğa anlatır gibi cevaplayacaktı. İçinde ölen tanrıçayı kimseye göstermeyecekti. Ama işte önce beyaz gömleğini bulması gerekiyordu. Annesi yine nereye tıkıştırmıştı.
“Anne, anneee…”
“Ne var kızım, ne bağırıyorsun sabah sabah?”
“Anne, beyaz gömleğim nerede?”
“Hangisi, kızım o kadar çok kıyafetin var ki. Giy işte birini.”
“Hayır anne, bugünkü toplantım çok önemli. Onu giymem lazım. Şu ipek olan. Sana vermiştim ya hafta sonu. Yıkayıp ütüle diye.”
“Hee, o mu? Tamam kızım. Hallettim ben onu. Ama senin dolabın çok tıkışık. Kırışmasın diye misafir odasındaki dolabına koydum.”
“Hayır anne ya. Oraya bir şeyimi koyma demedim mi?”
“Kız, delirtme beni. Bomboş duruyor o dolap. Birkaç parça şeyini asmışsın. Git al işte.”
“Sen getirir misin? Lütfen …”
“Selin, bıktım bu kaprislerinden. Az ye de kendine bir uşak tut. Elim hamurda şimdi. Git kendin al.”
“Offff” Annesi bir şekilde onu en çok acıtacak yeri biliyor ve oradan vuruyordu. Az ye demek kolaydı. Hem elini hamurdan çıkarmazken Selin nasıl az yiyebilirdi ki? Şimdiden birazdan pişecek taze poğaçaların kokusunu alabiliyordu Selin. Ağzında nasıl da eriyeceklerini, midesine inince verecekleri tamlık hissini. Şu çirkin bedeniyle alabildiği tek haz bu kalmıştı geriye. Terapisti, “İlahi dişi arketipini hayatına çektiğinde yeme problemin de kendiliğinden ortadan kaybolacak,” diyordu. “Arketipine sıçayım,” diye söylenerek odasından çıktı ve misafir odasına girdi.
Bu odaya girmekten nefret ediyordu. Baştan aşağı onun için düzdüğü bu oda. Gelince uyusun diye. Annesini zar zor ikna etmişti Selim’i evde ağırlamaya. En son, “Tamam ama evlenmeden aynı odada kalmanıza izin vermem. Salonda kanepede uyusun,” dememiş miydi anası? Kıymetlisini kanepelerde mi yatıracaktı? Olur mu hiç öyle şey.
Ana kız depo gibi kullandıkları bu odayı baştan aşağı elden geçirmişti. Televizyon programlarındaki iç mimarlar gibi çalışmıştı günlerce. Kredi çekip yeni mobilyalar almış, duvarları kendisi boyamış, hatta yeni birkaç tablo bile almıştı. Her şey onun içindi, o rahat etsin diyeydi. Ona verdiğim değeri görsün ve azalan ilgisi yeniden çoğalsın diyeydi. Odayı sirkeli sularla silip adaçayı yakmıştı. İşte o zamanlar ritüel yapmaktan keyif alan bir tanrıça yanı vardı Selin’in de. Nazar boncuklu bir biblo alıp başucuna koymuştu biriciğinin. “Aman aşkımıza nazar değmesin,” diye dua etmişti. Yatak örtüleri ipeksi bir satendi Selim’in. Çok para vermişti buna. Belki annesi uyuyunca gizlice yanına gelirdi onun. İlk defa birlikte uyuyacaklardı, her şeye değerdi.
Başı yerde, hiçbir şeye bakmadan odaya girdi ve onun için aldığı dolaba doğru yürüdü. Kapağını açınca boş dolap onu yuttu. İçerde asılı olan iki askı vardı sadece. Birinde ipek beyaz gömleği. Annesi dediği gibi jilet gibi ütülemişti. Ama diğeri. Şaka gibi ya. Kırmızı elbise. Selim geldiğinde giymek için aldığı o elbise. Son anda sadece bir mesaj atıp, “Çok üzgünüm. Ben gelemiyorum. Bir daha beni arama,” dediğinde çöpe attığı o elbise. Ölü görmüş gibi bembeyaz oldu Selin. Annesi yine dayanamayıp çöpten çıkarmış ve buraya asmış olmalıydı.
Elbiseyi çekip çıkardı askıdan. Etiketi üzerindeydi hâlâ. Sadece moda dergilerinde gördüğü bir marka, bir servetti elindeki. Etikete baktı tekrar. Otuz dört beden yazıyordu. Bir zamanlar olduğu kadın. Âşık arketipinin yeryüzüne düşmüş kanlı canlı hâli. Otuz dört beden. Öyle derinden bir çığlık attı ki elbiseyi ince askılarından tutup parçalarken, annesi hamurlu elleriyle koşarak geldi. Geldiğinde kızını yere çökmüş, kırmızı elbiseye alnını dayamış hâlde iki büklüm buldu. Kızın aylardır içinde tuttuğu tüm gözyaşları ağzından çıkan salyalarla karışmış hâlde kırmızı elbiseye akıyordu. Bir eliyle elbiseye yapışmış diğer eliyle yerdeki daha naylonu çıkarılmamış halıyı yumrukluyordu.
Kadın kızının yanına dizlerinin üzerine çöktü ve onu kucaklamaya çalıştı. Selin onu iterek ayağa fırladı ve otuz dört beden kırmızı elbiseyi annesinin suratına fırlatıp üzerinde sadece siyah eteğiyle dimdik durdu. Sönmüş gözleri yeniden alev alev yanıyordu. Bir hamlede ipeksi yatak örtüsünü çekip aldı ve akan burnu üzerine sildi. Sonra da onu sırtına bir pelerin gibi attı. Odadan çıkarken örtü yerleri süpürüyordu.



