Yaşlandıkça insan daha az uykuya ihtiyaç duyar, derlerdi de inanmazdım. Şanslı azınlıktaysam hayatımın üçte ikisi benim için bitmişti. Son birkaç aydır sürekli 6.09, 5.49 gibi erken saatlerde uyanıyordum. Komodinin üzerindeki küçük not defterime saatleri yazmak bende alışkanlık hâlini almıştı. Her gün tartıda çıkan rakamı da aynı deftere kaydettiğimden, bir ara saatin benimle ciddi ciddi dalga geçtiğini düşündüm. Yazdığım saatleri kilom zannettiğim çok olmuştu.
Günümün ilk dakikaları her zaman bir kavgayla başlardı. Telefon ve kitaplarımı bir hizada tutardım ki yarışa eşit mesafede başlasınlar. İtiraf etmeliyim ki çoğu zaman kazanan telefonum olurdu. Yataktan fırlayıp doğruca banyoya koştum, bugün ikisi de kaybetmişti.
Kızlar yemeğe gitmem için çok ısrar etmişlerdi, onları kıramazdım. Biraz daha zayıfladıktan sonra gelirim sözlerimi artık ciddiye almıyorlardı.
Dolabı açıp içindekilere şöyle bir göz attım. Ünlü bir kadın düşünürün dediği gibi, “Giyecek hiçbir şeyim yoktu.” Solda düzgün katlanmış pantolonları görmezden gelip sağdaki elbiselere odaklandım. Dayanamayıp rafa uzandım, kot pantolonumu çekip çıkardım. Bir hevesle yatağa oturup gözlerimi kapattım. Bu sefer olmasını umduğum pantolon yine baldırlarımdan yukarı çıkmamıştı. Zorlanınca çıkarıp yere attım. Siyah çiçekli elbiseyi askıdan alıp giydim. Korsemi yıkamayı unuttuğum için mecburen kirlilerin arasından alıp giydim. Daha ayağımı sokmadan terden sırılsıklam olmuştum. Kendime gelmek için yatağa uzandım.
Emekli olduktan sonra daha küçük bir yere taşınma hayalimi nihayet gerçekleştirecektim. Ev darmadağınık haldeydi. Eşyaları ayıklarken bazanın altında varlığını bile unuttuğum bir sürü fotoğraf bulmuştum. Lise günlerimden kalma fotoğraflar komodinimin üzerinde duruyordu. Elime alıp dikkatle baktım, aslında hiç de kilolu görünmüyordum. Resimlerin çoğunda elimde bir elma vardı. Bazısı ısırılmış, bazısı kabuğu soyulmuş yeşil ya da kırmızı elmalar…
Küçük yaşlardan beri diyet yaptığımın ispatı gibiydi bu resimler. Sadece elma yediğim bir günün sonunda bayılacak gibi olduğum gün beden öğretmenimin söylediği bir cümle adeta beynime kazınmıştı. “Birkaç kilo versen daha güzel olursun,” demişti yakışıklı beden öğretmenim. Eğer hayattaysa şu an ne haldedir diye düşünmeden edemedim. Aynı şekilde apartmanın giriş katında oturan Zafer Amca da kilolarımı benden çok dert etmiş gibiydi. Arkadaşlarım ve ailem beni kilomla yargılamıyorlardı. Senin sağlığın için diyen akrabalar zayıf ama sigara içenlere bir şey diyemiyordu. Kilosu olmayanın sağlıklı kabul edildiği bir toplumda bununla yaşamak zordu.
Kızlar restorana benden önce varmıştı. Oturdukları masayı görünce yüzüm düştü. Masa tam ortadaydı, garsonlar ve tuvalete giden müşteriler sürekli masanın yanından geçiyordu. Hava öyle sıcaktı ki başka bir yere gitme fikrinden anında vazgeçtim. İçerinin Alaska soğuğu mekândaki en iyi şeydi. Öpüşüp sarılma faslından sonra sandalyeye kendimi biraz sert bırakmış olmalıyım ki bir çatırtı duyuldu. Yan masada sevgilisi ile oturan sıska kız bir sandalyeye bir de bana baktıktan sonra karşısındakine beni işaret etti. Oğlan da hiç çekinmeden kafasını çevirip bakınca tüm keyfim kaçtı.
