Perşembe, Nisan 23, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Bazen Bir Rüzgâr Gülünü Döndürmek İçin Kasırganın Patlaması Gerekir

ÖYKÜNÜN KAHRAMANLARI

İsimlerin anlamları; Mio: Güzel kiraz çiçeği, Yoko: Okyanusun çocuğu, Akari: Işık, parlaklık, Hideo: Üstün kahraman erkek, Asahi: Sabah güneşi, Sota: Rüzgârın sesi, Kai: Deniz, huzur.

Mio birden gözlerini açtı, onu uyandıran şeyin ne olduğunu anlamak için hafifçe yatağında doğruldu. Uykuya dalalı henüz bir saat bile olmamıştı. Yere kadar uzanan pencerelerden gelen ürkütücü ıslık sesini dinledi. Yetkililer uyarmıştı, şiddetli bir kasırga gece yarısından sonra Tokyo’da etkili olacaktı. Ağustos ayının olağan havasıydı bu, pek de önemsemedi. İşyerinde aldığı terfi ile hatırı sayılır ölçüde geliri artan Mio, üç ay önce bu daireye taşınmıştı. Otuzbeşinci yaşını, otuzbeşinci kattaki bu modern rezidans dairesinde kutlayacaktı.  

Yüz metre yükseklikte kasırganın nasıl görüneceğini merak etti. Ancak yatağından kalkmasıyla tekrar oturması bir oldu. Bina rüzgârın şiddeti ile her iki yana esniyor, ancak hemen dengeye geliyordu. Kiralık ev aradığı sırada, komisyonu kapmak için fazla hevesli olan emlakçı ona bu daireyi göstermiş; sonra da sanki kendisi yapmış gibi binanın ortasındaki dev küreyi görmek isteyip istemediğini sormuştu. Belli ki bu binada epey bir daire onun portföyünden geçmişti. Mio ‘küre iş görüyor demek ki’ diye düşündü. Emlakçı, mühendis bir müşterisinden aldığı bilgi ile hevesle anlatmıştı küreyi. Bu dev ağırlık kütlesi, deprem anında veya şiddetli rüzgârda sarsıntıyı dengelemek için ters yöne hareket ediyor, binanın yıkılmasını engelliyordu.

Mio pencereye yaklaştı. Ailesinin geleneksel evinden ayrılıp, böyle teknolojik bir binaya taşındığı için kendini şanslı hissediyordu. Camdaki yansımasına gururla baktı, kendine gülümsedi. Koca cam, davul derisi gibi esneyip uğuldamaya başlamıştı. İçgüdüsel olarak geri çekilmek istediyse de pencerenin dışından süratle kendisine doğru gelen büyük karartıyı fark edince bir an durdu.

Daha yerinden kıpırdamaya fırsat bulamadan çelik bir kol, camla birlikte Mio’yu olduğu yerden havalandırdı ve odanın içine savurup adeta yatağın üzerine çiviledi. Çelik kol bacaklarını ezmiş, temperli cam patlayarak yüzlerce parça kristali Mio’nun bedenine saplamıştı. Neyse ki son anda kolunu yüzüne siper etmeyi başardı.

Rezidansın inşaatı devam eden yan bloğuna kurulmuş olan kule vinç, rüzgârın şiddetine dayanamayarak bağlantı noktasından ayrılmış ve Mio’nun bulunduğu kata sert bir şekilde çarpmıştı. O yükseklikten aşağı uçmasını engelleyen tek şey vinç kolunun odaya saplanıp kalmasıydı. Kol bir yandan da bacakları için tampon görevi görmüş, kan kaybını engellemişti. Mio şok içinde öleceğini düşündü, canı fena halde yanıyordu. Bilinci kapandı, kafası yana düştü.

Ertesi gün sorumlu mühendis, yaşanan bu feci olay karşısında onurlu bir davranış sergiledi ve kendi canına kıydı.

