Salı, Ağustos 11, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Araf

Denizin dalgalarına bırakmıştım kendimi. Dalgaların ıslattığı bankın üzerine külçe gibi düşmüştü bedenim. Bu şehrin tüm kokuşmuşluğuna rağmen, ahhh, bu deniz beni esir alıyordu sanki. İçinde özgür hissettiğim bir hapishane hücresi gibi idi bu bank… Önümden geçen sıska köpeğin ıslanmış tüyleri ile kemikleri sayılır hâlde olmasına bile öylece bakakaldım…. Burası dışında her yer mi hapsedecekti beni kafamın içine?..

Elimde sınav sonuçlarının açıklandığı gazete ile kendimle ne kadar baş başa vakit geçirdim, bilmiyorum. Rüzgârı hissetmeyecek hâle geldiğimi fark edince, “Hadi artık kalk, bakalım neler bekliyor seni? Nasıl bir parti hazırladı kaderin sana?” diyerek tuttum evin yolunu.

Elimde anahtarım olmasına rağmen zile bastım. Bizim evin herkese uymayan kuralları vardır. Kapının önündeki terlik ters çevrilmemiş ise zile basılacak. İçeride kim var bilemeyiz. Kapıda gerekli komutları almak için zamanımız olur ve bize verilen rolleri layığı ile yerine getiririz. Bir keresinde annem kapıyı bir başörtüsü ile açmıştı. Başımı bağlayıp öyle içeri girebilmiştim. Köyden dayımın dıdısının dıdısı beni görmeye gelmiş. Annemde de bir beğendirme telaşesi… Sanki verecekler. Dayıma laf gelmesin diye harcadı beni iki dakikada. Namus mühim mevzu elbet.

Kapıda terlikler yoktu. Demek ki zile basılacak. Annem dışarıdan gelecek birisi ile irkilmeyecek, babamın keyfi bölünmeyecekti…

Salonun baş köşesinde herkesten çok hürmeti hak eden o gudubet, dede yadigarı koltuk, bir destura çağırıyor gireni. Üzerinde babam olsun, olmasın. Koltuk tek başına yeterdi saygı ile irkilmek için. 

Sütçünün akşam sütünü getirdiği saate denk gelmişim. Annem kapıyı açtı sütü aldı. Mutfağa geçti. Üslubunca “sessiz ol” demişti bana.

Babam koltukta sızmış, annem mutfakta yemek telaşesinde. Hiç bitmeyen ve sürekli tekrarı çekilen sahne gibi, çok tanıdıktı evin bu hâli. Hiç özlemeyeceğim için sevindiğimi hissetmek harikaydı. 

Dedemden babama kalan tek yadigar, o koltukta geçen ikinci ömürdü babam. Odama geçerken koltuğundaki çatlak deri gıcırdadı. Ayağım havada kaldım. Nefesimi tuttum. Babam uyanmamıştı ama koltuğu rahatsız etmiştim sanki.

Akşam ezanı ile evde sesler çeşitlendi. Bizim evin kurulu saat sesiydi ezan. Masaya doğru yönelme vakti… Günün hesabını verme vakti… “Evde herkes tam mı, bir krize yakın mıyız?” sorularının cevabını bulma vakti. Tüm bunlar tam bir sessizlik içinde olurdu hem de. Annemin servis kaşığının sesi bitene kadar gözlerimizle birbirimize selam verir, ses bitince babamın ilk kaşığı almasını bekler, sonra masada bir besmele serisi duyulur ve herkes tabağı ile ilgilenirdi. Babam da masadakiler de…

Masada kimse konuşmuyordu. Hele soru sorulmadan konuşma hadsizliği yapmak… Ayy korku filmi gibi. Hiç bilmek istemezsiniz neler olabileceğini.

Bir yandan tabağımdaki patateslere tek kale maç yaptırıyorken, diğer yandan üniversite sınav sonucunu açıklamak için sessizlikle başa çıkmaya çalışıyordum ama kimsenin umurunda değildi sanki.

Keşke o gece ayrık otu gibi kalmasaydım. Yıl boyu bu kadar çalışmışken, ne ablamdan ne abimden bir merak cümlesi duydum. Hiç birisi bana sormadı, bana söz verilmedi. Gecenin konusu ablamın boşanma süreciydi. Abimin işten çıkartılmasıydı. Oysa benim güzel haberime sevinebilirdik… Güzel bulunmaz mıydı acaba haberim?