Kızlar yaşadığım sıkıntıdan habersiz gevezelik ederken garson menüyü önümüze bıraktı. Giderken adamın sandalyenin kenarından sarkan kalçama sürtünmesi iyice sinirimi bozmuştu. Oysa şu her yerde reklamı olan ve iki beden incelttiği iddia edilen korselerden giymiştim. Salata ve mantı arasında gidip geldim. Mantıyı seçtim. Garson siparişimi aldıktan sonra yüzünü Ayşe’ye döndü. Menünün geri kalanını onunla konuştu.

Bunu çocukluğumdan beri yaşıyordum. İnsanlar fiziği güzel olana nedense daha fazla hürmet ediyor, daha ilgili davranıyordu. Tartıdaki rakamlar arttıkça saygı ibresi düşüyordu.
Ayşe ve Zeynep çocuklarının LGS sınavından bahsederken konu hakkında hiçbir fikrim olmadığı için sabah bakamadığım Instagram’ı açıp kaydırmaya başladım. Birkaç ünlü kadının denizde ‘güya’ habersiz çekilmiş bikinili fotoğraflarını görünce; “Kesin estetik yaptırmıştır, o memelerin bu kadar yukarıda durmasına imkân yok. Bele bak! Yok canım o kadar da ince bel olmaz, kaburgasını aldırmış kesin,” diye içimden geçirdim.
Korse ve büyük göğüsleri toparlayıcı sütyen reklamlarını kaydırmadan sonuna kadar izledim. Bunu bir haftada beş kilo verdiğini iddia eden kilolu olmaktan çok uzak kadınlar takip etti. “Yöntemler de garantiliymiş,” dedim. Bu lafa oldum olası çok gülerdim, hayatta neyin garantisi vardı? Ömrüm boyunca yaptığım garantili diyetlerin sonunda her seferinde kilolar katlanarak geri dönmüştü. “Verdiğiniz kiloları almanızı garanti ediyoruz,” deseler daha mantıklı olurdu.
“Neyin garantisi canım, bir şey mi dedin? Seni böyle görmeye alışkın değiliz niye suratını astın?” diye sordu Zeynep.
Herkes beni çok neşeli bulur, sürekli bir beklenti içinde olurdu. Tombul kadınlar neşeli olur mitini devam ettirmek görevimdi sanki. Bir de şu cümleye artık tahammülüm kalmamıştı: “Aslında yüzün çok güzel, zayıflasan ne canlar yakarsın!”
Bu sözler gençken işe yarıyordu ancak şimdi tam bir saçmalık olduğunu anlayabiliyordum. Oysa gündüzleri insanları güldüren ve kilosunu takmıyormuş gibi görünen ben, her sabah tartıya çıktığımda sinir krizleri geçiriyordum.
Ömrüm boyunca hep o hayalimdeki kadın için alışveriş yapmıştım. Elli beden giydiğim halde modelini çok beğendiğim için otuz sekiz, biraz insaflı davranıp kırk beden pantolonlar alıyordum. Dolap giymediğim küçük benden kıyafetlerle doluydu. Seneler geçti ancak o küçük bedenler hiç giyilmedi. Onları sadece çocukluğumdan beri hayalini kurduğum o kadın giyip eskitti. Ben sadece seyrettim.
Bir arkadaşımın incecik bacaklarını sergilediği mutlu aile pozlarında takılıp kalmıştım. Gözlerim kendi bacaklarıma kaydı. İki elimi yana götürüp sandalyeden taşan kalçalarıma bastırdım. Ancak böyle yaparsam sandalyenin sınırlarını aşmıyordum.
“Kime kızdın öyle canım, telefona öldürecekmiş gibi bakıyorsun. Kusura bakma ne olur, sınav sonuçlarına daldık seni unuttuk. Nasılsın canım, diyet nasıl gidiyor? İğneler yan etki yaptı mı?” diye sordu Zeynep.
