Her büyük hikâye kusursuz bir açılışla başlar; bir dizinin kalıcı olup olmadığı ise finaliyle değil, yıllar sonra dahi konuşulmaya devam edilip edilmemesiyle anlaşılır. Walter Tevis’in 1983 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan ve 2020’de yayımlanan yedi bölümlük Amerikan dramatik dönem dizisi The Queen’s Gambit, daha ilk hamlesinden itibaren izleyiciyi 64 karelik satranç tahtasında kopan, sert ve nefes kesici bir fırtınanın içine çekiyor.

Dışarıdan bakıldığında bir satranç şampiyonasının hikâyesi gibi görünen bu yapım, hikâye derinleştikçe özünde insanın kırılgan yalnızlığıyla yürüdüğü taştan bir labirente dönüşüyor. 1950’lerin geleneksel ev kadını dünyasını ve dönemin kalıplaşmış rollerini arka plandaki dokuya hafifçe işlemeye çalışan dizi, bu hissi tüm yapım boyunca sezdiriyor.

Öncelikle dizinin en başından itibaren müsabakalarda gördüğümüz hamlelerin, satranç ustası Garry Kasparov tarafından düzenlenmiş olması dikkat çekici bir ayrıntı olmasının yanı sıra, satranç severler için de heyecan verici. Ancak yönetmen, oyun sırasında yalnızca hamleleri göstermekle yetinmiyor; oyuncuların yüzlerine ve ruh hâllerine de odaklanıyor. Karakterler arasındaki etkileşimler, oyun ile duygular arasında bir bağ kurulmasına da imkân sağlıyor. Oyuncuların oyun boyunca yaşadığı gerilim ve heyecan, rakibin gerçekleştirdiği tek bir hamleyle bambaşka bir yöne evriliyor.

Çocuk yaşta annesini kaybedip yetimhaneye yerleştirilen Beth, burada hademe Bay Shaibel’in keşfettiği satranç yeteneğiyle birlikte zihnini giderek bu oyuna teslim ediyor. Yılların geçmesiyle evlat edinilerek yetimhaneden kurtulsa da geçmişinin izlerinden kurtulamıyor. Satranç tutkusu, yaşadığı trajedilerle ve giderek geliştirdiği bağımlılıklarla iç içe geçerek onu hayatta istediği tek şeye, satranca daha da fazla yönlendiriyor.

Başlangıçta ona kontrol hissi veren bu dünya, zamanla kendisini içine kapattığı bir zindana dönüşüyor. Rakiplerini devirdikçe alkol ve sakinleştirici haplarla körüklediği hırsını, kıvrılmaz bir kaya parçası gibi sağlam tutmaya çalışıyor. Anya Taylor Joy, Beth’in öfkesini ve hırsını olduğu kadar bağımlılıkla mücadelesini ve hayata karşı taşıdığı çatışmayı da incelikli bir oyunculukla ortaya koyuyor. Bu güçlü performans, Beth’in yaşadığı dönüşümü izleyici açısından oldukça etkileyici ve sürükleyici kılıyor.

Bir dönem yapımı izlerken hikâye kadar bizi içine çeken unsurlardan biri de şüphesiz görüntü dünyasıdır. The Queen’s Gambit de 1950’ler ve 1960’ların ruhunu yalnızca hikâyesiyle değil, renk kullanımı, mekânları ve genel görsel diliyle de yansıtmaya çalışıyor. Aynı yılları anlatan farklı yapımları düşündüğümüzde, yapımın bu konuda oldukça başarılı bir iş ortaya koyduğunu söylemek mümkün.

Dizinin ilk bölümlerinde Beth’in hayatı henüz dar bir çerçeve içerisinde. Yetimhane, gri ve sakin görüntüsüyle onun sıkışmışlığını yansıtırken, satrançla tanışmasıyla birlikte bu dünya yavaş yavaş değişmeye başlıyor. Beth’in hayatına yeni insanlar, yeni mekânlar ve yeni deneyimler girdikçe renk paleti de genişliyor. Yetimhaneden ayrılmasıyla birlikte ekranın görünümü de âdeta onunla beraber canlanıyor.

Özellikle Beth’in farklı yerlere gitmeye başlamasıyla dizinin görsel dünyası daha da zenginleşiyor. Taşındığı evden başlayarak karşılaştığı şehirler, hikâyenin farklı dönemlerine kendi atmosferlerini taşıyor. Yapım, gittiği ülkelerin kültürel özelliklerini çok derinlemesine kullanmasa da şehirlerin kendine özgü atmosferlerinden yararlanmayı ve bazı küçük göndermeler yapmayı başarıyor. Bu nedenle mekân seçimlerinin hikâyeye hoş bir görsel çeşitlilik kattığı söylenebilir.

Görsel anlatımın bir diğer güçlü tarafı ise kostümler. Dizinin geçtiği dönem, modanın giderek daha fazla önem kazandığı ve kıyafetlerin kişinin kimliğini ifade etmesinde önemli bir rol oynadığı yıllar. Bu nedenle Beth’in giyimi de karakterin değişimini takip edebilmemiz açısından önemli bir ayrıntı hâline geliyor.

Yetimhanede birbirinin aynısı kıyafetlerle gördüğümüz Beth, zaman içerisinde kendi görünümünü oluşturmaya başlıyor. İlk etapta üvey annesinin desteğiyle seçtiği kıyafetler, ilerleyen bölümlerde Beth’in kendi zevkini ve özgüvenini yansıtan parçalara dönüşüyor. Hayatı genişledikçe gardırobu da değişiyor.

Rakiplerini birer birer devirdikçe, çocukluğundan beri tavanına yansıttığı o satranç tahtası, Beth’in zihninde giderek daralan bir zindana dönüşüyor. Benny ile kurduğu ilişki, bu karanlık döngüyü kırmasında önemli bir dönüm noktası oluyor. Ardından çocukluk arkadaşı Jolene’in yeniden hayatına girmesiyle Beth, bağımlılıklarıyla mücadelesinde artık yalnız olmadığını fark ediyor. Yıllardır etrafında ördüğü taş duvarları yıkabilmek için başkalarının desteğini kabul etmeyi ve bu savaşı tek başına vermek zorunda olmadığını öğreniyor. Moskova’daki o görkemli ve büyüleyici son sahnede, dünyanın en güçlü oyuncularının karşısında kararlı bir şekilde oturan Beth, artık yalnızca bir dâhi değil; kendi hayatının hamlelerini bizzat belirleyen, kendi iradesinin hâkimi bir kadına dönüşüyor.

Ne muhteşem bir hamle!

Bu yazı sana ne hissettirdi?