Leyla, kapının önüne bırakılan market poşetlerine bakarken sabah sipariş veren kadının kendisi olduğundan pek emin değildi. Daha iki saat önce sepete eklerken ne kadar hevesliydi oysa. Taze fesleğen, iki avokado, ekşi mayalı ekmek, hiç denemediği bir peynir, bir de internette gördüğü tarifi yapmak için kuşkonmaz…

Şimdi hepsi mutfak tezgâhının üzerinde duruyordu. Kuşkonmazları eline aldı ve daldı.

“Benim hevesim nereye gidiyor böyle?”

Bunu son zamanlarda kendine sık soruyordu; çünkü mesele kuşkonmaz değildi.

Bir kitap görür, hemen okumak isterdi. Bir konu ilgisini çeker, günlerce araştırırdı. Bir eğitime başlar, ilk zamanlar öğrendiği her şeyi heyecanla anlatırdı. Sonra hevesi çekilirdi içinden. Ne sıkılmaktı bu ne de pişmanlık; sadece devam etmek istemezdi. Yarım kalan kitapları, başladığı eğitimleri, bir dönem hevesle aldığı malzemeleri düşündüğünde aynı kelime gelirdi aklına: İstikrarsız.

Bu kelimeyi hiç sevmezdi oysa. İnsan kendini tek bir kelimeyle nasıl tanımlayabilirdi ki? O kelime ne yaptığını söylüyordu belki ama neden yaptığını nereden bilecekti? Kuşkonmazları sebzeliğe koyarken telefonu çaldı. Aslı.

“Bugün kahve?”

Leyla saate baktı. Yapması gereken birkaç işi vardı. Çamaşırlar birazdan bitecekti, bilgisayarda dün tamamlamadığı bir dosya açıktı, akşam yemeği de yapılacaktı.

“Üç gibi çıkarım,” diye yazdı.

Bilgisayarın başına geçti. Dosyayı açtı, birkaç yeri düzeltti. Sonra ekrana bakıp, “Bu kadar yeter,” dedi. Eskiden olsa biraz daha uğraşırdı. Bir cümleyi değiştirir, sonra tekrar eskisine döner, bitirdiği hâlde bir kez daha kontrol ederdi. Şimdi bilgisayarı kapattı.

“Bu kadar yeter.”

Bu cümleyi son zamanlarda daha sık söylüyordu. Bazen iyi geliyordu. Bazen de arkasından o tanıdık ses geliyordu.

“Yine yarım bıraktın.”

Salondan geçerken gözü duvarın kenarında duran tuvale takıldı. Onu da büyük bir hevesle almıştı. Boyalarını, fırçalarını seçmiş, hatta ne yapacağını bile düşünmüştü. Sonra yapmamıştı. Tuvali her gördüğünde içinde küçük bir huzursuzluk beliriyordu. Sanki orada resim yapmak için değil de yapmadığı bir şeyi ona hatırlatmak için duruyordu.

Şimdi baktığında aynı şeyi hissetmedi. O gün istemişti. Bugün istemiyordu. Belki bir gün canı ister, boyaları çıkarırdı. Belki uzun süre hiç dokunmazdı. Her hevesin bir zorunluluğa dönüşmesi gerekmiyordu. Bazı şeyler yeniden isteyeceği zamanı bekleyebilirdi. Belki de yıllarca davranışlarına isim vermekte biraz acele etmişti; kararsız, istikrarsız, maymun iştahlı… Oysa insan bazen yoruluyordu, bazen fikrini değiştiriyordu, bazen merak ettiği şeyin kendisine göre olmadığını anlıyor, bazen de aldığı kadarıyla doymuş hissediyordu. Hepsine aynı ismi vermek kendisine haksızlık değil miydi? Üçte Aslı ile her zamanki kafelerinde buluştular.

Aslı çantasından kalınca bir kitap çıkardı.

“Bitti sonunda.”

Leyla kitabı tanıdı. Aslı aylardır okuyordu.

“Sevmedin ki sen bunu.”

