Pazartesi, Ağustos 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Bozkır Oyuncakları

Yıl 1980.

Trene bindiğinde pencere camına yaslanan alnında toz ve ter karışımı bir tabaka oluşmuştu. Dışarıda uçsuz bucaksız bozkır…

Doya doya nefes alamıyordu. Kendini bildi bileli bu zamanlar öksürürdü… Havada rüzgârın taşıdığı saman tozları buğday tarlalarından cömertçe taşınırdı. Elinde kirli bir mendil ağzını kapatmaya, öksürürken kimseyi rahatsız etmemeye gayret ediyordu. “Aman ince hastalığa mı yakalandın?” denmesinden korkardı. Evde kalır, adı çıkardı… Zaten on dört yaşını geçmişti, çocuklu, dul adamlardan haberler geliyordu artık… “Evde kaldın kız!” diyen üvey babasının ekmeğine yağ sürüyordu eve gelen her görücü.

Cebinden çıkardığı eski mektubu göğsüne bastırdı. Kaç yıl olmuştu? Babasının el yazısı… Eğri büğrü, sokakta odun kömürleri ile komşusunun büyük oğlu Ahmet öğretmişti okumayı yazmayı. Köydeki tüm çocuklar için oyundu. Çizgilerle haberleşmek diyorlardı alfabenin sese dönüştürülmesine ve anlam kazanmasına…

Anneannesi ve dedesi gibi bir grup ise şiddetle kovalarlardı kızları. “Okuma öğrenip de erkeklere mektup mu yazacaksınız? Orospu olup başımızı belaya mı sokacaksınız?” diye içlerinin karasını kusarlardı kendi olmamışlıklarıyla.

………….

Babası, köy muhtarlığı bile yapmıştı. Eli kalem tutunca “adam” olmuştu ahalinin gözünde. Ankara’dan gelen talimatları okuyor. Hapishaneden gelen mektupları sese çeviriyordu. Ne güzel adamdı…

Kendisine, kapalı kapılar ardında okuma yazma öğretmişti. Masal kitaplarını anneannesinden günah gibi saklayıp verirdi kızına. Kızı şimdi trende, ufka dalmış gözleriyle buruş buruş olmuş, terinden yer yer mürekkebi akmış mektubu cebine koymuş, öksürüğünü engelleyerek nefes almaya çalışıyordu. Güneş tepede yanık tenine ter damlacıkları bırakırken fısıltıları duymamak için bildiği tüm duaları okuyordu.

Aniden istasyonda gördüğü yaşlı kadının yüzü gözünün önüne geldi. Kör gözüne takıldı kadının. Tıpkı üvey babası gibiydi…  Midesinde bulantı hissetti. “Taş yağsın başına!” dedi fark etmeden. İçindeki karanlık yanının bu denli yükselmesine gülümsedi. Oysa sadece trenle bir yerden bir yere gitmeye çalışan garip bir kadındı. Allah affetsin çok çirkindi. Kim bilir neler yaşamıştı, kimler geçmişti ömrünün üstünden… Her çirkin şey ona üvey babasını çağrıştırırdı zaten. Çatlamış ellerine baktı. Çirkindi işte. Güzelliğini kıskanan annesi, babasından sonra ne iş olsa yıkmıştı üzerine. Çirkinleştikçe, elleri çatladıkça, yüzü lekelendikçe mutlu oluyordu sanki.

Trenin yola çıkış düdüğünü duydu, gecikmeden işleri tamamlamanın rahatlığı ile alnından akan ter, elinde mektup gözleri kapandı…

…….

Yıl 1999.

Ev, terk edilmişliğin ağır kokusunu taşıyordu. Kapıyı ittiğinde çıkan gıcırtı sesleri bu evin köküne sinmiş hacı misi kokusuna davet ediyordu… İçinde tanıdık ürperme hissi hâlâ sessizce karanlık gölge gibi peşini bırakmayan silüeti canlandırmıştı sanki. Eve adım attığında hissettiği serinlik, burnuna çarpan rutubet kokusunun ardından annesinin tarhana çorbasının kokusunu duydu… Babacığı her tarhana piştiğinde, “Bugünün de hakkını verdik. Bir çorbayı hak ettik hatun,” der bıyık altından gülümserdi anama. Babamın teşekkür etme şekliydi bu. Yüzüne dolanan örümcek ağı ile irkildi. Zamanda yolculuktaydı sanki. Bir an için bile olsa o teşekkür gülümsemesi ile ruhu aydınlanmıştı sanki.