Salondan gelen televizyon sesi boğazımda düğümlendi. Spikerin düzgün Türkçesi, tane tane anlatımı ile duyulmaması mümkün değildi. “Tüm yurtta heyecanla beklenen Öğrenci Yerleştirme Sınavı ÖYS sonuçları gazetelerde yayınlandı. Tüm kazanan öğrencilerimize başarılar diliyoruz. İlerleyen saatlerde sınav süreci ile merak edilenleri yanıtlayacak misafirimiz sizlerle olacak…” Yüzümde gururlu bir tebessümle bekledim ama kimse ilgilenmedi. Neler oluyor yahu, neden kimse görmüyor beni?

Babam koltuğundan kalktığında annem akşam meyve saatinde soyulan elma kabuklarını sobaya atıyordu. Ne güzel kokardı. Ama bu gece bir koku alamadım sanki… Ne tatsız bir gece ne sessiz bir aileyiz böyle. Oysa arkadaşlarım adlarına düzenlenen akşam yemeklerinden bahsediyorlardı. Kendi çocuğuma en şaşalısını yapacağım ben de…

Babam peşi sıra herkes kalktı odalarına doğru. Ruhsuz, “Allah rahatlık versin,” temennileri ile gün noktalanıyordu. Girişte masanın üzerine koyduğum gazeteyi aldım. Göğsüme bastırdım. “Artık kahvaltı masasına nasip inşallah,” diyerek hayallerimin kırılan parçalarını süpüren gözyaşlarımla kapattım günü. Ya da öyle temenni ettim…

Uykusuz hâlim ile kendimi bulduğum buzdolabının önünde babam masada oturuyordu. Babamın gece uyandığı pek görülmezdi bizim evde, hayra alamet olsun inşallah, diye geçirdim içimden. Yüzüme vuran buzdolabı ışığından ziyade buzdolabının serinliğini hissetmek istedim ama yaşlandı bu dolap da serinletmedi bile. Ben de bir şey almadan kapattım kapıyı. Lavaboda biriken bulaşıkları anneme iş kalmasın diye kaldırayım istedim. Kırık bıçak ilişti gözüme. Ne kadın bu annem ya, hâlâ mı kullanıyor bu bıçağı? Dili olsa da konuşsa. Kimlerin boğazına dayandı, masada kimler için ekmek doğradı? Kaç kurban eti bu bıçakla sıyrıldı? En kıymetlisi eniştemin boğazına dayadığım bu bıçağın pelerinli kahramanım olması idi elbet. Şerefsiz! Ablam ne bulmuştu o adamda, hiç anlamadım, anlamam da mümkün değil. Şükür ki o karanlık gece tekme tokat kovulduğu bu evde izi bile kalmaması için açılan boşanma davasının sonuçlanmasını bekliyorduk. Eniştemin üst düzey yetkili olduğu şirkette abimi işe alan da o olunca, abim de işsiz kalmıştı maalesef. İş bulmasının da önünü kapatıyormuş şerefsiz. Neyse ki biz de boş aile değiliz. Kolay mı o koltuğun olduğu evde yaşamak? Babam bir yolunu bulacaktır elbet… Hep buldu, her şey onun istediği yola girdi hep. Ben hiç hatırlamak istemiyorum o geceyi. O gece….

O değil de acaba ilk kime söyleyebilecektim üniversiteli olma hâlimi?

Annemin ilaç kutusunun kapağı açılmıştı, kapattım. Demek ki uyku için ilaçtan medet umanların sayısı artıyor. “Bu kara bulutlar…” der susardı annem.  “Bu talihsizlikler… bu acılar…” tamamla be kadın. Bitecek. Her şey bitecek. Söylenmeyen o kadar şey var ki o ilaç kutusunun içinde. Benim için Pandora’nın kutusu o ilaç kutusu. İçi hep acı, keder, tamamlanmamış cümleler, sessizlikteki çığlıklarla dolu. Her şeyin yarım olduğu bu evde yarısı içilmiş bir su bardağı, bu ilaçlı köşe konseptine de çok uyuyor elbet.

Babam koltuğunda sızmış, televizyonun sesinden kendi sessizliğine medet ummuş sanki. Dedemin kucağına oturmuş küçük bir oğlan çocuğu gibi göründü gözüme. Terlikleri dağılmış. Nasıl oturdu ki böyle? Annem görse büyük arıza çıkartır. Terliğin kenarında çamur ve kan izi kalmış. Vazgeçtim temizlemekten, merak ettim, annem bize yaptığını babama da yapabilecek mi diye… Zaten tüm yıl nasıl çalıştığımı görmesine rağmen sormadı bile sonucu. Bu da sabah adrenalini olsun o zaman eve.

