Çarşamba, Temmuz 29, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Ömür Belki “Bir Gün”lerden Oluşan Uzun Bir Koridor 

İnsan, doğduğu gün değil karar verdiği gün yaşamaya başlıyormuş. Doğum yalnızca biyolojik bir başlangıç, oysa asıl hayat insanın “evet” ya da “hayır” diyebildiği yerde filizleniyormuş meğer. Fakat çoğumuz, ne evet diyebiliyor ne de hayır. Hayatımızı görünmez bir askıya asıp uygun zamanı neden hep bekleriz ki? Hem de çoğu zaman o hiç gelmeyen uygun zamanı…

Kendimi hayatın akışına bıraktığım bir gün, eski bir evin kapısını açtım. Tozlu odaların arasında, yıllardır kullanılmayan bir gardırop duruyordu. İçinde yalnızca tek bir ahşap askı vardı. Ne bir ceket taşıyordu ne bir elbise. Boştu. Ama o boşluk, odadaki bütün eşyalardan daha ağır göründü bana. Bir nesne nasıl olur da bu kadar anlam yüklenebilir? Belki de insanın eşyalarına değil, ertelenmiş hayatına dokunur.

Askı, sadece bir eşya değil, beklemenin de biçimi oluverir. Henüz giyilmemiş bir elbisenin, söylenmemiş bir sözün, yaşanmamış bir hayatın sessiz tanığı da olabilir.

Düşündüm… Belki de bütün insanlık görünmeyen askılar arasında yaşıyordur. Bir çocuk, “Büyüyünce mutlu olacağım,” bir genç, “Üniversiteyi bitirince yaşayacağım,” der durur.

Bir çalışan, emekliliği beklerken, bir anne çocukları büyüsün ister. Bir yaşlı ise keşke beklemeseydim diye geçmişe bakarak iç geçirir. Hayat boyunca bekleyen yalnızca insanlar mıdır sanki? Umutlar da bekler, sevgi, özür, cesaret bekler. Ve zaman, hiçbirini beklemez.

Antik Yunan filozofları insanı “karar veren varlık” olarak düşünürdü. Çünkü seçim yapmayan insan, kendi hayatını başkalarının ellerine bırakır. Oysa modern insanın en büyük trajedisi yanlış karar vermesi değil; hiç karar vermemesidir.

Kararsızlık, görünmez bir hapishanedir. Kapısı açıktır ama insan dışarı çıkamaz. Çünkü özgürlük, yalnızca seçeneklerin çokluğu değil; bir seçeneğin sorumluluğunu üstlenebilmektir. Belki de bu yüzden en ağır yük pişmanlık değil yaşanmamış ihtimallerdir.

İnsanı gece uykusundan uyandıran şey yaptığı hatalar değil, yapmaya cesaret edemedikleridir.

Bir filozof, “İnsan iki kez ölür,” demiştir. “Birincisi, bedeni toprağa düştüğünde, ikincisi ise hayalleri askıya asıldığındadır.”

Ne kadar doğru değil mi? Çünkü ertelenen her düş biraz daha soluklaşırken, söylenmeyen her sevgi biraz daha sessizleşir. Affedilmeyen her kırgınlık, insanın kendi içine diken olurken intikam bile askıda kaldığında sahibini zehirler. Öfke, dışarı çıkamadığında içeriyi yakar ve sevgi dile gelemediğinde kalbi ağırlaştırır.

Belki de insanın ruhu taşıdığı yüklerden değil, bırakamadığı yüklerden yorulur. O eski gardıroptaki askıya yeniden bakarken hayal ettim. Belki üzerinde hiç giyilemeyen bir gelinlik, belki de mezuniyet cübbesi vardı. Kim bilir, belki bir çocuğun ilk bayramlığı, belki de hiçbir zaman dikilemeyen bir elbisenin hayali. 

Sonra fark ettim ki aslında askıda duran elbise değil askıda duran zamandı. Çünkü zaman kullanılmadığında donar. Tıpkı hareket etmeyen suyun kokması gibi, yaşanmayan hayat da insanın içinde ağırlaşır.

Felsefe bize mutluluğun ne olduğunu öğretmez. Ama neden mutsuz olduğumuzu sağlam sorularda tokatlar gibi sorar. Belki mutsuzluğumuzun sebebi sahip olmadıklarımız değil de sürekli ertelediklerimizdir.

“Bir gün…” dediğimiz her cümle, bugünden çalınmış küçük bir parçadır. Ve insan, fark etmeden ömrünü “bir gün”lerden oluşan uzun bir koridora dönüştürür. Oysa hayat, bekleme salonu değildir. Her sabah, bize verilen yeni bir davettir.

Var olmak, yalnızca nefes almak değil; seçmek, vazgeçmek, sevmek, affetmek, üretmek ve sonunda geriye dönüp, “Yaşadım,” diyebilmektir.

Gardırobun kapağını kapatırken boş askıyı yerinden almadım. Çünkü artık onun neden orada olduğunu anlamıştım. O askı, bana şu soruyu soruyordu; “Bugün neyi yine yarına astın?”

Eve döndüğümde kendi dolabıma baktım. Boş bir askı buldum ve uzun süre ona sessizce baktım. Uzun bir bakışmadan sonra kendime söz verdim. Artık hayatımı boş askılara emanet etmeyeceğim. Çünkü insanın kaderi, beklediği günlerde değil; cesaret ettiği anlarda yazılır. Ve belki de gerçek bilgelik, zamanı durdurmaya çalışmakta değil, askıda kalan hayatı omuzlayıp yürümeye başlamaktadır. Çünkü en ağır askı; boş olandır. İçinde bir elbise olmadığı için değil, içinde yaşanmamış bir ömür taşıdığı için.

Alisa Çiçek Akyol
Alisa Çiçek Akyol
Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Denetim ve Risk Yönetimi yüksek lisans mezunu olup bir kamu kurumunda denetmendir. Uçan Süpürge Film Festivali gönüllüsü olup festivalde aktif görev almıştır. Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesinin Kalite Topluluğunda denetim kurulu ve TEMA Vakfı üyesi olup Telli Turna Doğa Derneğinin Etimesgut ilçe başkanıdır. 6 Şubat depreminden etkilenen üniversite öğrencilerine mentorluk yapmış, Milli Kütüphanede görme engelliler yararına arşive sesli kitap okumuş ve çeşitli bakanlık, belediye, huzurevi ve üniversitelerde sunuculuk yapmıştır. 2008-2019 arası canlı radyo programları yapmış ve sunmuştur. TRT Avaz "Türk Dünyasından İzler" programında seslendirme yapmıştır. Okçuluk, fotoğraf, tiyatro, salon dansları, sinema, seyahat, spor, müzik, halk dansları, doğa yürüyüşü alanlarına meraklıdır.

POPÜLER YAZILAR