Kasabamızın en yüksek tarafında, hiçbirimizin artık uğramadığı eski bir taş ocağı vardı. Çocukken oraya çıkmak hepten yasaktı. Annem, “Taşların hafızası vardır, üzerine ne bırakırsan unutmazlar,” derdi. O zamanlar bunun bir çocuk korkutmacası olduğunu sanırdım. İnsan büyüyünce bazı sözlerin sadece manasını değil, ağırlığını da anlıyor.
Seneler sonra kasabaya geri döndüğümde ilk gittiğim yer yine o taş ocağı oldu. Dile kolay, aradan otuz yıl geçmişti. Kasaba küçülmüş, evler yaşlanmış, sokakların taşları daha da sessizleşmişti. İnsanların da çoğu göçmüştü kasabadan. Gidenlerin ardından kalan evlerin kapıları kapalı, pencereleri karanlık; sanki sahiplerinin dönmesini bekleyen yaşlı insanlar gibi duruyordu. Ben de dönmüştüm ama neden döndüğümü henüz bilmiyordum. İnsan bazı yerlere sadece gitmez; içinde taşıdığı bir şeyi bırakmak için geri döner. Taş ocağına doğru yürüdüm ve önüne gelince de girişinde durdum. Çocukluğumun patikası tüm sevimliliği ile hâlâ oradaydı. Ne var ki şimdi bana daha dar görünüyordu. Oysa çocukken bu yol sonsuzluğa gidiyormuş gibi gelirdi bana. Sağa sola bakındıktan sonra bir kayanın üzerine oturup, elimi taşın soğuk yüzeyine koydum. Ve ardından annemin sesi, yıllardır kapalı duran bir odanın kapısı açılmış gibi içimde yankılandı, “Taşların hafızası vardır.” Gülümseyerek “Peki,” dedim sessizce, “benim bıraktıklarımı da hatırlıyor musun?” Ama cevap gelmedi. Taş zaten cevap vermez. Belki de insanın en büyük yanılgısı, sessiz olan her şeyin dilsiz olduğunu sanmasıdır.
Babam öldüğünde on dört yaşındaydım. Ölüm kelimesini biliyordum ama ölümün ne olduğunu henüz bilmiyordum. Cenazeden sonra mezarlığa gittiğimizde mezarın başına beyaz bir taş diktiler. Üstünde babamın adı vardı. İlk kez bir insanın adının taşa yazılabileceğini o gün öğrendim. Eve dönerken anneme, “Babam şimdi nerede?” diye sordum. Annem önce yutkundu, uzun süre cevap vermedi. Sonra, “Hatırladığımız yerde,” diyebildi. Çocuk aklımla mezarlığı düşünerek, “Taşın altında mı?” diye sorduğumda annem gözlerini kaçırarak, “Hayır, kalbimizin içinde,” dedi. O gün anlamamıştım ama yıllar sonra anladım ki insan ölünce önce bedeni toprağa, sonra adı taşa, en sonunda hatırası başka insanların içine gömülüyordu. Belki ölüm tamamen yok olmak değil de bir insanın kendisine ait olmaktan çıkıp, başkalarının hafızasına dönüşmesiydi. Babamın mezar taşını seneler sonra yeniden gördüğümde üstünde küçük bir çatlak vardı. Parmağımla çatlağı takip ettiğimde, taşın kırıldığını hissettim ama adı hâlâ okunuyordu. İnsan da böyle değil miydi? Bir yerinden kırılıyor, bir yerinden eksiliyor, yüzüne yıllar çiziliyor; fakat sevdiği birinin hafızasında adı hâlâ aynı kalıyordu. O zaman taşın sertliğinin aslında dayanıklılık olmadığını düşündüm. Çünkü taş da kırılıyordu ama zaten taşın sırrı kırılmamak değil, kırıldıktan sonra bile bir şey anlatmaya devam edebilmesiydi. Taş ocağında dolaşırken küçük bir kaya parçası görüp avucuma aldım. Çocukluğumda bu taşlardan birini eve götürdüğümde annem kızarak, “Neden aldın?” diye sorduğunda çocuk aklımla, “Benim olsun diye,” cevap verdiğimde, “Taşın sahibi olmaz, sen ona sahip olduğunu sanırsın. Sonra o seni taşımaya başlar,” demişti. O zaman yine anlamamıştım ama şimdi anlıyordum. İnsan hayatı boyunca ne çok taş topluyordu; söylenmemiş sözler, affedilmemiş insanlar, kaybedilmiş dostluklar, yarım bırakılmış aşklar, pişmanlıklar, korkular ve kimsenin görmediği, insanın kendi içinde taşıdığı o ağır taşlar…