“Gitmiyor. Sizin gibi incecik asla olamayacağım. Hepinizin gözünde hayvanat bahçesindeki bir filden farkım yok. Sizi eğlendirmeye gelmişim ben buraya. Bakın, biraz daha bakın, isterseniz ayağa kalkayım bir de öyle bakın. Dokunabilirsiniz de isterseniz. Zaten garson kalçamın tadına vardı, her seferinde iyice dibimden geçiyor. Diyet iyi filan gitmiyor. Asla sizin gibi ince olamayacağım. Asla kıçımın tepesinde şort giyemeyeceğim. Siz çocuklarınızın sınavını konuşurken ben hâlâ sevgili bulamadığım için üzülüyor olacağım. Bunca sene başaramadım işte olmuyor. Diyet filan yapmıyorum. Kendimden nefret ediyorum. Lanet olsun beni böyle yaratan tanrıya!” demek isterken, ağzımdan sadece:
“İyi,” lafı çıkmıştı.
Geçen sene yeni bir ilacı denemeye karar vermiştim. Kredi kartımı patlatmak pahasına şu meşhur zayıflama iğnelerinden altı ay boyunca kullanmıştım. Kullandıktan sonraki ilk ayın sonunda bol eteğimi giymek yerine elim yine sevdiğim kota uzanmıştı. Bedenimde bir rahatlama vardı ama tartılmaya korkuyordum. Yatağa oturup pantolona ayaklarımı sokmuş bir süre öyle beklemiştim. Korkarak ayağa kalktım ve yukarıya çektim. Meşhur kalçalarım pantolonu yukarı çekmemi engellese de sevinmiştim. Buraya getirebilmek bile büyük bir başarıydı. O gün kendime bir tatlı ısmarladım. Ama sütlü olanlarından…
Aldığım cesaretle bir ay sonra pantolonu tekrar denedim. Bu sefer göbeğim izin vermemişti. Fermuarı yukarı çekmeye çalışsam da yapamadım. Aynaya baktım, kendimden nefret ediyordum. Ağlamaya başladım. İlacı kullandıktan üç ay sonra işyerinde verilen kutlama yemeğinde projeye olan katkılarımdan ötürü başarımı övdüklerinde çok mutluydum. Oysa ertesi sabah tartıda gördüğüm rakam tüm o başarı ve sevilme hissini bir anda yerle bir etmişti.
Artık hastalık halinde her sabah tartılıyordum. Bir gün iki yüz gram daha az, diğer gün üç kilo daha fazla çıkıyordum. Sabah kalktığımda ilk düşündüğüm şey buydu. Utanmasam yol kenarında her tartıcı çocuğun önünde durup tartılacaktım. Benim için mutluluk artık orada gördüğüm rakamlardan ibaret hâle gelmişti.
Zayıf olsaydım evlenecek ve çocuklarım olacaktı. Zayıf olsaydım o terfiyi ben alacaktım. Hayalimdeki zayıf kız tüm bunları yapmıştı, ben başaramamıştım.
Kızlarla vedalaştıktan sonra eve döndüm. Artık bu şehirle vedalaşma vakti gelmişti. Son kalan kolilerin de üzerini bantlayıp içinde ne olduğunu yazdım. İçini henüz boşaltmadığım giysi dolabının önüne geldim. Yanımda verilecek kıyafetler kolisi ve bavulum duruyordu. Sevdiğim kot pantolonu aldım özenle katlayıp verilecekler kolisine koydum. En son koliyi bantladım. Suyumdan bir yudum alıp yere oturdum. Bir süre sessiz kaldım, dolabı seyrettim. Sonra yerimden kalktım, kolinin bantlarını söktüm. Kot pantolonu içinden ayırıp bavuluma yerleştirdim.
Yeni evime yerleştirdiğimde onu bu sefer katlayıp rafa koymadım, askıya asıp elbiselerin yanına yerleştirdim. İlk defa onu denemek aklıma gelmemişti.



