Sarı başak rengi bukleler ağır çekimle yere düşüyor. Havada süzüle süzüle… Yaşanmışlıklar saçlarda birikirmiş bir rivayete göre. Sarı bukleler, tekinsiz bir tarlada büyüyen vahşi başaklar gibi. Düşüyor, düşüyor. Makas kararlı, nedameti yok hiçbir şekilde. Bir tane, bir tane daha…

 “Ne de güzel saçları var kuzumun.” On beş yaşlarında falandı. O gün, etrafı süpüren Fatoş abla salondan çıkarken arkasından şefkatle mırıldandı. Annesinin cevabı gecikmedi tam gülümseyecekken. Zemherinin sert nefesi esti arkasından.

“Saçla başla olmuyor. Böyle giderse yine kalacak matematikten.”

“Yapar, kuzum yapar, hepsini yapar. Annesi gibi profesör olur. El kadardı, hastanede ilk kucağımıza verdiklerinde, tutmaya korktuk. Yumuk yumuktu pamuk elleri. Ne ara büyüdü bu kadar?”

“Ne biçimsiz, buruş buruş bir şeydi değil mi?” İçeri baktı omzunun üzerinden. Muhtemelen duysun diyeydi.

Yıllarca peşinden sürükledi bu sözleri. İlk buluşmaya, ilk kavgaya, ilk ayrılığa… Fotoğraflardaki gülüşlere, gözlerdeki soru işaretlerine, kalbine girmek isteyenlerin sözcüklerine. Hepsinin en ateşli yerinde, bir kıvılcım gibi aklına geldi. Parlayıp sönse de. Gerçeği yansıtmasa da… Annelerin sözleri temeli çünkü alfabenin. Ana dil denmiş, boşuna mı? Kalbe ekilen taze fidanlar gibi. Melda da fidanları kalbinde besledi, oysa yaban otları gibi kesip atmayı bileydi.

“Sen öyle Ayşe’nin Fatma’nın sözüne bakma. Ders çalışmazsan, Eda’nın annesi gibi bütün gün evde temizlik yapar, bulaşık yıkar, cam silersin. Yıllar nasıl geçti anlamadan, bakarsın üç tane beben olur, biri eteğinde, biri kucağında, biri göbeğinde. Sonra da… Yallah.”

Suçlu gibi. Başı önünde dinlerdi. Hatasını bilmeden hep suçlu hissederdi. Bir şey yapmış gibi, ya da bir şey kırmış, telafisi olmayan bir şey. Eda’nın annesi çok güzel sarılırdı ona oysa. Nesi vardı ki? Evlerine gittiğinde sıcak poğaça, kek kokardı, sızardı yüreğine daha asansörün kapısında.

“Yallah?”

“Yallah tabii. Evde klorak kokan, saçı başı kaymış kadını adam ne yapsın? Zaten doğru düzgün çalışmazsan, bulacağın adam da tıynetsiz, kıtıpiyos biri olur, ne olacak.” Tiksinir gibi ekşitti yüzünü.

Başı önüne düştü, tonlarca yük taşıyan başaklar gibi.

“Dik dur dik. Çok çirkin görünüyor, iki büklüm kalırsın bak.”

Çok çalışmalı. Daha çok. Annesinin yüzündeki bir tebessüm için. Çay koyardı bazı akşamlar. Televizyonun karşısındaki battaniyenin altında, yanına kedi gibi kıvrılmak… Eline sağlık kızım dediğini duymak için.

“Çay mı yaptın, hah, iyi yapmışsın,” derdi. Bu onların lisanında eline sağlık kızım demekti. Zaten on dakika sonra, “Hadi sen kalk, çalışmana bak. Kaytarmaya yer arıyorsun,” derdi. Çoğunlukla odasında gece lambasının altında okumalar yapardı. Akademik kariyer böyle bir şey olmalı. Hiç anda olmayan bir anne. Kabullendi zamanla. O zaman çayını odasına bırakırdı. Gözünün içine bakar, kadının bırak çık der gibi salladığı eliyle karşılaşınca apar topar çıkardı odadan.

En büyük mutluluğu üniversiteyi kazanınca hediye edeceğini düşünürdü. Hele bir kazansın. Güller açacaktı kadının yüzünde. Geceyi gündüze, gündüzü birbirinin aynı günlere ekledi. Test kitaplarındaki şıkların yüzünde izi çıktı uykuya daldığında. Hayaller kurdu, bazısı kendisinin bazısı annesinin.

O günü hiç unutmuyor. Sınavın açıklandığı gün. Edebiyat Fakültesi’nin müjdesini verdiğinde annesi yüzünü buruşturup, “Az daha çalışsaydın, az daha,” dediği gün. Tutamadı içinde öfkesini o gün. Salon kapısını çarpıp içeri gittiğinde önce hırsını alamayıp yatağın üstündeki tüm ufak tefek yastıkları alıp sağa sola fırlattı ama yine aklı içeride kaldı. Usulca gidip salon kapısının deliğinden baktığında kadının camın önünde, eli çenesinde, dışarıya baktığını gördü. Küçücük, kimsesiz dünyaya karşı yapayalnız savaşan bir kız çocuğu gibi gözüktü gözüne. Kıyamadı. Yine. Yanına gitti usul usul. Yere çöktü önüne, kafasını dizlerine koydu. Yanında duran ellerini alıp kafasına yerleştirdi. Okşadı mı, yoksa bir iki kere zoraki gidip geldi mi saçlarında? Hissetmesi zor. Babası olsaydı, belki o sevinirdi. Bugün kutlama yaparlardı. Neyse, hepsi geldi geçti.

Alihan, annesinin üniversiteden arkadaşının oğlu. Babası eski müteahhit, yeni politikacı. Tanışsınlar istiyor, madem üniversiteyi de bitirmiş, iş ararken hayırlı bir izdivaç da fena olmazmış. Fotoğrafını görünce bayılmış Melda’ya. Saçları ne de güzelmiş. Bal rengi ırmaklar gibi omuzlarında. Şaşırmıyor değil. Bu adamla dünür olmak? İstediği bu muydu gerçekten annesinin? Hangi ara dönüştü böyle? Mutlu olur muydu, o da bayılsa Alihan’a? Hafta sonu çaya çağırmış, ailece geleceklermiş. Sohbet muhabbet. Fena mı olurmuş? Zaten tek başına birini de bulacağı yokmuş. Daha ne istiyormuş? Gelsinler bakalım, gelsinler.

Sarı başak rengi bukleler ağır çekimle yere düşüyor. Havada süzüle süzüle. Aynadaki Melda gülüyor ilk defa gördüğüne. Makas kararlı, nedameti yok hiçbir şekilde.

Bu yazı sana ne hissettirdi?