*************************

Akari, henüz yeni kalkmış kahvaltı hazırlamak için mutfağa doğru yönelmişti ki; çığlık seslerini duyunca geri dönüp hızla kızının odasına daldı. Mio, annesi sarılınca gözlerini açtı, dehşet içinde etrafına bakındı. Odasının penceresinden bahçede hafif rüzgârda sallanan ağaçları görünce rahatladı, derin bir nefes aldı, güvendeydi. İkisi de böyle sabahların ne anlama geldiğini biliyordu, hiç konuşmadılar. Bu, adaya geldiklerinden beri hemen her sabah yaşadıkları bir rutin olmuştu.

Birkaç ay sonra Akari Tokyo’ya geri döndü. Kızının eşyalarını önceden toparlamıştı ama şimdi birçoğunun satılması gerekiyordu. Halledilmesi gereken işler epey birikmişti. Kızını orada yalnız bırakmak içine sinmiyordu ama, en azından annesine güveniyordu, üstelik etrafta onlarla ilgilenecek akrabaları da vardı. Kızının hâlâ hayatta olduğuna şükretti, işlerini en kısa zamanda toparlayıp adaya geri dönecekti.

Okinawa Adası’na geleli 8 ay olmasına rağmen Mio gününün çoğunu odasında geçiriyor, kimseyle görüşmek istemiyordu. İki bacağının da dizden aşağısı ampüte edilmiş; bir ay hastanede kalmış, sonra da uzun bir fizik tedavi dönemi geçirmişti. Bedeninine saplanan cam tanelerinin izleri iyi bir tedaviyle neredeyse fark edilmiyordu. Fiziksel olarak iyileşse de ruhu hep yaralıydı. Bacak protezlerine alışamamıştı, her uyandığında onları yanıbaşında görmek sinirini bozuyor, o gökdelende ölmüş olmayı diliyordu. Onlara alışmak, bacaklarının gittiğini kabullenmek demekti. Rüyalarında kendini bir gün boşluktan aşağı uçarken buluyor, başka bir gün yüzünde cam kırıkları içinde uyanıyordu. Antidepresanlar bir süre işe yaramış, ancak kâbuslar geri gelmişti.

Akari ve Hideo, kızlarını alıp doğruca Akari’nin annesinin yanına, Okinawa Adası’ndaki köylerine götürmüşlerdi. Ada’nın iyileştirici gücüne her zaman inanmışlar, hatta onlar da burada tanışıp evlenmişlerdi. Burası mutlu anılarla doluydu, şehrin kaosundan ve hızından uzaktı. Yavaş değil; yaşayan bir yerdi. Mio dağılmış, onu adaya sürükleyen anne babasına itiraz bile etmemişti.

*************************

Yoko, akülü tekerlekli sandalyesinin joystik kolunu ileri doğru ittirerek torununun odasına hızla daldı. Hızını ayarlamayı bir türlü beceremiyordu. İçeri bu şekilde dalınca anneannesinin yüzündeki panik ifadesini gören Mio ister istemez güldü.

” Yüzündeki kırışıklıklar gidiyor sen böyle bakınca baachan (1), daha fazla panik yapmalısın bak gençleşiyorsun ” 97 yaşındaki bu bilge kadının yaşam enerjisine hayran oluyor, bunu nasıl başardığını anlayamıyordu. Anneannesi ona, herkesin aksine acıyan gözlerle bakmazdı.   

“Şu senin oğlanları tak da bahçede kahvaltı edelim, hem bak dikilecek yeni fidelerimiz de var”

Mio’nun protezlerine oğlanlar derdi Yoko. Bunu her duyduğunda gülümser, sonra da gülümsediği için kendine kızardı. Gülünecek bir durumu yoktu, hayatı bitmişti. Tokyo’yu, işini, arkadaşlarını çok özlemişti; ancak dönmeyi asla düşünmüyordu. Şirketteki yöneticisi, ona yarım gün çalışabileceği uygun bir pozisyon ayarlamıştı. Bu sayede maddi olarak kimseye yük olmadan ihtiyaçlarını karşılayabiliyordu.

