Selahattin Paşalı’nın rolüne hazırlanırken söylediği bu cümle, Masumiyet Müzesi’nin bütün ruhunu tek başına anlatmıyor mu?
Yetmişlerde yasak ama bir o kadar da tutkulu, sonu trajik bir aşk… Bütün bunlara rağmen, “Çok mutlu bir hayat yaşadım,” diyebilen bir adam. Dokunulmuş eşyalar, saklanmış anlar, durdurulmaya çalışılan zaman ve hiç bitmeyen bir bekleyiş. Askıdaki o elbise, vitrindeki o çanta, tutulan, tutunulan o eşyalar ve asla geri gelmeyecek bir hayat…
Kemal’in biriktirdikleri sıradan koleksiyon nesneleri değil, şüphesiz. Her biri belirli bir ânın, geri dönmeyecek bir zamanın yerine geçen eşyalar. Füsun’a ait bir küpe, belki bir toka, yarım bıraktığı bir sigara, kullandığı bir bardak… Füsun’a ulaşamadıkça onun yerini dolduran o eşyalar… Hiç gitmez, hesap sormaz, sorumluluk beklemezler…
Kemal, hayatındaki tüm kadınlar tarafından terk edilmiş biri. Hiçbir kararın sorumluluğunu tam anlamıyla almıyor. Ne Sibel ile evlenebiliyor ne de Füsun ile yeni bir hayat kurabiliyor. Her iki kadını da bekleyen taraf olarak bırakıyor ve sonunda her ikisi tarafından terk ediliyor.
Füsun’u da Sibel’i de zamanla o eşyalar gibi sessiz, itiraz etmeyen, hiçbir şey talep etmeyen bir varlığa dönüştürüyor. Oysa gerçek bir insan sever, kırılır, değişir veya seçim yapar, yaptığı seçimle de yüzleşir. Kemal ise yaşayan Füsun’la ilişki kurmaktan çok, kendisine karşı gelmeyen, hep aynı kalan hatıralara tutunmayı yeğliyor. Füsun’un bağlılığını kaybettiğinde bile yedi yıl boyunca onun evine gidip masasında, onun kocasının yanında her gün yemek yiyecek kadar onu istiyor ama bu durumun artık bir sonuca bağlanması gerekeceğini de söylemiyor. Füsun’u uzaktan seyretmek onun için yeterli; harekete geçmek yerine beklemeyi seçiyor.
Kemal’in bunları yaşaması ve tabii Füsun’un hikâyesi, kuşaklar arası aktarılan psikolojik örüntüleri de gösteriyor. Kemal, ebeveynlerinin tamamlanmamış hikâyelerini ve duygusal kalıplarını devralıyor. Kemal’in annesi de biriktiren bir kadın. Gittiği yerlerden eşyalar alır, kullanmadıklarını Merhamet Apartmanı’nda saklardı, değil mi? Biriktirmek, kaybetme korkusunun somutlaşmış hâli. Her şeyi elinde tutmaya çalışmak, aslında hiçbir şeyi bırakamamak. Bilinçdışı örüntüler açısından bakıldığında Kemal, annesinin biriktirme eğilimini devralmış.
Kemal’in hikâyesinde babasını tekrar etmesi de benzer bir yerden yansıtma. Kemal de babası gibi sevgisini açıkça gösteremeyen, duygularını yaşamak yerine içinde tutan, melankolik bir karakter.
Babasının evde sessizce oturan, duygusal olarak mesafeli tavrını Kemal’de yeniden görüyoruz. Babası da benzer bir biçimde annesinin dışında bir kadını sevmiş ve kaybetmişti. Yine Kemal’de olduğu gibi iki kadını da seçememiş; zaman ilerleyince bir kadının kaybı onu içselleştirmesine sebep olmuştu. Kemal’in ilk Merhamet Apartmanı’nda olduğu gün gördüğümüz şemsiye saklaması gibi davranışlar, Füsun’u yanında tutma, kontrol etme çabasının sembolleriydi. Ancak yine Sibel veya Füsun’a evlilik konusunda sürekli erteleyen, sorumluluk almayan bir tutum sergilemesi de vazgeçemediğinin ama sahip de çıkmadığının en net göstergesiydi.
Hikâyenin diğer tarafında Füsun’un çocukluğuna ve genç yetişkinliğine baktığımızda da babası silik, duygusal olarak erişilemez ve koruyucu olmayan bir figür. Annesi onu güzellik yarışmalarına sokarken, hatta bunun için onun yaşını büyütürken babasının duruma tepkisini veya sınırını duymuyoruz. Güvenli bağlanma geliştirebileceği, onu koruyan bir baba ilişkisi yok. Öyle ki ilişki seçimlerinin de bu deneyimlerinin izlerini taşıdığına dair göstergeleri var. Kemal’den önceki ilişkisinde de Kemal’de olduğu gibi kendinden yaşça büyük, toplumsal statüsü yüksek, onu koruyabileceğini düşündüğü erkeklere yöneliyor. Kemal’in onunla daha çok vakit geçirmek için uydurduğu bahanelerin de farkında ve onu görecek, koruyacak olan o statünün çekimine doğal olarak kapılıyor. Füsun’un geliştirdiği tutum zamanla, “Beni gören kimse yok” duygusunu yaratıyor ki o da sahnede olmak, görülmek üzerine yoğun bir istek duyuyor.
Çok uzaklara bakmamak lazım demek ki…
Ama insanlar da dönüşür. Füsun’da, öfke ve hayal kırıklıkları arasında şekillenen bu bekleyiş hâlinin, yaşı ilerledikçe onu nasıl değiştirdiğini çok net hissediyoruz. Başlangıçtaki romantik genç kadının yerini öfkeli, hayal kırıklıkları yaşayan ve bastırılmış arzularıyla hareket eden bir kadın alıyor. Çünkü yıllarca isteklerinin ciddiye alınmaması, seçimlerinin ertelenmesi ve kendi hayatının başkalarının kararlarına bağlı kalması onda derin bir kırgınlık yaratıyor ve tabii görülmeme hâli… Daha hırslı, daha mesafeli ve daha sert birine dönüşüyor.
Dizide sık sık gördüğümüz kuş resimleri de bu dönüşümün güçlü bir metaforu gibi. Kuş, özgürlüğü temsil eder ancak kafesteki kuş, yalnızca seyredilir. Güzelliğine hayran olunur ama uçmasına da izin verilmez. Sevilir, hayranlıkla izlenir, vazgeçilmezdir fakat kendi hayatını kurmasına izin verecek gerçek bir seçim ona hiçbir zaman sunulmaz. Füsun da onları resmeder.
Tüm bunlara rağmen onların sevgisine inanmamak zor. Hikâyeyi sadece Kemal’in iç dünyasından okumuş olsak da Füsun tarafından da senelerle sınanmış ve sonunda bedeli ödenmiş bir aşk…
Belki de bu yüzden vitrindeki o çanta sadece bir çanta değil. Askıdaki o elbise, birlikte yemek yedikleri o çatal kaşık, Merhamet Apartmanı, Çukurcuma’daki o ev… Hepsi zihinlerinde yankılanan anıların tanıkları. İzledikleri o film, Grace Kelly gibi araba kullanmak isteyen Füsun, onu seven ama anlayamayan bir Kemal ve Kemal’in dediği gibi; “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.”