Salondaki sandalyenin ayağı kırıktı. Hâlâ kırıktı…. Bu evde zaman durmuş otuz  yıl hiç geçmemişti sanki. Annesi hep o sandalyenin ucuna oturur. Emir beklerdi. Köylünün, babamın ölümünden sonra annemi bela görmeleri, eşlerinin uçkurlarına değil de annemin başının bağlı olmasına dikkat kesildiler…

“Aman canım çöpsüz üzüm. Ne anası var ne babası… Çocuğu da olmuyor… Sana hamilelik de çıkarmaz… Çocuklarına baba, sana da er olur evvel Allah.” Annem direndikçe sessiz tehditler, davet edilmediği cemiyetlerle kendini gösterdi. Köylünün sözüm ona üzüldüğü cenazeden sadece üç  ay sonra başladı söylentiler. Annemin tek kusuru güzel olmaktı. Çok güzel olmak… “Köyümüzün huzuru kaçmasın Hacer… Gel he de bu herife,  hepimiz yine bir olalım!” sözleri, köy kahvehanesinin önünden geçerken elleri ile bacak aralarını yoklayan salyalı adamların sayısı gibi hızla artıyordu.

Daha on iki  yaşındaydım… Dayanamadı. Kim dayanabilirdi ki… İki  çocuk annesi gencecik kadına kim rahat verirdi ki…

Ucuna oturdum sandalyenin. Gözlerimden akan sıcak tuzlu yaşların önünü almam mümkün değil…

Babam varken şarkı söyleyen, yasemin kokan annemin kahkahaları…. O çirkin karanlık siluet ile elektriği kesilen evde lamba ışığında elbiselerimize yama yapan, sessizce ağlayan kadına dönüştü… Günden güne eriyen, saçları dökülen, kolları, gözü moraran annem…

“Seni anlıyorum annem…. Artık anlıyorum. Çektiğim tüm utanç ve acının ardından gücünün yettiği kadar beni koruduğunu anlıyorum.”

Yine o kesik öksürükler… Hep bu mevsimde öksürük tutardı zaten. Duvardaki hasır şapka beni ayağa kaldırdı. Ayaklarımın altında hıncım çıkana kadar ezdim. Çığlık atamazdım… Yine sesim çıkmadı. Gazetenin üçüncü sayfa haberi bir fotoğraf ile verilmişti. Başında bu hasır şapka, küçük çocuğa tacizde bulunan adama suçüstü yapıldı. Gazeteci fotoğrafını çekerken, yorgun yüzünü kapatan değil gazetecinin kamerasına uzanan o kirli siluetin kirli eli…

Kahvehanelerde gururla söylediği, “Eee bahçedeki şeftalinin tadına bakmadan satmak olur mu?” lafına şahitlik eden iki köylü ifadesi ile içeri almışlardı. O sandalyenin ucunda oturup çaresizce zamanın geçmesini beklememişti o gün annem. Koşarak jandarmaya haber vermiş, kalan ömrümü kurtarmıştı.

Devlet koruması istemişti kızı için, “Rahat vermezler kızıma, komayın o köyde, alın okutun. Babası çok isterdi. Alın okutun, kurtarın kızımı…” sözleri mahkeme salonunda yankılandığında sessizce mahallenin huzurunu kurtaran kadınların gözlerinde ışıltıya sebep olmuştu. Öyle ya, kocaları elden gitmeyecek. Kimseye kuma gelmeyecekti.

Yıllar geçti bu köye hiç adım atmadım. O güne kadar hiç özlemedim. Hiç kimseyi görmek istemedim…

Uzunca zaman tedavi gördü. Çok çalıştı, çok az uyudu… Köyünü hiç unutmadı. Babasının hayalini gerçekleştirecek kadar güçlü olmak için çok hayal kurdu.

Annesinin komşu köylere trenle ırgatlığa gönderdiği küçük kız, üzerinde leke kalmasın diye kendinden vazgeçen annesinin küçük kızını korumak için bildiği tek yol, evden uzaklaştırmak ve güzelliğini gölgelemekti… Hayata oyuncak olmuş o kız şimdi “Çocuklar Dünyaya Oyuncak Olmasın” projesi için bu köydeydi. Toprağın bereketi ile mutluluğun mümkün olacağı inancını canlı tutan tek gücü, babasının el yazısı ile kendisine bıraktığı mektuptu.

“Sen bu bölgede çocukların dileğisin Dilek. Sen yapabilirsin. Sen bu çocukların kendi masallarını yaşamasına yardım edebilirsin. Hep seninleyim. BABAN”   

Uçsuz bucaksız bozkırlarda çocukları neşeyle, güvenle, sevgiyle ve bilimle yaşatmak, uçkur sevdasından arındırmak mümkün olabilir miydi? Çocukların başaklarla beraber olgunlaştığı, çalışırken kendileri ile gurur duyacakları bir köy mümkün müydü?