Haftasonlarını sevmiyordu Mio, çalışmadığı zamanlar kendini kötü hissediyor, oyalanacak birşeyler bulmakta zorlanıyordu. Tam sol protezini takıyordu ki, bir sardalya kayarak cansız ayağına çarptı. Odaya apar topar biri daha dalmıştı, gelen yeğeni Kai’ydi. Anneannesinin odaya girdiğini görmüş, koşturarak peşinden gelmişti. Yeğeni her gün taze balık ve sebze getirir, bazen de bahçeye dikmesi için çiçek fideleri hediye ederdi.

Yoko bahçeye çıkarken yine sandalyenin hızını ayarlayamamış, eli kolu balık dolu olan Kai’ye çarpmıştı. Sepetten uçarak yere yayılan sardalyaların halini görünce üçü de kahkahalarla gülmeye başladılar. Oda balıkçı barınağı gibi kokuyordu, ancak genç kadın bundan hiç rahatsız olmadı. Sardalyaların da bacakları yok nasıl olsa diye düşündü. Yeğeni yerlere saçılan balıkları toplarken, Mio güdüğüne ‘silikon liner’ını (2) giydi, proteze yerleştirdi ve sabitledi. Diğer bacağı içinde aynı şeyi yaptıktan sonra dengede kalmaya çalışarak ayağa kalktı. Metal bacaklarıyla dikkatli adımlar atarak Yoko’nun peşinden bahçeye çıktı.

“Kai dikkat et Shisa’lara (3) çarpma sakın, onlar benim koruyucularım. “

“Bak Miochan (4), Kai ne güzel fideler getirmiş. Koyu pembe olanlar begonvil, gelin duvağı da derler. Şu sarkan güzellikler de sagaribana’, Haziran ve Temmuz’da gece açar, sabah yere düşerler. Havuza düşenler de su altında narince yüzer. Sagaribanalar artık Nisan’da da açmaya başladılar, kimbilir neden? Gençliğimde çok ekerdim bunlardan, bahçe rüya gibi olurdu. Kırmızı, mor ve beyaz olanlar da ebegümeci, hani şu kapının yanında duranlar. Sakura ağaçlarının güzelliğini zaten biliyorsun. Miochan beni izle, sonra sen de şu ikisini dikersin. Nazik olmayı da unutma.”

Toprakla uğraşmak Mio’ya o kadar da keyif vermiyordu. ‘Bir gün severek yapacağın bir uğraş bulacaksın, küçücük de olsa seni mutlu edecek bir şey’ derdi hep anneannesi. 

Fidelerin dikilmesine yardım ettikten sonra, bazı günler yaptığı gibi kısa bir yürüyüşe çıktı. İki aydır kendisi için yaptığı tek iyi şeydi bu. Adanın doğal güzelliği muhteşemdi. Yürürken manzaraya dalıyor, bir anlığına herşey eskisi gibiymiş gibi geliyordu. Hemen ardından gelen hüzün ise tanıdıktı. Tokyo’daki hız ve kaostan sonra bu sakinlik ona, zaman durmuş gibi hissettiriyordu. Burada herkes toprağa çiçek ve sebze ekiyor, balık tutuyor ve sık sık bir araya gelip sohbet ediyordu.

Yürürken kendisine eşlik eden kedileri fark etmiyordu bile. Oysa küçükken tatile geldiklerinde en sevdiği şey, kedileri mutfaktan gizlice aşırdığı balıklarla beslemekti. Bunu yaptığını unutmuştu. Ağzında balıkla ona doğru gelen bir kediyi görünce birden çocukluğundaki anılarını hatırladı. Hiç düşünmeden ağır adımlarla geri döndü, mutfağa gizlice dalıp yeğeninin getirdiği balıklardan birkaçını aşırdı. Balıkçıdan da satın alabilirdi ancak, mutluluğun sırrı o mutfağa gizlice girmenin heyecanında gizliydi. Çocukken olduğu gibi şimdi de mutluydu. Birden bu duygudan rahatsız oldu, yüzü düştü. Mutlu olsa olmayan bacaklarının alınacağını düşünüyordu.  