“Sevmedim.”

“Ee, niye bitirdin?”

Aslı şaşırdı.

“Başlamıştım çünkü.”

İkisi de güldü. Aslı böyleydi. Başladığı kitabı bitirir, aldığı kursun son dersine kadar gider, dolabını düzenlemeye başladıysa son çekmeceyi yerleştirmeden bırakmazdı. Leyla bir yanıyla ona hayrandı, bir yanıyla da onu izlerken yorulurdu. Kahveleri geldi. Bir süre sonra Aslı, Leyla’nın aylar önce büyük bir hevesle anlattığı eğitimi sordu.

“Seninki ne oldu?”

“Bıraktım.”

“Daha bitmedi ki?”

“Bitmedi.”

“Niye bıraktın?”

Leyla kahvesini karıştırdı, zaman kazanmak istercesine.

“Aradığım şey o değilmiş.”

Aslı gülerek, “Sen de her şeye bir heves başlıyorsun zaten,” dedi.

Kötü niyetle söylememişti, Leyla bunu biliyordu.

“Evet, biraz öyleyim,” dedi.

Konu değişti.

Ama eve dönerken o cümle onunla birlikte geldi. Her şeye bir heves başlıyorsun zaten.

Doğruydu aslında. Ne çok şeye heves etmişti. Ne çok kapı açmış, içeri bakmıştı. Bazılarında uzun süre kalmış, bazılarından erkenden çıkmıştı. Ama hiçbirinden eli boş dönmemişti ki. Birinden insanları anlamanın tek bir yolu olmadığını öğrenmişti. Bir başkasında kendisini biraz daha tanımıştı. Bazıları ona ne istediğini öğretmişti. Bazılarıysa ne istemediğini… Sırf başkasına iyi geliyor diye bir şeyin kendisine de iyi gelmek zorunda olmadığını da böyle öğrenmişti.

Eğitimin ikinci modülüne devam etmemişti; çünkü nefes çalışmasında yaşadıkları, kafasında bazı şeyleri değiştirmişti. Eğitmen karşılarında durup ritmi sayıyordu.

“Al… iki, üç, dört. Tut… iki, üç, dört. Şimdi yavaşça bırak… iki, üç, dört, beş, altı.”

Leyla daha üçüncü tekrarda zorlanmaya başlamıştı. Burnundan aldığı nefes yetmiyor, tutmaya çalıştıkça daha çok nefes alma ihtiyacı hissediyordu. Bir yerde dayanamayarak nefesini erken bıraktı. Eğitmen fark etti.

“Leyla, nefesi eksik bitiriyorsun. Dörde kadar alıp tutman, sonra altıya kadar bırakman gerekiyor.”

“Zorlanıyorum biraz,” dedi Leyla.

“Doğru nefes alamadığın için zorlanıyorsun. Bir daha deneyelim. Bu kez nefesi yarıda bırakma.”

Leyla başını salladı.

Tekrar denedi.

“Al… iki, üç, dört. Tut…”

Eğitmen dörde gelmeden burnundaki tıkanıklığı hissetti. Polip yüzünden zaten rahat nefes alamıyordu. Nefesine odaklandıkça rahatlamak yerine daha da nefessiz kaldığını hissediyordu. Operasyondan da kaçıyordu. Etrafına baktı. Herkes devam ediyordu. Gerçekten kimsede böyle bir sorun yok mu? Herkes kusursuz mu yapıyor bunu? Ya yapamayan yalnızca ben değilsem? Belki bir başkasının başka bir rahatsızlığı var. Belki biri nefesini tutunca kötü hissediyor ama doğru yapamadığını düşünerek söylemiyordu. Eğitmenin sesi yeniden duyuldu.

“Leyla, yine erken bıraktın.”

