Yıl:1980
Trene bindiğinde pencere camına yaslanan alnında toz ve ter karışımı bir tabaka oluşmuştu. Dışarıda uçsuz bucaksız bozkır…
Doya doya nefes alamıyordu. Kendini bildi bileli bu zamanlar öksürürdü… Havada rüzgârın taşıdığı saman tozları buğday tarlalarından cömertçe taşınırdı. Elinde kirli bir mendil ağzını kapatmaya öksürürken kimseyi rahatsız etmemeye gayret ediyordu.
Cebinden çıkardığı eski mektubu göğsüne bastırdı. Kaç yıl olmuştu? Babasının el yazısı… Eğri büğrü, sokakta odun kömürleri ile komşusunun büyük oğlu Ahmet öğretmişti okumayı yazmayı. Köydeki tüm çocuklar için oyundu. Çizgilerle haberleşmek diyorlardı alfabenin sese dönüştürülmesine ve anlam kazanmasına…
Anneannesi ve dedesi gibi bir gurup ise şiddetle kovalarlardı kızları. “Okuma öğrenip de erkeklere mektup mu yazacaksınız? Orospu olup başımızı belaya mı sokacaksınız?” diye içlerinin karasını kusarlardı kendi olamamışlıklarıyla.
………….
Babası, köy muhtarlığı bile yapmıştı. Eli kalem tutunca “adam” olmuştu ahalinin gözünde. Ankara’dan gelen talimatları okuyor. Hapishaneden gelen mektupları sese çeviriyordu… Ne güzel adamdı…
Kendisine kapalı kapılar ardında okuma yazma öğretmişti… Masal kitaplarını anneannesinden günah gibi saklayıp verirdi kızına. En çok da Küçük Kara Balık kitabını okumayı seviyorlardı.
Trende, ufuğa dalmış gözleriyle buruş buruş olmuş, terinden yer yer mürekkebi akmış mektubu cebine koymuş öksürüğünü engelleyerek nefes almaya çalışıyordu. Güneş tepede yanık tenine ter damlacıkları bırakırken fısıltıları duymamak için bildiği tüm duaları okuyordu.
Aniden istasyonda gördüğü yaşlı kadının yüzü gözünün önüne geldi. Kör gözüne takıldı kadının. Tıpkı üvey babası gibi idi… Midesinde bulantı hissetti. “Taş yağsın başına!” dedi fark etmeden. İçindeki karanlık yanının bu denli yükselmesine gülümsedi. Oysa sadece trenle bir yerden bir yere gitmeye çalışan garip bir kadındı. Allah affetsin çok çirkindi… Kim bilir neler yaşamıştı, kimler geçmişti ömrünün üstünden…Her çirkin şey ona üvey babasını çağrıştırırdı zaten. Çatlamış ellerinde baktı. Çirkindi işte… Güzelliğini kıskanan annesi, babasından sonra ne iş olsa yıkmıştı üzerine… Çirkinleştikçe, elleri çatladıkça, yüzü lekelendikçe mutlu oluyordu sanki.
Trenin yola çıkış düdüğünü duydu, gecikmeden işleri tamamlamanın rahatlığı ile alnından akan ter, elinde mektup gözleri kapandı…
…….
Yıl: 1999
Ev, terk edilmişliğin ağır kokusunu taşıyordu. Kapıyı ittiğinde çıkan gıcırtı sesleri bu evin köküne sinmiş hacı misi kokusuna davet ediyordu… İçinde tanıdık ürperme hissi hala sessizce karanlık gölge gibi peşini bırakmayan silüeti canlandırmıştı sanki. Eve adım attığında hissettiği serinlik, burnuna çarpan rutubet kokusunun ardından annesinin tarhana çorbasının kokusunu duydu… “Babacığı her tarhana piştiğinde, “bugünün de hakkını verdik. Bir çorbayı hak ettik hatun” der bıyık altı gülümserdi anama. Babamın teşekkür etme şekli idi bu. Yüzüne dolanan örümcek ağı ile irkildi. Zamanda yolculuktaydı sanki. Bir an için bile olsa o teşekkür gülümsemesi ile ruhu aydınlanmıştı sanki.
Salondaki sandalyenin ayağı kırıktı. Hala kırıktı…. Bu evde zaman durmuş 30 yıl hiç geçmemişti sanki… Annesi hep o sandalyenin ucuna oturur. Emir beklerdi.
Babasının ölümünden sonra komşu kadınların eşlerinin uçkurlarına değil de Hacer’in başının bağlı olmasına dikkat kesilmeleri dayanılır gibi değildi…
“Aman canım çöpsüz üzüm. Ne anası var ne babası… Çocuğu da olmuyor… sana hamilelik de çıkartmaz… Çocuklarına baba sana da er olur evvel Allah.” Annem direndikçe sessiz tehditler. Davet edilmediği cemiyetlerle kendini gösterdi. Köylünün sözüm ona üzüldüğü cenazeden sadece 3 ay sonra başladı söylentiler. Annemin tek kusuru güzel olmaktı… Çok güzel olmak…” Köyümüzün huzuru kaçmasın Hacer… Gel he de bu herife de hepimiz yine bir olalım!” sözleri, köy kahvehanesinin önünden geçerken elleri ile bacak aralarını yoklayan salyalı adamların sayısı gibi hızla artıyordu.