Balık kokusunu alan kediler sakince peşinden geliyorlardı, bu adanın kedileri bile yavaştı. Onları besledi, gölgede kıvrılıp yatmalarını izledi. Kediler ona acıyarak bakmıyordu, bu düşünce hoşuna gitmişti.

Ertesi sabah kalktığında dünkü küçük mutluluğundan eser yoktu. Hızlıca protezlerini taktı. Kahvaltı hazırlamak için mutfağa girdiğinde anneannesini balıklara bakarken buldu, Yoko hafifçe kıkırdadı.

“Birkaçını kedilere verdin değil mi Miochan, küçükken de böyle yapardın. Aferin akıllı kızım benim.” Mio anneannesine sıkıca sarıldı.

“Balıkları benim yürüttüğümü biliyor muydun sen? Ben de kimse anlamıyor sanıyordum, ne tatlısın baachan.

“Şu kalan balıkları da al, hepsi bize çok zaten, kedilerini doyur gel ben kahvaltıyı hazırlarım. Seninle konuşacaklarım var.” Son cümleyi duyar duymaz aniden arkasını dönüp anneannesine baktı. Bu protezlerle sert dönüşler yapmaması gerektiğini unutmuştu. Kötü bir haberi kaldırabilecek durumda değildi. Yüzündeki acıyı yansıtmamaya çalışarak; 

“Ne oldu baachan kötü bir şey mi oldu yoksa?”

“Burada hep güzel şeyler olur Miochan, kedilerini besle de gel konuşalım”

Kediler her zamanki gibi arkasından sakin sakin yürüdüler, arada iki kedi daha kafileye katıldı. Yemeğini bitirenler teşekkür etmek için metal bacaklara kafalarını sürtüyor, sonra da çiçeklerin arasında miskinlik yapacağı yere gidiyordu. Mio, kedilerin dokunduğu yeri sanki hissedebiliyordu.

Anneannesinin konuşmak istediği şeyi merak ediyordu. Aceleyle yürürken ayakkabısı iki taşın arasındaki boşluğa takıldı. Düşmeden kendini toparladı. Protezlerin yerinden çıkıp yolun aşağısına yuvarlanması ihtimali onu çok korkutmuştu. ‘Metal bacaklarım tam da bu adaya layıklar, herkes gibi yavaş olmayı seviyorlar’ diye içinden geçirdi. Onlarla ilk defa dalga geçebilmişti.

“Miochan, tost yemeyi bırak, bizim geleneksel kahvaltımız daha sağlıklı. Bırak o batı adetlerini.” Tostun çok lezzetli pratik bir yiyecek olduğunu bilmiyordu tabi. Pirinç, miso çorbası, tatlı patates, sebze, balık, soya fasülyesi ve yosundan başka bir şey ağzına koymazdı.

“Yolun aşağısındaki evi görüyor musun? Orada yaşayan bir dostum var, torunu balıkçı. Kai balıkları ondan alır. Balıkçının on yaşındaki oğluna yardım etmeni istiyorum Miochan. Bak evlenseydin senin de aynı yaşta çocuğun olabilirdi. Neyse, hatırlar mısın moai (5) gurubumuz ile çok sık toplanırdık, seni çok severlerdi. Yürüyebilenler birkaç kez seni ziyarete geldiler, ancak sen odandan çıkmadın, biz de üstelemedik.”

Birbirlerini neredeyse doksan yıldır tanıyan bu insanlar, sırf geçmiş olsun demek için yaşlarına rağmen onu ziyarete geliyorlardı. Mio kendini kötü hissetti, bu saygısızlığı yaptığı için kendine çok kızıyordu.

