“Bu havada taksi bulmamız bir mucize!” diye bağırdı Ceren açık kapıdan içeri bakarken.
Arabaya önce İpek binmişti. Alışveriş paketlerini kucağına koymuş, arkadaşının elindekileri de almıştı.
Ceren bir yandan oturmaya, bir yandan da şemsiyesini kapatmaya çalışıyordu. Arkadaki araç kornaya basınca aceleyle yerleşip kapıyı çekti. Bugün hiçbir şey sinirini bozamazdı.
Şemsiyeyi bacaklarının arasına sıkıştırdı. Islanan paçalarını çekiştirerek şoföre baktı.
“Nişantaşı, Valikonağı Caddesi’ne.”
Yağmur şiddetini arttırmıştı. Mert bu trafikte oraya bir saatten önce varamayacağını biliyordu. Başını sallayıp taksimetreyi açtı. Arabaya ilk binen kadına dikiz aynasından bir bakış attı.
İpek’in yanağına kapüşonundan iri bir yağmur damlası düştü. Dikiz aynasında bir an göz göze geldiler. Kucağındaki paketlerin arasından çantasını çekmeye çalışırken ıslak kolu ön koltuğa çarptı. Mert’in koluna birkaç damla su sıçradı.
“Çok özür dilerim, mendil vereyim size.”
Trafik durmuştu. Mert başını çevirip uzatılan mendil paketini aldı.
Teninin rengine bak, nasıl da güzel. Saçındaki şu iki kıvrıma ne demeli! Elimi uzatıp dokunsam… Saçmalama kızım, kendine gel.
“Bilseydim şemsiyemi açardım,” dedi Mert gülümseyerek.
Kulaklıkla telefonda konuşan Ceren neşeli bir kahkaha atınca ikisi de ona döndü. İpek bakışlarındaki beğeniyi Mert’ten gizleyebildiği için arkadaşına içinden teşekkür etti.
“Çok ıslandım hayatım… İliklerime kadar… Evet, taksideyim…”
İpek arkadaşının telefonunu işaret etti.
“Bize gülmediğine sevindim,” dedi Mert.
Ceren konuşurken bir yandan da paçasına bulaşan çamuru temizlemeye uğraşıyordu. Mert dikkatini yola verdi. Birkaç metre ilerleyip yeniden durdu. İlk kez trafiğin açılmasını istemiyordu.
Ceren görüşmesini bitirdi.
“Ali’nin selamı var sana, İpek.”
“Sağ olsun.”
“Bugün yanımda olduğun için ayrıca teşekkür etti. Kibar nişanlım benim.”
İpek gözleriyle şoförü işaret etti.
“Aman, ne var? Beyefendi, haftaya evleniyorum da şimdi gelinlik provam var. İpek de bana eşlik ediyor. Siz evli misiniz?”
İpek arkadaşına ters ters baktı. Ceren oralı olmadı.
“Tebrik ederim,” dedi Mert. Aynadan İpek’e baktı. “Evli değilim. Okul devam ediyor, hele bir bitireyim.”
Telefonu tekrar çalınca Ceren konuşmaya daldı. İpek kaldırımda yürüyenleri izliyordu. Bir şey söyleyecek oldu, sonra vazgeçti.
“Radyoyu açmamı ister misiniz İpek Hanım? Yabancı slow parçalar çalan bir kanal var.”
“Olur, açabilirsiniz.”
İsmiyle hitap edilmesi hoşuna gitmişti.
Radyoda Whitney Houston’dan ‘I Will Always Love You’ (Seni her zaman seveceğim) çalıyordu. Ceren’in telefondaki neşeli sesi olmasa ortam bir hayli romantik sayılırdı.
“Bodyguard filmini seyretmiş miydiniz?” diye sordu Mert.
“Seyrettim. Gerçek olamayacak kadar güzel bir aşk hikâyesi. Ama şarkısını çok seviyorum.”
“Bu şarkıyı Dolly Parton’un yazdığını biliyor muydunuz?”
“Gerçekten mi? Meraklısınız galiba bu konulara?”
“Biraz. Dolly’nin eski bir şarkısı bu. Whitney’den çok önce kendisi söylemişti, hatta Burt Reynolds ile oynadığı bir filmde de kullanmıştı.”
“Ben hep Whitney’nin sanıyordum.”
“Onun yorumuyla tüm dünyaya yayıldı. Ama Dolly de bundan epey para kazandı tabii.”
“Desenize Dolly, Whitney’nin yorumu sayesinde bir kez daha ektiğini hasat etti.”
Ceren’in sesi konuşmalarını bastırınca İpek, Mert’i daha iyi duymak için biraz öne eğildi. Mert’le aynada yeniden göz göze geldiler.
“Ne güzel benzetme yaptınız. Bu arada ben Mert, memnun oldum.”
Trafik tamamen durmuştu. Elini arkaya uzattı, tokalaştılar.
Ceren telefondaki kişinin sözünü kesti.
“Bir dakika, bir şeyler oluyor. İpek şoför beyle tokalaştı… Kapat, ben seni arayacağım.”
Telefonu kapatıp ikisine baktı.
“Hayırdır, bir yerden tanıdık mı çıktınız? Ben de Ceren. Ne konuşuyordunuz?”
İpek tam cevap verecekken radyoda başlayan şarkıyı duyan Ceren, ikisini de yerinden sıçratan bir çığlık attı.
“Bizim şarkımız bu! Sesini biraz açar mısınız?”
The Police’in ‘Every Breath You Take‘ (Aldığın Her Nefeste) şarkısı çalıyordu. Mert radyonun sesini açtı.