Dayanamadı… Genç kız anası, gencecik kadına rahat vermediler.
Ucuna oturdu sandalyenin… Gözyaşlarının önünü alması mümkün değildi sanki…
Babası varken şarkı söyleyen, yasemin kokan kahkahalarının elektriği kesilen evde lamba ışığında yama yapan kadının hıçkırıklarına dönüşüne şahitti. Günden güne eriyen, saçları dökülen, kolları, gözü moraran kadına yabancılaşıyordu.
Yine o kesik öksürükler… Hep bu mevsimde öksürük tutardı zaten.
Duvardaki hasır şapkayı görünce ayağa kalktı. Eliyle değil, çantası ile yere düşürdü şapkayı. Parçalarcasına üzerinde tepindi. Ayaklarının altında ezdiği sadece hasır şapka değildi. Çığlık atmadı, atamadı… Yine sesi çıkmadı…
Gazetenin üçüncü sayfa haberinde başında bu hasır şapka, eli ile çirkin yüzünü kapatmak yerine gazetecinin kamerasına uzanan fotoğrafı servis edilmişti…
Kahvehanelerde gururla söylediği “ Eee bahçedeki şeftalinin tadına bakmadan satmak olur mu?” lafına şahitlik eden iki köylü ifadesi ile içeri almışlardı.
Devlet koruması istemişti annesi “rahat vermezler kızıma, komayın o köyde, alın okutun. Babası çok isterdi. Alın okutun, kurtarın kızımı…” sözleri mahkeme salonunda yankılandığında sessizce mahallenin huzurunu kurtaran kadınların “gözlerinde ışıltıya neden olmuştu. Öyle ya kocaları elden gitmeyecek. Kimse kuma gelmeyecekti.
….
Yaşanmışlığın yüklerinden kurtulmak için uzunca zaman tedavi gördü. Az konuştu, çok çalıştı, çok az uyudu… Babasının hayalini gerçekleştirecek kadar güçlü olmak için çok hayal kurdu…
Annesinin komşu köylere trenle ırgatlığa gönderdiği küçük kız…
Küçük kızını korumak için evden uzaklaştıran ve güzelliğini gölgelemek için çabalayan genç anne… Hala nefesleri bu küçücük evin içinde dolaşıyordu. Köşe kapmaca oynuyorlardı sanki. Hasır şapka ayaklarının altında zeminin tozuna bulanınca ocağın önünde gülümseyen Hacer’le küçük Dilek’i gördü sanki.
Annesiyle kavgasını bitirip bu toprakları olduğu gibi görmeye başladığı andan itibaren geliştirdiği “Çocuklar Dünyaya Oyuncak Olmasın” projesi için bu köydeydi. Uçsuz bucaksız bozkırlarda toprağın bereketi ile mutluluğun mümkün olacağı inancını canlı tutan tek gücü babasının el yazısı ile kendisine bıraktığı mektuptu.
“Sen kabul olmuş dileğimizsin, istediğini yapacak gücün var biliyom küçük kara balığım. Sakın okumayı bırakma. Hep yanındayım. BABAN”
Uçsuz bucaksız bozkırlarda, çocukların başaklarla beraber olgunlaştığı, çalışırken kendileri ile gurur duyacakları bir köy nasıl mümkün olurdu?
Annesi ile babasının hayatta olduğu yaşamın kahkahasını işittikleri hayatının ilk 12 yılına geri dönmek için çıktı evin alçak kapısından, 14 yaşında sedye ile çıktığı kapıdan bu defa dimdik çıkıyordu…
Mezarlıkta rüzgârın sesi ıslık çalıyordu. Taşın soğuğu avuçlarına ilk defa değiyordu. Devlet korumasına alındıktan sonra tek haber gelmemişti köyden. Annesi ve babası hayatın verdiği en güzel hediyelerdi. Zamanla anlıyordu…
Babasına uzak gömmüşler, yan yana yatmalarına bile katlanamamış köylü… Kalpleri kurumuş, sevgisizliği acıya siper etmiş bu insanları kemiklerine işlemiş korku… Bildikleri hayatın değişmesi, sevince insan olmanın yükleyeceği sorumluluktan korkarak bekçilik yapıyorlar birbirinin kopyası hayatlara…
“Affet beni” … Sesi duyunca donmuş, kalbi atmayı reddetmişti sanki… O ses… Kâbus gibi kendini takip eden o çirkin karaltı… Ete kemiğe bürünmüş, yaşlanmış daha da korkunç olmuş o et yığını….
