Bir kovan dolusu altının var; ama kuralı bilmeyenler gibi gözünü karartıp hepsini alırsan, yarın ne arılarının neşesi kalır ne de senin elinde bir damla bal!

Bal Ülkesi’nde asıl mesele ne kadar kazandığın değil, ihtiyacın olmasına rağmen ne kadarından vazgeçmeyi bildiğin. Çünkü burada hırs, elindekinden de olmak demek.

Tamara Kotevska ve Ljubomir Stefanov’un yönettiği 2019 yapımı Honeyland (Bal Ülkesi), Kuzey Makedonya’nın uzak ve terk edilmiş Bekirlice köyünde yaşayan Hatice Muratova’nın hayatını konu anlatıyor. Elektriğin ve suyun bulunmadığı, ulaşımın bozuk yollar nedeniyle son derece güç olduğu bu dağ köyünde Hatice, üç abisine rağmen ailenin son kızı olarak yaşlı annesine bakıyor, geleneksel arıcılıkla geçimini sağlıyor ve hayatını doğanın sunduklarıyla sürdürüyor.

Onun yaşamını anlamanın anahtarı ise arılarında saklı. Hatice, kovandan bal alırken tamamını kendisine ayırmıyor. “Yarısı sana, yarısı bana,” diyerek arıların da payını bırakıyor. Çünkü doğadan aldığı şeyi yerine koymadan, onu tüketerek yaşamın sürdürülemeyeceğini biliyor.

Doğayla kurduğu bu farkındalıklı ilişki, annesine duyduğu sorumluluk ve köye sonradan yerleşen, kendi yalnızlığının tam tersi konumundaki çok çocuklu komşularıyla yaşadığı çatışma üzerinden film; tüketim, paylaşım ve doğal dengenin kırılganlığı üzerine derin bir hikâye sunuyor. Tamamına yakını gerçek olan, tek kurgusu belki de dönemsel olarak köye yerleşen bu ailenin gelişinin yeniden canlandırılması olan filmde, Hatice’nin annesinin ölümü de dahil hayatı sessiz bir gözün bakışı gibi tüm çıplaklığıyla kameraya yansıtılıyor.

Filmin oluşum süreci ise başlangıçta yaklaşık altı aylık bir çalışma olarak planlanmış. Yönetmenler ilk başta bölgede yaşayan köylülerin, rotasyonlu tarım uygulamalarına ve her on yılda bir gerçekleşen nehir akışındaki doğal değişime odaklanmayı amaçlıyormuş. Bölgeye vardıklarında Hatice ile tanışan film ekibi, zamanla projeyi genişletmiş. Hatice’nin yaşamını dört mevsim boyunca aktarmak isteyen ekip, yaklaşık üç yıl boyunca çekim yaparak dört yüz saatten fazla görüntü kaydetmiş. İlk başlarda dil bariyeri nedeniyle sadece görüntü alınarak görsel hikâye anlatıcılığına odaklanılmış; çeviri sorunu da çözülünce, Hatice ile kurdukları derin bağ ve onun duruşundan ilham alarak filmin asıl ruhunu yakalamışlar. Çekim koşulları en az filmin hikâyesi kadar zorlu olmuş. Köyde elektrik olmadığından ekip jeneratör taşımış; doğal ışığın yanı sıra mum ve gaz lambası ışığından yararlanılmış. Ulaşımın güçlüğü nedeniyle günlerce köyde kalan ekip, Hatice’nin evinin önünde çadırlarda ve hamaklarda konaklamış. Çekim yapılan Hatice’nin evinin küçüklüğü nedeniyle kamera kapı eşiğine sabitlenmiş. Kısıtlı imkânlarla, altı kişilik bir ekip çalışmış.

Filmin merkezinde Hatice kadar, kısmen görme engelli ve yatalak seksen beş yaşındaki annesi Nazife de var. Bölgedeki geleneklere göre ailenin son kızı, ebeveynleri hayatını kaybedene kadar onlara bakmakla yükümlü. Belgeseldeki çarpıcı sahnelerden birinde Hatice, annesine geçmişte kendisine gelen evlilik tekliflerine neden hayır dediklerini soruyor; Nazife ise bu teklifleri kendisinin değil, kocasının geri çevirdiğini söylüyor. Hatice’nin yalnızlığı ve hayatı da işte tam bu ağır sorumluluk ağı etrafında şekilleniyor.

Annesiyle yaptığı konuşmalar, evdeki gündelik işleri, arılarla ilgilenmesi ve zaman zaman balını satmak için Üsküp’e gitmesi, onun yalnızlığını bir çaresizlik hikâyesine indirgemememizi sağlıyor. Hatice kendi yaşamının sorumluluğunu üstlenmiş, emeğiyle geçinen ve ihtiyaçlarını büyük ölçüde kendi üretimiyle karşılayan bir kadın. Bu yönüyle de film, Hatice’nin annesiyle ilişkisi üzerinden, yalnızca doğayla kurduğu bağı değil; kadınlık, bakım emeği ve aile sorumluluğu ekseninde de okunuyor. Hatice üretiyor, satıyor, alışverişini yapıyor ve kendi düzenini sürdürüyor.

Radyo ise dış dünyayla kurduğu neredeyse tek ama anlamlı köprü olarak, Hatice’nin gündelik hayatına eşlik ediyor.

