Eylül 2005
Senin son şakandı…
Artık bundan fazla ne olabilir ki dediğim her olaydan sonra yine el arttırır, sınırları zorlardın. Her ne kadar kızsam da korksam da öfkenden zaman zaman ağlasam da daha başka neler yapabileceğini hep merak eden küçük bir kız çocuğu vardı içimde.
Sen … Yine yaptın yapacağını…
Kapattın kitabı, bitirdin oyunu, döndün ve gittin.
Ellerimde sıcak, yapışkan kanın; aklımda “Bu da mı gol değil!” kahkahan; yüzünde donan aptal gülüşünle beni delirme noktasında bırakıp giden sen… Yaptın yine yapacağını…
Etrafımdaki koşuşturmalar, anlamlı anlamsız çığlıklar boğuk boğuk kulaklarıma çarpıyordu. Oysa sadece az önce beni bulutların üzerine çıkarmıştın. Ara sokaktan çıkan kemancı, beni altına çektiğin balkondan dökülen kırmızı gül yaprakları, uçuşan balonlarla gelen o büyüleyici tek taş. Ben buluttan buluta savrulurken yüzünde donan gülüşün, düşüşün ve patlayan iki el silah sesi…
Cennet ve cehennem arasındaki çizgide de yaşattın beni…
Kendime geldiğimde “Hadi, kalk sarı civciv, bir kahve yap da içelim elinden,” diyerek göz kırpacaksın diye bekliyordum.
Mart 2006
Hâlâ bekliyorum… Tam on sekiz ay… Mahkeme koridorunda mübaşirin sesi ile adımlarımı sürüyerek salona girdim. Aynı günü kaç kere anlattım, kaç kişiye anlattım hatırlamıyorum. O yüzden gidişinin üstünde değil aylar, dakikalar bile geçmemişti. Ben aynı sahnede hapsolmuşum. İlaçların da etkisiyle sanıkları parçalama dürtüm artık ele geçirmiyor beni…
Yanındaki kıza yan gözle bakıldığını düşündüğü için çekilen silah, basılan tetik, seken kurşun…
Giden benim diğer yarım…
İçimdeki küçük kıza dünyanın güzel olduğuna inandıran iki mavi göz…
Giden kuru bir isim değildi.
Giden, daha iyi bir dünya için; gayretten, umuttan, gülümsemeden vazgeçmeyen bir Can idi…
Giden, insanlığın umut veren yanı idi…
Sorsam cevap alır mıydım acaba?
“Değdi mi?”
Sözüm ona erkek hissetme ihtiyacına;
İlk haftasında uğruna can aldığın kız gitti hayatından,
İşin gitti elinden… Onca çalışanın ekmeğinden oldu.
Sağlığın gitti, artık hapishanede ne yaşadıysan…
Annen gitti elinden, hâlâ hastanede kadın kahrından…
Yargılandığın otuz beş yıl, yarınların gitti kendinden…
Değdi mi?”
Can’ın beslediği onca sokak hayvanı, burs verdiği onca çocuk, gönüllü ders verdiği onca genç…
Dünyanın kaderini değiştirmene değdi mi gerçekten?..
“Kurtardın mı erkekliğini?” diye çığlık çığlığa saldırmışım yine sanığa… Zor tutmuşlar, sakinleştirici ile uzaklaştırmışlar beni.
Eeee bitti mi yani?
Ne yaşadık şimdi?
Ne oldu?
Niye oldu?
Başımı nereye çevirsem acıma, çaresizlik, acı… Boğazımda düğümlenen ihtimaller, yaşanmamışlıklar…
Gözüm elimdeki yüzükte, Can’ın elini tutuyor gibiyim. Aklımdaki son gülümsemesiyle kucağıma düşen yüzünde… Söylenememiş ne çok şey birikti aramızda… Sana çekiliyorum, ruhum bu bedene sığmıyor, göz yaşım akmıyor artık.
Her şey anlamsız, değersiz, gereksiz… Her nefes hak edilmemiş bir lütuf.
Mahkeme çıkışında yüzümde patlayan flaşlar, uğultu gibi sorular… Kaçmaktan başka çarem yoktu. İnsan kendinden ne kadar kaçabilir ki gittiğim yere kaçak yolcu gibi dalan anılarımla ben… Benim çığlıklarımı duymadı dünya. Bir tek sende karşılık buldum ben, senin duyduğuna inandım, içimizdeki çocuklar iyi geldi birbirine…
“Zamanla acı geçmiyor; insan yaşadığı acıya alışıyor,” diyorlar.
Öyle mi oluyor gerçekten?..
O kurşun bana gelseydi sen ne yapardın bilmeyi çok isterdim. Senin beni seyredip kahkaha attığını düşünüyorum, benimle eğlendiğini… Gül yapraklarını attıığın balkonun altından caddeye bakıyor ve senin eğlendiğini düşünüyorum. Derken, birdenbire acı bir fren sesi, etraftan toplanan kalabalık, koşuşturmalar, -ambulansı arayın- bağrışmaları…. Yerde yatan bir kadın.
Gelen sağlık görevlisinin, “Nabız yok, acele edin,” bağrışması ve “Ölüm saati: 09.45” diye not alışı…
Kadının sarı saçları dağınık, elinde tektaş bir yüzük, yüzünde donan aptal bir gülüş…