Bazı insanlar omuzlarında çanta, bazıları ise geçmişini taşır. Kasabada adı İlyas olan yaşlı bir taş ustası vardı. Çocukken dükkânının önünden geçerken onu görürdüm. Elindeki çekiçle mermeri döver, sonra uzun uzun susardı. Bir gün yanına gidip, “Amca, taş neden ağlamıyor?” diye sorduğumda gülerek elindeki çekici bırakıp, “Kim söyledi ağlamadığını?” dedi. “Taşın gözleri yok,” dediğimde ise “İnsanların da bazen gözleri vardır ama ağlayamazlar,” deyip elindeki taşı bana uzatarak, “Bak, taşın içinden ne çıkacağını bilemezsin,” demişti. “Sen biliyor musun?” diye sorduğumda, “Hayır,” cevabına çok şaşırmıştım. “Öyleyse nasıl yontuyorsun?” diye sorunca da “Bilerek değil, dinleyerek,” deyişi yıllarca aklımda kaldı. Taşı yontmak, ona bir biçim vermek değil, içinde saklı olanı ortaya çıkarmaktı. İnsan da kendisini böyle buluyordu. Hayat bizi yontarken kayıplar bir çekiç darbesi, ayrılıklar başka bir darbeydi. İhanet, yalnızlık, başarısızlık, ölüm… Her biri bizden bir parça koparıyordu. Ve biz, bütün bunların sonunda “Değiştim,” diyorduk, oysa belki de değişmemiştik, sadece içimizdeki fazlalıklar eksilmişti. Etrafı biraz dolaşıp, taş ocağının kenarına oturup, güneşin batışını izledim. Ufukta gökyüzü ağır ağır kızıla dönerken, rüzgâr kayaların arasından geçtiğinde ince, tiz bir ıslık sesi çıkarıyordu. Bir an taşların gerçekten konuştuğunu düşündüm. Biri çocukluğumu anlatırken, biri babamı, biri annemin ellerini, biri ilk aşkımı ve biri de yıllar önce verdiğim ve sonra unuttuğum sözleri hatırlatıyordu. İnsan unuttuğunu sanıyor, oysa hiçbir şey gerçekten kaybolmuyordu. Bazı şeyler sadece hafızadan silinirken bazıları bir taşın içine, bir duvarın çatlağına, bir sokağın köşesine, bir mezarın başına, bir şarkının içine ve bir kokunun hafızasına gömülüyordu. İnsan yıllar sonra hiç beklemediği bir anda, onların yanından geçerken yeniden hatıralarıyla yüzleşiyordu.
Akşam olmak üzereydi. Avucumdaki küçük taşı yere bırakmak için eğildim, sonra vazgeçip onu yeniden cebime koydum. Bu kez onu sahiplenmek için değil, hatırlamak için. Belki annem taşların gerçekten hafızası olduğu konusunda haklıydı. Ama artık insanın da taşlardan bir farkı olmadığını biliyordum. Biz de yaşadıklarımızı içimizde biriktiriyor, her darbeyle biraz daha şekillenirken zamanla sertleştiğimizi sanıyorduk. Oysa suyun kayayı aşındırdığı gibi hayat da bizi yavaş yavaş dönüştürüyordu. Bazen bir acı bizi keskinleştiriyor, bazen bir sevgi yumuşatıyor, bazen de bir kayıp içimizde hiç kapanmayacak bir oyuk açıyordu. Ve belki olgunlaşmak, daha sert olmak değil de kırıldığın yerden başkasına batmamayı öğrenmekti. Taş ocağından aşağı doğru yürümeye başladığımda güneş tamamen kaybolmuş, kasabanın ışıkları uzaktan görünmeye başlamıştı. Cebimdeki taş ağır değildi ama ben onu taşıdığımı hissediyordum. Çünkü bazı taşların ağırlığı gramla ölçülmez. Bazıları bir insanın ömrü kadardır. Eve vardığımda annemin eski sandığını açtım. İçinde babamdan kalan bir saat, eski bir fotoğraf, solmuş bir mendil ve küçük bir taş olmak üzere birkaç eşya vardı. Taşa uzun süre baktıktan sonra şaşkınlıkla güldüm. Çocukken taş ocağından eve getirdiğim taştı bu. Annem onu atmamış, yıllarca saklamıştı. Taşı avucumda sıktığımda ilk kez annemin sözünü bütünüyle anladım. “Taşın sahibi olmaz, sadece bir süreliğine onu taşırsın.” Belki hayat da buydu. Hiçbir şeye gerçekten sahip değildik. Ne evlere, ne insanlara, ne zamana ne de birbirimize. Sadece bir süreliğine taşıyorduk birbirimizi, sonra zamanı gelince bırakıyorduk. Kimimiz toprağa, kimimiz hatıraya, kimimiz bir taşın sessizliğine…
Ben o gece, babamın fotoğrafını pencerenin önüne koyup taşı da yanına bıraktım. Dışarıda hafiften başlayan yağmur taşların üzerine düşüyordu. Ve ben, yıllar sonra ilk kez ağlamaktan utanmadım. Çünkü artık biliyordum ki bazen gözyaşları insanı zayıflatmaz, insanın içindeki taşı yontar. Sabah olduğunda taş yine orada olacaktı, ben de. Ama ikimiz de aynı olmayacaktık. Çünkü zaman ne taşı ne de insanı olduğu gibi bırakmazdı.

