Annemin ceviz ağacından yapılmış eski elbise dolabını açtığımda önce naftalin kokusu vurdu yüzüme. Sonrası buram buram sessizlik… Bazı sessizliklerin de sesi olurmuş derler. Yıllardır söylenmeyen cümlelerin, tutulmuş gözyaşlarının, vazgeçilmiş hayallerin sesi…
Dolabın en sağ üst köşesinde boş bir askı sallanıyordu. Rüzgâr yoktu, pencere kapalıydı. Ama o askı, sanki hâlâ sahibini bekliyordu. Çocukken anneme defalarca, “Bu boş askıyı neden atmıyorsun?” diye sorduğumda gülümseyerek, “Her askının bir hikâyesi vardır kızım,” derdi.
O zaman anlamazdım ama şimdi biliyorum; bazı hayatlar da askı gibi boş kalabiliyor. Annem gençliğinde terziydi. Kendi düğününde giymek için aylarca işlediği bembeyaz bir elbisesi vardı. Yakasına minik papatyalar işlemişti. Dantelini kendi örmüş, eteklerine umut dikmişti.
Sonra dedem hastalandığı için düğün ertelenmiş. Ardından ekonomik kriz gelince bir yıl daha beklenmiş. Derken sevdiği adam askere gitmiş. Mektuplar önce seyrekleşmiş ve sonra tamamen kesilmiş. Bir gün bir haber gelmiş. “Başka biriyle evlenmiş,” diye. O elbise hiç giyilmemiş. Annem onu dolabın içine asmaya bile kıyamadı. Kutusundan hiç çıkarmadı. Yıllar sonra rutubet kumaşı çürüttüğünden elbise yok oldu ama askısı kaldı. İnsan bazen elbiseyi değil, ihtimali saklıyormuş. O boş askı, gerçekleşmeyen bir hayatın anıtıydı.
Yıllar geçti. Ben de büyüdüm. Benim de askıda kalan hayatlarım oldu. Gönderemediğim mektuplar… Başlamaya cesaret edemediğim üniversiteler… Arayamadığım insanlar… Affedemediğim kırgınlıklar… Söyleyemediğim, “Seni seviyorum,” cümlesi ile içimde hep bir şeyler askıda kaldı. Ne tamamen düştü ne de gerçekten asılabildi. Sonra sonra fark ettim ki insanlar yalnızca kıyafetlerini değil; öfkelerini de askıya asıyor. Bir gün hesap sorarım diye galiba… Bir gün özür diler diye… Bir gün döner diye… Yıllarca bekleyen öfkeler pas tutuyor hâliyle. İntikam da askıda kalıyor sevgi de…
Bazı insanlar birbirini hiç bırakmıyor aslında. Sadece birbirlerine ulaşamıyorlar. Hayat bazen iki insan arasına yılları, şehirleri, gururu ve sessizliği asıyor.
Geçen ay annemi kaybettim. Dolabı boşaltırken o eski askıyı yine gördüm ve elime aldım. Ne kadar da hafifti. Oysa taşıdığı yük, bir ömürdü. Tam çöpe atacaktım ki yapamadım. Çünkü anladım ki o artık bir askı değildi. Beklemenin şekle bürünmüş hâliydi. Eve döndüğümde kendi dolabımı açtım. Benim de boş bir askım vardı. Yıllardır almak istediğim ama hep “Sonra alırım,” dediğim lacivert bir ceket için ayırmıştım. Terfi alınca… Param olunca… Zaman bulunca… Mutlu olunca… Hiçbiri olmadı. Askı bekledi, ben bekledim ama hayat beklemedi.
O gece ilk kez kendime dürüst oldum. İnsan en çok eşyalarını değil, hayatını askıda bırakıyor. Ertelediği her gün biraz daha eksiliyor ve aramadığı insanlar yaşlanırken özür dilemediği dostlar uzaklaşıyor. Sevdiğini söylemediği kalpler susuyor. Giyilmeyen elbiseler çürürken kurulmayan hayaller tozlanıyor.
Sabah erkenden evden çıktım ve bir mağazaya gittim. Kendime yıllardır hayalini kurduğum ceketi aldım. Sonra annemin boş askısını dolabıma asıp ceketi onun üzerine yerleştirdim. İlk kez bir askı gerçekten dolmuştu. Ve bunu o an anladım.
Hayat, bekleyenleri değil; cesaret edenleri ödüllendiriyor. Akşam olunca pencereyi açtım, ruhumu okşayan rüzgâr hafifçe esti. Ceket usulca sallandı. Tıpkı yıllar önce annemin dolabındaki boş askı gibi… Ama bu kez içinde bir eksiklik değil, tamamlanmış bir hikâye vardı.
Belki de insanın en büyük intikamı, geçmişe değil geleceğe yaşamaktır. En büyük sevgisi ise yarım bırakmamaktır belki… Çünkü bazı anılar askıda kalabiliyorken bazı elbiseler hiç giyilmeyebilir. Bazı insanlar hiç dönmeyebilir. Ama hayat… Hayat, bizi beklemez. Bekleyen yalnızca boş askılardır.