Annesiyle babasının hayatta olduğu, yaşamın kahkahasını işittikleri hayatının ilk on iki yılına geri dönmek için yürüdü…

Mezarlıkta rüzgârın sesi ıslık çalıyordu. Taşın soğuğu avuçlarına ilk defa değiyordu. Devlet korumasına alındıktan sonra tek haber gelmemişti köyden.  Kahvaltı masasına serilen gazete kağıdının üzerinde annesinin fotoğrafını görünce uzun bir hastane süreci başlamıştı Dilek için. “Genç kadın küçük oğlu ile fare zehiri içip intihar etti.”

“Öldürdüler, kardeşimi de annemi de öldürdüler!” çığlıkları ile yatırmışlardı hastaneye.

Babasına uzak gömmüşler, yan yana yatmalarına bile katlanamamış köylü. Kalpleri kurumuş, sevgisizliği acıya siper etmiş bu insanların kemiklerine işlemiş korku. Bildikleri hayatın değişmesi, sevince insan olmanın yükleyeceği sorumluluktan korkarak bekçilik yapıyorlar birbirinin kopyası hayatlara…

“Affet beni,” diye mırıldandı. Ama sesi duyunca, donmuş kalbi atmayı reddetmişti sanki. O ses… Kâbus gibi kendini takip eden o çirkin karaltı… Ete kemiğe bürünmüş, yaşlanmış daha da korkunç olmuş o et yığını….

Sesinde pişmanlık, sessizliğinde boğulan o kötülük sanki yaşamıyormuş gibi acı içinde çökmüştü yere. Dilek’in zihninde yankılanan kahkahalarını bastıran bir af dileyen inlemeleri ile oradaydı, tam karşısında…

Dönüş yolunda, bozkırın ortasında durdu. Geniş gökyüzü kendi çocukluğu, annesi ve bu topraklara doğacak çocuklar arasında griden maviye tonlanıyordu sanki.

Günlerce, projesi ile çocukluğunun korkuları arasında kaldı Dilek. Babasının mektubu, annesinin hayatı, özgür olmaktan korkan bu bozkırın kaderi ezici bir yük bırakıyordu omuzlarına.

Günlerce destek aldı…  Bildikleri ile bilmedikleri arasında gitti geldi. “Neydi Zürriyetsiz Mustafa’yı bu kadar kötü yapan?” diye sormuştu hocası. Kalakaldı. Bilmiyordu. Hiç de merak etmemişti. Kötüydü işte, saf kötü… Oysa bilmiyordu Mustafa hiç iyi olma şansına sahip miydi?

Güneşin kavurucu sıcaklığında trene başını yasladığında alnındaki ter damlacıklarını hissediyordu. Düdük sesini duydu, tren hareket etti. Yine köyüne gidiyordu.

Mustafa, abisinin istismarına göz yuman babası ve köy erkeklerinin gece eğlencelerine meze edilen altı  yaşında bir çocuk… Acıdan kaçmak isterken öldüresiye dövülüyor ve artık çocuk sahibi olamayacak kadar darbe alınca bırakıyorlar sokağa. Hayat işte, buluyor birileri ve yaşıyor kendince… Bir gözü olmadan, hayat ışığının yarısına göz koymuştu kötülük. O da böyle başa çıkıyor kötülükle… Başka yol bilmiyor çünkü.

Projenin tam da yeriydi. Açılış konuşmasını yaparken elinde babasının mektubu, üzerinde annesinin hırkası vardı. Ankara’dan gelen bakanlık yetkilileri, protokol, gazeteciler karşısında babasının küçük kızını dinleyecekti.

“Bu toprakların hafızası var. Dayanışma, imece, bir olmak kadar güzel yaşanmışlıklar var… Yokluğun verdiği acı ile cahil bırakılan bu topraklarda itaat ettiren bir sistem kurulmuş.  Bu şekilde sistemin kazananlarına alet edilmiş halk.

Bir Mustafa tanıdım, bir Hacer… Yaşadıkları kendi tercihleri değildi. Artık çocuklarımıza tercihleri olacak hayatlar vermenin zamanıdır. Bu projenin dallanıp budaklanıp tüm bozkırları sarması için hazırım. Bu bölge çocuklarının, dileklerinin gerçekleşmesi için hâlâ bir şansımız var.”

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Emine Özcan
Emine Özcan
15 yıl özel sektörde “ar-ge ve uluslararası müşteri ilişkileri yöneticiliği” yaptı. 2016 yılında Tulparas Danışmanlık firmasını kurdu. Mühendis olarak başladığı hayatına profesyonel koç ve eğitmen olarak devam etmektedir. Yazmanın büyüsüne kapıldığından beri kurşun kalem kullanmaktan vazgeçmedi. Çeşitli dergi ve dijital platformlarda yazmaktadır.

POPÜLER YAZILAR