“Bu oğlan; Sota, okulda İngilizce dersinde zorlanıyormuş. Senin yabancı dilin iyi, çocuğa yardım eder misin? Tabi ücretini ödemeye hazırlar.”

“Ücret istemiyorum ‘baachan’, seve seve yaparım. Hem öğleden sonralarım boş, ben de oyalanmış olurum, çocuğa da bir faydam dokunur. Ücrette ısrar ederlerse, balıkçı benim kedilere her gün artan balıklardan birkaç tane getirsin yeter.” Yoko torununa gururla baktı, onun burada iyileşeceğine inancı tamdı.

Sota haftanın üç günü okuldan sonraları gelmeye başladı. Mio bahçede onu çalıştırırken Yoko da ara sıra onlara katılıyor, İngilizce sözcükleri söylemeye çalışırken ağzından farklı kelimeler çıkıyor, sonra üçü birden gülmeye başlıyorlardı.

Ders yaptıkları bir gün Sota, yukarı sıyrılmış paçasından Mio’nun protez bacaklarını fark etti. Genç kadın alelacele paçalarını aşağı çekiştirirken içinden, ‘şimdi çığlık atıp kaçacak’ diye geçirdi. Tüm keyfi kaçmıştı. Sota;

“Hey, senin bacaklarından ben de istiyorum! Topa hızlı vurunca ayaklarım acıyor, bunlarla koşsam hiç canım yanmazdı. Hem de hiç yorulmazdım biliyor musun! Hey, sen ne kadar havalısın!”

Heyecandan gözleri parlayan Sota yere çömelmiş, bir yandan da protezi inceliyordu. Mio, tam da bunun öyle bir şey olmadığını söyleyecekti ki; anneannesinin parmağını dudaklarına götürdüğünü fark edince sustu.

“Bunlarla o kadar da kolay koşulmaz, senin bacakların bundan daha iyi Sota, hadi bakalım dersi kaynatma, devam edelim”

Mio, o gece yatağa uzandığında ilk defa bacaklarını düşünmedi. Çocuğun bakış açısındaki saflık onu çok etkilemişti. Ertesi sabah protezlerini gördüğünde de kendini kötü hissetmedi. O gün anneannesinin yıkanma günüydü, tekerlekli sandalyesinden özel duş sandalyesine geçmesine yardım etti, elinden geldiğince onu temizledi, kuruladı. Kahvaltıdan sonra bilgisayarının başına geçip bugün göndereceği sunumları düzene koymaya çalıştı. Şimdi Tokyo’da olsa bu saatte uyuyor olacaktı. Burada hayat çok erken başlıyordu. Buna rağmen yorgun hissetmiyordu, bu rutine alışmaya başlamıştı. Yas sürecini farkında olmasa da geride bırakmaya başlamıştı.

Sota’ya ders vermediği zamanlar anneannesinin yaptığı işleri seyrediyor, sakin ve huzurlu haline hayranlık duyuyordu. Büyük şehirdeki hız ve koşturmacaya karşın, burası herşeyin yavaş işlediği, herkesin küçük şeylerden mutlu olduğu bir yerdi.  

Tekrarlanan bu rutinler hoşuna gitmeye başlamış, Sota’nın yolunu gözler olmuştu. Geveze oğlan okulda neler olduğunu, kızlara nasıl sataştığını anlatıyor, Mio’dan taktikler almaya çalışıyordu. Arada öğretmenlerinin derste yaptıklarını anlatır, bazen de onların taklidini yapardı. On yaşındaki bu çocuk ve anneannesi onun en yakın arkadaşlarıydı artık. Kai de arada onlara katılır birlikte sohbet ederlerdi. Mio ailesinin onu buraya neden getirdiklerini anlamaya başlamıştı. Annesiyle yaptığı görüşmelerde yaptıklarını anlatıyor, onu merak etmemelerini, artık alıştığını, gelmelerine gerek olmadığını söylüyordu.