Hatice’nin arılarla ilişkisi, onun bütün yaşam anlayışını özetliyor. Arıları yalnızca bal üreten canlılar olarak görmüyor; onların doğal döngülerini düşünüyor. Kovanından bal alırken arıların yaşamını sürdürebilmesi için gereken payı onlara bırakıyor.

Filmin dengesi, Hüseyin Sam, eşi Lütfiye, yedi çocukları ve hayvanlarıyla birlikte köye yerleştiğinde değişiyor. Başlangıçta Hatice ile aile arasında sıcak bir ilişki kuruluyor. Hatice çocuklarla vakit geçiriyor, onlara şefkat gösteriyor ve onlara arıcılık konusunda yardımcı oluyor. Hatta kendi arılarından da veriyor.

Ancak zamanla ekonomik ihtiyaçlar arttıkça iki farklı yaşam anlayışı karşı karşıya geliyor.

Hatice için arıcılık, doğanın döngüsünü gözeterek sürdürülmesi gereken bir yaşam biçimiyken, Hüseyin için daha fazla gelir elde etmenin bir yolu olması aralarındaki çatışmayı ortaya çıkarıyor. Müşterilerinden birinin isteği üzerine Hüseyin, Hatice’nin arılara yeterince bal bırakılması yönündeki tavsiyesine uymuyor ve kolonilerini zorluyor. Bunun ardından arı kolonileri zarar görüyor ve Hatice’nin kolonileri çöküyor.

Hatice ise yaşadığı haksızlığa rağmen kavga etmiyor, kötü söz söylemiyor. Öfkesini yalnızca annesine dert yanarak ifade ediyor. Bu sessizlik, onun sabrını ve ölçülülüğünü gösterirken filmin iki farklı yaşam anlayışı arasındaki karşıtlığını daha da görünür kılıyor.

Honeyland, gözlemci belgesel anlayışının güçlü örneklerinden biri olarak dış ses kullanılmıyor; insanlar çoğunlukla kameraya bakmıyor. Yönetmenler olaylara mümkün olduğunca müdahale etmeden, yaşamın kendi akışı içinde gelişen anları kaydetmeye çalışıyor.

Elbette her belgeselin değişmez sorusu burada da karşımıza çıkıyor. Kamera karşısında insanların davranışlarının değişebileceği gerçeği tamamen ortadan kalkmıyor. Ancak film büyük ölçüde sessiz bir bakışın üzerine kuruluyor. Hatice’nin annesinin ölümü, hayvancılık, arıcılık, çocukların gündelik yaşamı ve aile içindeki ilişkiler, filmin doğal akışı içinde yer buluyor.

Yönetmenlerin yaptığı seçimler ise hangi anın kadraja gireceği, ne kadar bekleneceği, hangi görüntünün yan yana getirileceği ve hangi sessizliğin korunacağı, seyircinin Hatice’nin dünyasını nasıl okuyacağını belirliyor.

Filmin en güçlü taraflarından biri, bütün bunları sözle açıklamak yerine doğrudan göstermeyi seçmesi. Hatice’nin annesine yemek yedirmesi, onunla konuşması, en temel ihtiyaçlarını sevgiyle karşılaması ve günün sonunda kendi sessiz dünyasına dönmesi, bütün bu ağır sorumlulukları ekranda sessiz ama sarsıcı bir biçimde görünür kılıyor.

Tüm bunlar birleştiğinde böylesine zorlu çekim koşullarında ortaya çıkan bu güçlü hikâye karşılığını buluyor. Uluslararası ölçekte ses getiren film, 2019 Sundance Film Festivali’nde Dünya Sineması Belgesel Yarışması Büyük Jüri Ödülü, Değişime Etki Özel Jüri Ödülü ve Görüntü Yönetmenliği Özel Jüri Ödülü olmak üzere üç ödül kazanıyor. Amerika Görüntü Yönetmenleri Derneği’nden de ödülle dönen Honeyland, En İyi Belgesel Film ve En İyi Uluslararası Film kategorilerinde Oscar adaylığı alarak dikkat çekici bir başarıya imza atıyor.

Filmin bu başarısının Hatice’nin hayatında da somut bir karşılığı oluyor. Film festivalinde alınan ödülün ardından elde edilen kaynak ile Hatice’nin akrabalarına daha yakın bir yerde kendisine bir ev alınması için kullanılıyor.

Bir dağ köyü, yaşlı bir anne, yalnız bir kadın, birkaç arı kolonisi ve kalabalık bir aile üzerinden tüketim, paylaşım, geçim mücadelesi, bakım ve doğanın sınırları tartışmaya açılıyor.

Çünkü eninde sonunda hepimiz ektiklerimizi biçiyoruz. Hatice, arılara bıraktığı o kutsal payla geleceğin hasadını bugünden güvenceye alırken; komşuları ise hırsın getirdiği yıkımla daha başından kurak bir hasadın mahkûmu oluyorlar.

Doğa ise kredisini asla affetmiyor. Ölçüyü kaçırdığınız an, verdiklerini geri alarak o doğanın bir parçası olduğunuzu mutlaka hatırlatıyor.

Filmin omurgası bu nedenle bu kadar güçlü.

“Yarısı sana, yarısı bana.’’

Bu yazı sana ne hissettirdi?