Amélie Poulain, modern sinema tarihinin belki de en özgün ve unutulmaz karakterlerinden biri. Hatta öyle ki filmin çıkışının ardından sinema salonlarından çıkan birçok kişide onun simgesi hâline gelen o kahküller görülmüştür. Başkaları için her türlü riski göze alabilirken kendi mutluluğu söz konusu olduğunda çekingen davranan Amélie, dünyayı değiştirmek için büyük şeyler yapmaya gerek olmadığını, küçük ve düşünceli hareketlerle insanların kalbine dokunulabileceğini gösterir. Bu yolda gizli bir kahraman, âdeta görünmez bir el olup, küçük mesajlarla dolu bir masal sunar bize.
Filmin dokusu baştan aşağı dinamik bir koşuşturma üzerine kurulmuştur. Bu evrende hiçbir detay tesadüfi değildir. Amélie’nin babası, eski bir askeri doktordur. Babasını gördüğümüz ilk sahnede yüzüne yakınlaşan görüntüyle dudağının kenarı işaret edilerek sıkıca kapalı bir ağız ve katı yürekli biri olarak tanımlanır. Babasının ona nadiren dokunması, Amélie’nin her yakınlık anında kalbinin küt küt atmasına ve babasının bunu bir kalp hastalığı sanmasına yol açar. Halbuki o hızlanma, babasının yanında olmasından dolayı geliştirdiği saf bir duygusal heyecandır.
Bu yanlış anlama sonucuna ebeveynin mesafe temelli yaklaşımı da eklenince yapayalnız, hiç arkadaşı olmadan, kimseyle gerçek bir ilişki kurmadan büyür. Tek arkadaşı, intihara kalkışan balığı Kaşalot’tur. Sürekli akvaryumdan atlamaya çalışan bu balık, Amélie’nin yalnızlığının bir yansıması gibi, ona dayatılan sınırları sürekli aşmak ister.
Amélie yirmili yaşlarına geldiğinde banyosundaki kırık fayansın arkasında bulduğu eski bir hatıra kutusu, Amélie’nin hayatında bir dönüm noktası olur. Yılların tozunu taşıyan bu geçmişi sahibine ulaştırırsa kendini mükemmel bir uyum içinde bulacağını fark eder.
İlginçtir ki bu aşamada âşık olduğu Nino da, kendisi gibi yalnız büyüyen bir çocukluk geçirmiştir. Fotoğraf kabininin altına atılmış yırtık fotoğrafları toplayıp birleştirerek, tıpkı Amélie gibi o da kayıp parçalarını arayan biridir.
Amélie çok az sevgi görerek büyüdüğü için dünyayı sevgiyle doldurma arzusunu hayatlara müdahale ettiği sahnelerle gösterir. Mesela iki âşığı bir araya getirmeye çalışır. Sürekli çırağını aşağılayan manava kendi yöntemleriyle ders verir. Bu uğurda evine gizlice girer; eşyalarının yerini değiştirir, lambalarla oynar, ses ayarlarını bozar ve onu yavaş yavaş kendi paranoyasının içine iter. Benzer bir şekilde kendince adaletli dokunuşlarını yine hasta komşusunu takip edip ihtiyaçlarına destek olması ile ortaya koyar.
Filmle ilgili başarısından olsa gerek, yıllar içinde birbirinden farklı sembolik yorumlamalar yapılmış olsa da Amélie bize mutluluğun devasa başarılarda değil, sinemanın karanlığında insanların yüzlerine bakmakta, Crème Brûlée’nin ince şeker kabuğunu kırarken çıkan çıtırtıyı dinlemekte ve tüm korkulara rağmen sevgi için koşabilmekte saklı olduğunu hatırlatır. Elbette, tozlu bir hatıra kutusunun peşinden giderken biraz cesareti, biraz da kendini bulma umudunu yanında taşımayı unutmadan…