Sota’nun arkadaşları da ara sıra derslere katılırdı. Tabi ki tek istedikleri İngilizce öğrenmek değildi, metal bacakları merak ediyorlardı. Mio onların protezi incelemelerine izin veriyor, sorularından rahatsız olmuyor, sonra da derse kaldığı yerden devam ediyordu. İşe yaradığını hissediyor, artık bedeni ile kavga etmiyordu. Beslenecek kediler, yıkanması gereken anneanne, yabancı dil öğreteceği çocuklar; sabahları uyanması için ona bir neden vermişlerdi. Tokyo’daki arkadaşları ile görüntülü görüştüğünde buradaki hayatını anlatıyor, ancak verdikleri tepkilere kızmıyordu; bir zamanlar kendisi de onlar gibiydi.

Okullar tatil olunca da Sota gelmeye devam etti. Ders yapmadıkları günlerde Mio anneannesini sahile indirmeye başlamıştı. Hızını ayarlayamayıp denize düşmesin diye Yoko’nun sandalyesini hiç bırakmıyordu. Bu muhteşem kadın herkesi tanıyor gibiydi. Köyde sohbet ettiği herkese torununu gururla tanıştırıyordu. Mio onlardan çok şey öğreniyor, maceralarını ağzı açık dinliyordu. Bu köyün her zaman sakin ve yavaş hareket eden yaşlıları, anlaşılan gençliklerinde pek de yavaş değillerdi.

Herkes yaklaşan bir etkinlikten bahsetmeye başlamıştı. Mio’nun anne ve babası da iki gün sonra bunun için geleceklerdi. Yoko’nun 97.yaşı için, 9.ayın 7.gününde Kajimaya (6) töreni yapılacaktı. Okinawa kültüründe beden yaşlandıkça ruhun gençleştiğine inanılıyor, 97 yaşına gelen herkes büyük bir kutlama ile onurlandırılıyordu. Kajimaya tam bir döngüyü simgeleyen çok önemli bir gelenekti. Anlamı yel değirmeniydi ve törende herkese rüzgâr gülü dağıtılıyordu. Yeldeğirmeni ve rüzgâr gülünün dönmesi Budist inancında reenkarnasyonu temsil ediyordu.

Mio çok küçükken bu törenlerden birinde bulunmuştu. Ancak aklında kalan tek şey, üfleyerek döndürmeyi başaramadığı rüzgâr gülüydü.

Törende diz hizasında beyaz kloş bir etek, üzerine de çiçekli mavi kolsuz bluzunu giyecekti. Eteği oradaki yerel bir dükkândan satın almıştı. Protez bacaklarını insanlar ilk kez görecekti, artık aldırmıyordu. Akari ve Hideo kızlarındaki bu değişime inanamamış, bu kadarını tahmin bile etmemişlerdi. İlk geldiği zamanla şu an arasında dağlar kadar fark vardı. Ada sihrini gösteriyordu kızlarına.

Kajimaya Geçit Töreni başlamıştı. Anneannesine kırmızı göz alıcı bir kaftan giydirilmiş, başına da tepesinde kurdele olan aynı renk bir bant takılmıştı. Kaftanın altın rengi ve siyah desenleri muhteşemdi. Rengârenk çiçeklerle süslenmiş üstü açık bir arabada sokaklardan yavaş yavaş geçerek ilerliyorlardı. Yan koltukta Mio oturuyordu. Anne babası, akrabaları ve arkadaşları da geçit törenindeydiler. Arabanın etrafında yürüyüp şarkılar söylüyor, iyi şans dileklerini iletiyor, ellerindeki rüzgâr gülünü sallıyorlardı. Rüzgâr gülü (kajimaya) gençliğe dönüşün sembolüydü.

Mio kendini o kadar mutlu hissediyordu ki, neredeyse o korkunç kazayı geçirdiği için şükredecekti. Bu coşkulu tören; bu mutlu, saygılı ve huzurlu insanlar ruhuna çok iyi geliyordu. Kalan hayatını burada geçirebilirdi. Doksan yedi yaşına geldiğinde, ki gelebilirse; kendi törenini şimdiden hayal edebiliyordu.