Sesinde pişmanlık, sessizliğinde boğulan o kötülük sanki yaşamıyormuş gibi acı içinde çökmüştü yere… Dilek’in zihninde yankılanan kahkahalarını bastıran bir af dileyen inlemeleri ile oradaydı, tam karşısında… Sesi çıkmadı, konuşmadı öylece geçip gitti yanından. Ardında, mezarlığın merhametine bıraktı!
Dönüş yolunda, bozkırın ortasında durdu. Geniş gökyüzü kendi çocukluğu, annesi ve bu topraklara doğacak çocuklar arasında griden maviye tonlanıyordu sanki.
Günlerce projesi ile çocukluğunun korkuları arasında kaldı Dilek… Babasının mektubu, annesinin hayatı, özgür olmaktan korkan bu bozkırın kaderi ezici bir yük bırakıyordu omuzlarına…
Günlerce destek aldı… Bildikleri ile bilmedikleri arasında gitti geldi. “Neydi Zürriyetsiz Mustafa’yı bu kadar kötü yapan?” Diye sormuştu bir arkadaşı. Kalakaldı… Bilmiyordu. Hiç de merak etmemişti. Kötüydü işte, saf kötü…
Sorular zihnini bırakmıyordu: “Çocuk Mustafa ne yaşamış olabilirdi?”
Karanlık basınca görülüyor. Gündüzleri kimse görmüyordu Mustafa’yı, öylesine yaşıyor kendince… Çocukluğundan kalan kaybedilmiş bir göz ve baba olma ihtimalini yok eden acılar… O da böyle başa çıkıyor kötülükle… Başka yol bilmiyor çünkü. Öfkesi öyle büyük ki, kimse tutmamış elinden. Korku salınca rahat kalabilmiş, zamanla zalim olan olmayı seçmiş…
Ne yaşamış olursa olsun, hiçbir kötülük masum gösterilemezdi. Dilek Zürriyetsiz Mustafa’yı anladığında özgürleşeceğini hissediyordu. Affetmek değildi mevzu. Anlamaya çalışıyordu ki yeni Mustafaları var eden karanlıklardan yeni Dilekleri koruyabilirdi.
….
Yıl: 2005
Güneşin kavurucu sıcaklığında trene başını yasladığında alnındaki ter damlacıklarını hissediyordu. Zamandaki yerini bulamıyor gibiydi. Bu defa toz yoktu, çatlamış nasır tutan parmakları yoktu… Düdük sesini duydu, tren hareket etti… Yine köyüne gidiyordu. İki bakanlığın desteği ile uygulamaya geçecek projesinin yürütücüsü olarak, psikolog Dilek olarak yoldaydı.
Projenin pilot bölgesini Dilek seçmişti. Tam da yeri idi burası. Küçük küçük atölye alanları olacaktı. Çocuklar soru sorabileceklerdi. Kendi cevaplarını bulabileceklerdi. Konuşabileceklerdi…
Açılış öncesi atölyeler başlamıştı. Panayır yeri gibi idi alan. Rengarenk, çocuklar gibi ışıl ışıl… Hiçbir havanın pusu gölgeleyemezdi bu coşkuyu, umudu… Elinde hamurdan çilek yapan zeytin gözlü minik eller Dilek’in yanına gelip utanarak sordu. “Dilek abla neden buralarda hiç çilek yetişmiyor? Dilek’in gözleri ışıldamış gönüllü atölye yürütücüsü ziraat mühendisi arkadaşı ile göz göze gelmişti. Yol görünür olmaya başlamıştı.
Çocukların arasında dolaşırken duydukları tüm yorgunluğunu siliyordu Dilek’in.
Neden kuşlar uçabiliyor? Neden insan hasta oluyor? Neden annem sürekli hamile? Neden abim canımı yakıyor? Neden insanlar ölüyor? Dünya cennet olur mu!
Öyle inanıyordu ki soru sorabilen çocukların geleceği şekillendireceğine. Bozkırlara bahar getireceklerine…
Çok geniş bir gönüllü havuzu oluşmuştu. Ailelerle, çocuklarla buluşmak için sabırsızlanıyorlardı. Aylarca kapı kapı dolaştı; masa başındaki dosyaları, soğuk evrakların arasından bozkır çocuklarının sıkışmışlığını çekip çıkardı. Nihayetinde o büyük binalardaki imzalar tamamlandığında elinde sadece bir proje değil, çocukluğuna borçlu olduğu bir bahar vardı.
Açılış konuşmasını yaparken elinde babasının mektubu üzerinde annesinin hırkası vardı… Ankara’dan gelen yetkililer, protokol, gazeteciler karşısında babasının küçük kızını dinliyordu.
Ertesi gün gazetelerde projenin adı, şık fotoğraflar ve süslü cümleler yer alacaktı. Kimse o haberin arkasındaki çamurlu ayakkabıları, ezik hasır şapkayı, sedyedeki susan kızı bilmeyecekti. Önemi de yoktu zaten. Bozkırın oyuncak edilmiş çocukları artık kendi cümlelerini kurmaya başlıyordu. Bozkır ilk defa bu kadar mavi kokuyordu.