O an çalışmayı doğru yapmaya uğraşmaktan çok, neden yapamadığını açıklamak zorunda kalmış gibi hissetti. Üstelik mesele yalnızca nefes değildi. Bir yöntemin herkese aynı şekilde uygulanması ona doğru gelmiyordu. İnsanların bedenleri de hikâyeleri de birbirinden farklıydı. Birine iyi gelen, diğerini zorlayabilirdi. Bunu fark ettiğinde eğitime devam etmek istemediğini de biliyordu.

Kararı zor olmamıştı. Zor olan, sonradan bu kararı nereye koyacağını bilememekti. Çünkü bir şeyi istemediğini fark edip bırakmakla, başladığı bir şeyi sürdürememek aynı şey değildi. Ama Leyla yıllarca ikisini birbirine karıştırmıştı. Belki de artık kendine haksızlık ettiği yeri yakalamıştı. O eğitimden aldığı ona yetmişti. Devam etmemek de en az başlamak kadar kendi kararıydı.

Eve vardığında mutfağa geçti. Sabah aldığı fesleğene baktı. Geçen sefer aldığı birkaç gün içinde solmuştu. Bu kez saksıyı doğrudan güneş almayan bir yere koydu, toprağına dokundu. Yaprakları ne kadar inceydi. İnsan böyle bir yaprağa bakıp da “Neden daha dayanıklı değilsin?” diye kızabilir miydi?

Aklından geçen düşünceye kendi de şaşırdı. Hassas olanı güçlendirmeye çalışmıyorsun. Hassas olduğu için ona uygun bir ortam yaratmaya çalışıyorsun. Peki insan neden kendisine de aynı şeyi yapmıyordu? Neden yorulduğunda dinlenmek yerine daha dayanıklı, vazgeçtiğinde daha istikrarlı, dağıldığında daha disiplinli olması gerektiğini düşünüyordu? Belki bazı taraflarını geliştirmek yerine onlara iyi gelecek bir alan yaratması gerekiyordu.

Fesleğeni kokladı. Kendiyle kaldığı saatleri severdi Leyla. Kendiyle konuşmayı, kendi hakkında çıkarımlar yapmayı, bazen yıllardır doğru bildiği bir şeyin aslında ona hiç ait olmadığını fark etmeyi… Yanlış ekilen tohumları fark etmek, kendine verebildiği en kıymetli şeylerden biriydi; çünkü insanın içine yalnızca kendi seçtikleri ekilmiyordu. Başkalarının doğruları, olması gerekenler, iyi niyetle verilen öğütler, daha iyi olma telaşı… Zamanla hangisini kendisinin ektiğini unutuyor insan. Sonra büyüyen her şeyi kendinden sanıyor.

Leyla da uzun süre öyle yapmıştı. Daha disiplinli olmalıydı. Başladığını bitirmeliydi. Bir konuda derinleşmeliydi. Yapabileceğinin en iyisini yapmalıydı. Peki bunların hangisini gerçekten kendisi istemişti? Hayatına giren onca şeyi düşündü. Hiçbirinden eli boş dönmemişti aslında. Öğrenmişti, bir şeyler fark etmişti. Bazıları yalnızca bir süre yanında yürümüş, vereceğini verip gitmişti. Belki mesele hepsini sonuna kadar götürmek değildi. Hangisinin kendi toprağında yetiştiğini fark etmekti. Bazılarını büyütmek. Bazılarını olduğu yerde bırakmak. Bazılarını da usulca çıkarmak. Eskiden boş kalan yere hemen başka bir şey ekmek isterdi; şimdiyse toprak boş kalabilirdi. Her karışını bir şeyle doldurmak zorunda değildi ya. 

Leyla arkasına yaslandı. Uzun zamandır ilk kez, kendisine yeni bir şey katması gerektiğini düşünmüyordu. Önce var olanı tanımaya, sevmeye; değiştirmeye çalışmadan, olduğu hâliyle kabul etmeye alan açması gerekiyordu. Bu düşünceyle bir süre sessizce oturdu. İçinden, belli belirsiz bir cümle geçti.

Belki de kendimle geçirdiğim o uzun saatlerin en verimli hasadı budur.

Bu yazı sana ne hissettirdi?