Kutlamanın yapılacağı salona vardıklarında anneannesini onun için hazırlanmış süslü bir koltuğa oturttular. Yoko çok duygusal bir konuşma yapmıştı. Mio ağlamamak için kendini zor tutuyor, onunla daha fazla vakit geçirebilmeyi diliyordu.

Kutlama karmaşası içinde protez bacakları aklına bile gelmemişti Mio’nun. Kai ve Sota da yanında oturuyor, her zamanki gibi espiriler yapıp onu güldürüyorlardı. Yemekler yenmiş, tanımadığı akrabalarıyla tanıştırılmıştı. Artan yemekleri dışarıda bekleyen kedilere ikram etmeyi de ihmal etmemişti. Sahnede dansçılar geleneksel danslar eşliğinde gösteri yapıyor, herkes olduğu yerden onlara eşlik ediyordu.

Dans edenleri keyifle seyreden Mio, bacağına yapışan bir kurdele parçasını almak için eğildi. Tam kafasını kaldıracaktı ki, önünde birisinin dikildiğini fark etti. Aynı anda Sota hızla ayağa fırlamış, saygıyla öğretmeninin önünde eğiliyordu.

“Bayan Mio, bu benim İngilizce öğretmenim Bay Asahi”

“Demek Sota’nın bu şaşırtan ilerlemesini size borçluyuz” dedi Asahi. Mio şaşırmıştı, ne diyeceğini bilemedi. Asahi ona bir rüzgâr gülü uzattı ve;

“Anneannenizin izni olursa dans edebilir miyiz Bayan Mio?” diye sordu.

Mio kafasını çevirdiğinde ona gözkırpan ve gülümseyen anneannesini gördü. Bu bacaklarla daha önce hiç dans etmemişti ki, nasıl yapacaktı. Ama bu adam protezlerini görmüştü. Buna rağmen onunla dans etmek istiyordu. Gülümseyerek rüzgâr gülünü aldı. Bu duyguları yaşamayalı çok uzun zaman olmuştu, kalbi deli gibi çarpıyordu. Asahi onu elinden nazikçe tutup kaldırdı ve dans pistine götürdü. Sota ve Kai aralarında gülüşmeye başlamışlardı bile. Neler konuştuklarını tahmin edebiliyordu Mio, kıkırdamalarını oradan bile duyabiliyordu, ancak onlara kızmadı.

Yavaşça dans etmeye başladılar. Mio, Asahi’nin verdiği rüzgâr gülünü dudaklarına götürdü ve hafifçe üfledi. Bu sefer döndürmeyi başarmıştı! Onu neredeyse sevdiklerinden koparacak olan kasırga sayesinde hayatı değişmişti. İçinden tekrarladı;

“Bazen bir rüzgâr gülünü döndürmek için, kasırganın patlaması gerekir.”

Kendi kasırgalarınızdan sağ çıkmanız dileğimle…

Gamze İlkay Akalın

1. Baachan: Japonlar büyükannelerine böyle hitap eder. Baachan, Obaachan’ın kısaltılmış, çok samimi halidir. [Obaachan, en yaygın, sevgi dolu ve samimi hitap şeklidir.]

2. Silikon liner: Protez bacak takma işlemi, genellikle güdük üzerine silikon liner (astar) giyilmesi, ardından sokete yerleştirilmesi ve vakum/pin sistemiyle sabitlenmesiyle yaklaşık 30 saniyede tamamlanır. 

3. Shisa: Okinawa kültürüne ait koruyucu heykellerdir. Genelde evlerin girişine, çatılara veya kapı önlerine konur. Amaçları kötü ruhları ve negatif enerjiyi uzak tutmaktır. Çift olarak bulunurlar. Ağzı açık olan (genelde sağdaki): Kötü ruhları korkutup uzaklaştırır. Ağzı kapalı olan (genelde soldaki): İyi ruhların kaçmasını engeller, mutluluğu içeride tutar.