“Dün karar verdik, Ali’yle düğün salonuna bu şarkıyla gireceğiz. İlk dansımız da bu olacak.”
Mert’in gülümsemesi kayboldu.
“Bu şarkıyla mı?”
“Evet. Neden?”
“Yanlış anlamayın ama düğün için başka bir parça seçseniz…”
“Ne demek istiyorsunuz?” diye sordu Ceren.
“Romantik bir aşk şarkısı gibi duyuluyor ama hikâyesini öğrenince ben de şaşırmıştım.”
“Basbayağı aşk şarkısı, sözleri de çok güzel üstelik,” dedi İpek.
“Ben de öyle düşünüyordum.”
Ceren kollarını kavuşturdu.
“Peki, dinliyoruz.”
Işık yeşile dönmüş, yalnızca iki araç geçebilmişti. Önlerindeki kuyruk yeniden durunca Mert el frenini çekip radyoyu kıstı.
“Sevdiğim şarkıların hikâyelerini araştırırım. Kime yazılmış, hangi olaydan çıkmış… Sting bu şarkıyı evliliğinin dağıldığı dönemde yazmış. O sırada yeni bir ilişkisi de varmış. Medyadan uzaklaşmak için Jamaika’ya gitmiş. James Bond’un yazarı Ian Fleming’in evinde kalmış.”
Ceren öndeki araçlara baktı.
“Peki şarkıyla ne ilgisi var, neden düğünde çalmayalım?”
“Orada kalırken yazdığı şarkılardan biri bu. Sting’in anlattığına göre, ayrılığın acısıyla ortaya çıkmış. Sözlerdeki kişi karşısındakini rahat bırakmıyor. Her adımını, aldığı her nefesi izleyeceğini söylüyor.”
“Ben o izlemeyi yanında olmak gibi anlamıştım,” dedi İpek radyoya bakarken. Az önce eşlik etmek istediği sözleri aklından geçirdi.
“Şarkıdaki cümlelerin eşinin bıraktığı mesajlardan geldiğini duymuştum,” diye devam etti Mert.
“Mektuplar, telefonlar… Ama o kısmı doğrulayamadım. Sting kendi açıklamalarında şarkıda kıskançlık ve kontrol etme duygusunun öne çıktığını söylüyor. Bir söyleşide de Orwell’ın Büyük Birader’ini, gözetlemeyi ve kontrolü düşünmüş olabileceğini söylemiş. Açıkçası bu yüzden şarkıyı dinlerken rahatsız oluyorum.”
“Yani bunları eşinin söylediği kesin değil?” diye sordu İpek.
“Değil. Şarkıdaki kişiyi doğrudan eşinin yerine koyamayız.”
İpek bir süre sustu.
“Yine de insan geride kalan kadını düşünüyor. Birlikte kurdukları hayat bitiyor. Ayrılıktan bile bir şarkı çıkıyor ve herkes onu dinliyor.”
Ceren yüzüğünü çevirdi.
“Ne demek istiyorsun? Şarkıdan para kazanmasını mı söylüyorsun?”
“Sadece onu değil. Birlikte ektiklerinin hasadını başkası yapmış gibi. Kadının payına ne kaldığını bilmiyoruz.”
Mert aynadan İpek’e baktı.
“Bir de eşinin ağzından dinlemek gerek tabii.”
İpek başını salladı. Ceren ise telefonundaki düğün listesini açtı.
“Ben bu şarkıyı ilk duyduğumda İngilizce sözlerine bakmamıştım bile,” dedi. “Ali gönderdi, melodisine bayıldım.”
“Melodisi çok güzel,” dedi Mert. “Sting de insanların bu şarkıyı düğünlerinde çalmasına şaşırdığını söylemiş. Size karışmak istemedim. Biraz pat diye söyledim, kusura bakmayın.”
Ceren telefonunu kulağına götürdü.
“Ali, müsait misin? Şu bizim şarkı var ya…”
Trafik ilerlemeye başlamıştı. İpek kucağındaki paketleri düzeltti.
“Hangi bölümde okuyorsunuz?”
“İngilizce öğretmenliği. Son senem. Taksi babamın, dersim olmadığında ben çıkıyorum.”
“Demek şarkıları sözlerine bakmadan dinleyemiyorsunuz.”
“Bazen keşke bakmasaydım diyorum.”
İkisi de güldü.
“Tamam, akşam başka bir şarkı buluruz,” dedi Ceren. Telefonu kapattı.
Valikonağı Caddesi’ne yaklaşmışlardı. İpek tam bir şey soracakken Mert de konuşmaya başlayınca ikisi de durup güldü.
“Siz söyleyin,” dedi Mert.
“Başka şarkılar da var mı böyle hikâyesi olan?”
“Olmaz olur mu? İsterseniz mail atarım.”
Mert adresini söyledi. İpek telefonunu çıkardı ve ona kısa bir deneme maili gönderdi.
Taksiden indiklerinde yağmur dinmişti. Ceren arkadaşının koluna girdi.
“Şarkımızdan olduk ama sana yaradı bu yolculuk.”
İpek cevap vermedi. Telefonunu çantasına koyarken gülümsedi.
Ceren aynanın karşısında terziye eteğini düzelttirirken İpek’in telefonuna bildirim geldi.
Mert yazmıştı.
Eric Clapton – Wonderful Tonight.
“Clapton bu şarkıyı, sevgilisinin bir davet için hazırlanmasını beklerken yazmış. Arkadaşınızın gelinlik provasında olduğunuzu düşününce aklıma geldi.
Bir sonraki şarkının hikâyesini kahve içerken anlatabilir miyim?”