Balkona çıktım. Uyku mereti bana uğramadan dolanıyor evreni sanki. Hani benim nasibimi de verse ya. Balkonda duyduğum seslere başımı çevirdim. Birinci katta oturmanın tek avantajı bu sanırım. Sokağa sandalye atmış gibi oluyorsun. Merdiven altından gelen sesler sigara içiyordu. Karanlıkta sönüp gelen kırmızı iki nokta gibi görünüyor ve dumanı sarıyordu balkonu. Polis arabasının yanında iki üniformalı kişinin konuşması belli belirsiz duyuluyordu.

“Biraz bekleyelim. Bu akşam çok zor geçiyor. Şu sigaraları içelim de gireriz be Osman.”
“Zor be Abi, doksanlara geldik ama hâlâ aynı şeyleri yaşıyoruz.”
“İşimizi yapalım, hadi bitir cigaranı da girelim.”
Neler oluyor yahu, kime geldiler ki? İçeriden abimin sesi geldi.
“Yine mi o sandalyeyi kapıya dayadınız? Dışarısı it kopuk dolu, neden kimse dikkat etmiyor?”
Sesi evi inletti. Ne yaptı bu çocuk, yürek mi yedi? Babam uyuyorken bu ne cesaret? Babam uyuyor, değil mi?

Kapı çalındı. Annem pijaması ve uykusuz gözleri ile kapıyı açtı, iki polis… Oooo Osman olmalı biri. Ne alaka biz? Babamı uyandırmalı böyle zamanda, değil mi? Normal bir şey mi bu şimdi? Neden uyuyor hâlâ? Annem kapıda ne duyduysa yüzünü kapattı. Babamın yanına çöktü, yere elini sürdü. Eli kırmızı… Kan mıydı o? Babam… Neler oluyor böyle? Annem sarsınca o azametli koltukta eli düştü babamın. “Tek kurşun,” dedi Osman. Çoktan not almaya, birilerini aramaya başlamışlardı. Abimin alkol kokan nefesi annemin yanından geçerken salona dolmuştu. Osman abimin ellerini kelepçeleyip çıkartıyorlardı evden. Ablam yoktu…  Annem yoktu… Ben neredeyim?

Kendimi dışarı attım abimin peşinden ama geç kaldım. Polis arabası uzaklaşıyordu.  Mahalleli doluşmuştu. Kimse bana dikkat etmedi, şükür. Özgürlük hapishanem sahildeki banka kadar koştum. Çöktüm. Elimde gazetem, sahilin dalgalarına karıştım. Hiçbir şey bilmek istemiyordum.

Gazetede sonuçlara bakmak, kendime odaklanmak istedim. Üçüncü sayfada tanıdık bir yüz…

Eniştesi tarafından taciz edilen F.G. abisi tarafından öldürüldü. “Namusumuzu temizledim,” diyen genç, akrabaları tarafından kahraman gibi alkışlandı. Tüm olanlara dayanamayan babanın da intihar ettiği düşünülüyor.

Eve nasıl geri gittiğimi hiç bilemedim. Kapıda terlikler çoktu ve karmakarışık, üst üsteydi. İçeriden gelen Yasin süresini ayırt edebiliyordum. Ağlamaklı seslere karışan dualar, ahlarla iç içe geçmiş adım ve yarım kalmış hikâyeler…

İçeri süzüldüm, salondaki koltuk hariç kimse beni görmedi. Dede yadigarı o koltukta kimse oturmaya cesaret edememişti, boştu. Dedem, babam birbirine karışmış gibi beni davet ediyordu. İlk defa oturdum koltuğa, sarılıp sarmalandım. Ya da ben öyle olsun istedim…

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Emine Özcan
Emine Özcan
15 yıl özel sektörde “ar-ge ve uluslararası müşteri ilişkileri yöneticiliği” yaptı. 2016 yılında Tulparas Danışmanlık firmasını kurdu. Mühendis olarak başladığı hayatına profesyonel koç ve eğitmen olarak devam etmektedir. Yazmanın büyüsüne kapıldığından beri kurşun kalem kullanmaktan vazgeçmedi. Çeşitli dergi ve dijital platformlarda yazmaktadır.

POPÜLER YAZILAR