4. …..-chan : Sevimli, küçük veya samimi olduğunuz kişilere (kız çocuklar, bebekler, yakın arkadaşlar) kullanılır. Aile içinde çok yaygındır.

5. Moai: ‘Ortak bir amaç için bir araya gelmek’ anlamına gelen, ömür boyu süren sosyal destek gruplarını ifade eder. Çocukluktan itibaren kurulan 5-6 kişilik bu gruplar, duygusal, finansal ve sosyal destek sağlayarak üyelerin hayat boyu yalnız kalmamasını hedefler ve bölgedeki uzun yaşamın (mavi bölge) sırlarından biri olarak görülür. 

6. Kajimaya: Okinawa’da kajimaya, geleneksel olarak ay takvimine göre 9.ayın 7.gününde (genellikle Eylül ayı civarı) 97 yaşına giren yaşlıları onurlandırmak için kutlanan, ‘gençliğe dönüşü’ simgeleyen geleneksel bir törendir. 97 yaşındakilerin rüzgâr gülü (kajimaya) taşıdığı geçit törenleri düzenlenir.

Kaynaklar:

https://www.youtube.com/watch?v=UYzQ4NrxKmI (protez bacak bilgileri)
https://www.saglikmedikal.com.tr/akulu-tekerlekli-sandalye (akülü tekerlekli sandalye bilgileri)
https://www.youtube.com/watch?v=QeS1XWUPTeM (Kajimaya töreni videosu)
https://tr.wikipedia.org/wiki/Okinawa_Adas%C4%B1
https://visitokinawajapan.com/destinations/okinawa-main-island/southern-okinawa-main-island/
https://www.oki-islandguide.com/quick-facts
https://www.therealjapan.com/destinations/islands/okinawa/
https://www.mitietamada.com.br/portfolio/longevidade/1361772-kajimaya-de-ankichi-moromizato
https://onedio.com/haber/dunyada-insan-omru-ortalamasinin-en-uzun-oldugu-yer-okinawa-adasi-1007151
https://www.ofix.com/blog/okinawalilarin-mutluluk-ve-uzun-yasam-sirlari/?srsltid=AfmBOoprBW44Q9DAuE2hqlP2UrkwXI5f2i3lzqbym0kIkROczrikfoZ1
https://www.istanbul.tr.emb-japan.go.jp/haydijaponyaya/tr-TR/kyushu-okinawa/86/Page.html

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Gamze İlkay Akalın
Gamze İlkay Akalın
İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü mezunudur. İlk ve orta öğrenimini Gemlik’te tamamlamıştır. Yazarlığa çocukluğundan itibaren büyük ilgi duymuştur. Orta okulda yerel bir gazetenin açtığı öykü-kompozisyon yarışmasında birincilik kazanmıştır. Mesleğin ilk yıllarında mimarlığın yanı sıra, iç mimari ve dekorasyon alanında da deneyim kazanmıştır. Tataristan-Kazan’da bir süre dizayn ofis mimarı olarak görev yaptıktan sonra, Azerbaycan’da üç büyük projenin mimari ofis şefliğini yapmak üzere İstanbul’a dönmüştür. Daha sonra Rusya’nın Sibirya bölgesinde inşaatlar yapan Türk-Rus ortaklı bir şirketin İstanbul merkez ofisinde Dizayn Ofis Müdür Yardımcısı olarak görev almıştır. Meslek hayatına aktif olarak devam etmekte olup, serbest çalışmakta ve İstanbul’da yaşamaktadır. Yazarlık mesleğinde sağlam adımlarla ilerlemek ve kitap yazmak en büyük hayalidir. Uygulamalı Yazarlık Eğitimi, Nordic Noir roman öykü atölyesi, Mitoloji Kulübü Yunan Mitolojisi eğitimleri almaktadır. Kitap kulübü üyesidir.

POPÜLER YAZILAR