Yapyalnızım. Öyle böyle değil, sırılsıklam yalnızım. Sadece yalnız olsam, yalnızlığımla mutlu olabilirdim. Oynardım onunla, çamurla oynar gibi yuvarlar toparlar yepyeni bir forma sokardım. Yeni yollar arardım, bulurdum da. Hiç girmediğim sokaklara girer çıkar, tozlara bulanır, debelenir, yuvarlanır, yine çıkardım içinden. Çok kalktım ayağa ama hiç bu kadar yalnız olmadım ki. Üstelik sadece yalnız değilim, sen de varsın. Seni bu yalnızlığın neresine koyacağımı bilemiyorum. Seninle konuşup duruyorum kafamda. Kendimi anlatıyorum. Bir zamanlar istifa etmeyi planladığım günler gibi. O zaman da bir süre kafamda konuştum, dertlerimi sıralayıp durdum, beni istifaya neyin getirdiğini anlattım, beynimin kıvrımlarında kurulan hiç bitmeyen mahkemelerde… Bugün sen oradasın.
Bankadaki adamı ağırlamaya çalışan şube müdürü sorunca cevap beni aldı götürdü. “Az şekerli.” Yıllardır duymadım, kim az şekerli içer ki? İstemeye geldiğiniz gün, kahveni az şekerli istediğinde öğrendim ilk defa öyle içtiğini. Sade değil, şekerli değil. Ne uçuruyor tadından ne ayıltıyor. Sonraki birkaç yılın özeti gibi. Anca kopmayacak kadar bir bağ işte.
Adam, genç bankacının karşısında kırıta kırıta höpürdetiyor kahvesini. Uzaktayım ama eminim içine çekerken çıkan seslerin. Beyaz bıyıklarında telveler birikiyor, elinin tersiyle alıyor. Flörtleşiyor beden dili. Kafamdaki diyaloglar etrafa baktığımda suskunlaşıyor. Evden daha çok çıkmalıyım.
Öyle hızlı işgal etti ki kalelerimi yalnızlık. Biraz kaynayan kurbağa deneyi gibi. Ağır ağır ısınan suda bir de bakmışım bir başıma kalmışım. Sürekli sevdiğini söyleye söyleye yalnız bıraktın beni. Dışarıdaki her şey daha önemli oldu. Kiminin hastalığı, kiminin neşesi, kiminin polislik, mahkemelik işi. Her şey daha önemli. Kendimi ev gibi hissediyorum. Gidip dönülen, belki de uğranılan. Varlığı şükür sebebidir de duvarlarını okşamazsın. Kalbini almaya çalışmazsın, dinlemezsin, anlaman gerekmez. Ev hep oradadır. Geciksen de gelmesen de bekler. Ne kibar olman gerekir ne onunla plan yapman. Evde plan yapılır da ev için yapılmaz.
Fazla düşünme kaybolursun, diyor şarkı. Bilmez miyim? Kayboldum da nerelerden döndüm. Biliyorum da duramıyorum, kendimi toparlarken bir soru soruyorsun. “Doğum günün için ne istersin? Neye ihtiyacın var?” İhtiyaç? Hani ayakkabım eskidi gibi mi, bir bornoz lazım gibi mi? Sevgiline ihtiyacını almazsın. Düşünürsün neyi sevdiğini, ararsın, bulursun, yorulursun, içine güzel bir şey yazarsın. Doğru, sen yolladığın çiçeğin içine de not yazmazsın. Yoğun iş zamanları “tatsızlık çıkmasın çiçeği” yolladığında hevesle açmaz oldum zarfları. Çünkü boş. İsim yanında nokta. Ya özel bir günde, neydi o gün unuttum, “Yarına programımız var mı?” diye sorup, “Yoksa ben eski mahalleye gideceğim,” demen? Her bir yere çıkacağımızda tutan başın, tutulan belin, bozulan miden.
Adam kahvesini içti, işi de bitti. Yetmişlik falandı ama göz devirmesiyle kadını yedi bitirdi. Masadan uzaklaşabilirse sıra bende. Babamın kiralık kasasını açacağız birlikte. Ancak cesaret edebildim yokluğunun üstüne kitlenen kasalara bakmaya. Kadın kahve teklif etmedi bana niyeyse. Neyse… Kasalara doğru ilerlerken, kadının benimle sohbet de etmediğini fark ettim. Oysa demin ne kadar şeker ve bıcır bıcır gözüküyordu.
Kasadan çıkanlar bildiğim şeyler. Kimi manevi olarak değerli, büyük dedenin yüzyıllık saati, annemin yakut takı seti, yazlık, kışlık tapular, biraz dolar, biraz altın. Hiç beklemediğimse bir mektup. Yüksek sesle okumayı isterdim ama bu kadının yanında hiç içimden gelmedi.
“Handan, güzel kuzum,
Çok sohbetler ettik ama derinlere inemedik. Bir sürü şey söylemek istedik, sonraya bıraktık. Yazmak istedim, çünkü yaşarken ölümü konuşmak ağır gelir insana. Konular hep değiştirilmek istenir. Ne zaman sonsuz sonrayı açmak istesem senin de için kaldırmadı, yüreğin daraldı. Aman baba, ağzından yel alsın diye diye, konuşmadan geldik gidiyoruz.
Sana diyeceklerim çok aslında, yazarak bir yere kadar… Öncelikle, Moda’daki evi satma. Ne olursa olsun dursun, belki bir gün kaçıp kafa dinlersin, belki lazım olur, dayanağın olur. Yazlığı da ihmal etme, köydeki Necati’ye üç beş kuruş ver ki aydan aya bahçeye baksın.
Beni düşünüp, ardımdan çok çok üzülme. Arada koy bir duble, hatırla, daha mutlu olurum. Ben kendi payımı aldım hayattan. Çok iyi günlerim de oldu, yeni bir sayfa açsam mı, diye düşündüğüm günler de. Özünde iyiydi. Sen? İyi misin? Gözünün içine anlamlı anlamlı bakarken beni yakaladığın anlarda anlamaya çalıştım hep. Işığını aradım gözlerinde. Acılaşmış bir şey var gözlerinde. Anlatmak istemediğini seziyor, susuyorum. Sen susabiliyor musun, yoksa içinden konuşup duruyor musun? Seni tanıyorsam, gözlerinden söylenmeyen kelimeler geçiyor. Kalbinde ise bastırdığın tortular. O gün. Sana takılmıştım, artık evden çıktın, sonsuza kadar süren bir yolculuk bu diye. Ciddi değildim Handan, seni tutan anlamsız lakırdılar, yazılı olmayan sözleşmelerse, unut hepsini. Sana hak ettiğinin azını veren hiçbir yere zincirli değilsin. Değilsin be kızım. Sevildiğini değil, seçildiğini hissediyor musun? Herkes sever de seçilmez. Senin yanına ne konulsa, o seçilir bazen. Hah, o işte, tam az şekerli hayattır işte. Ne gidilir ne kalınır tam anlamıyla. Seni seven, senin mutluluğunu seçen baban.”
Garip bir his oldu. Okurken gözlerim doldu, evet. Hatta kızdım, cevap veremeyeceğim bir sohbet açmış gibi geldi. Sonrasında bir çözülme oldu kalbimde. Verilmiş bir karar gibi falan değil. Artık kafamda konuşmadığımı fark ettim seninle. Mektup okuduktan saatler sonra bile o içimdeki hiç susmayan konuşma bitti…



