Toz…
Çoğu zaman ondan kurtulmaya çalışırız. Camdan sileriz, raflardan alırız, masaların üzerinden kaldırırız. Onu, temizlenmesi gereken bir fazlalık gibi görürüz. Oysa belki de toz, kir değil; yaşamın bıraktığı en sessiz izlerden biridir.
Doğaya dikkatle bakıldığında hiçbir şeyin kendisiyle kavga etmediğini görürüz.
Rüzgâr estiği için suçlanmaz.
Yağmur yağdığı için özür dilemez.
Ağaç, sonbahar geldi diye yapraklarını tutmaya çalışmaz.
Toprak, kış boyunca sessiz kaldığı için kendini verimsiz ilan etmez.
Çünkü doğa, her şeyin kendi zamanını bildiği kusursuz bir ahenk içinde yaşar. Orada hiçbir mevsim diğerine özenmez.
Hiçbir nehir, önüne çıkan her taşı yok etmeye çalışmaz.
Hiçbir tohum, filizlenmek için kendini aceleye getirmez.
Her şey, olması gerektiği zamanda olur. Ve tam da bu yüzden yaşam, kendiliğinden akmayı bilir.
İnsan ise çoğu zaman bu ahengi unutur. Sürekli çiçek açması gerektiğine inanır.
Hep üretmesi, hep güçlü görünmesi, hep mutlu olması, hep ilerlemesi gerektiğini düşünür. Oysa doğa bize bambaşka bir şey anlatır.
Bazı yıllar dallar meyvenin ağırlığıyla eğilir. Bazı yıllar ise aynı ağaç, hiçbir şey yapmıyormuş gibi görünür. Ama görünmeyen yerde kökler derinleşir.
Toprak dinlenir. Yağmur toprağın hafızasını besler. Sessizlik, yeni bir başlangıcın hazırlığı olur. Çünkü verim, yalnızca meyve vermek değildir.
Bazen bekleyebilmek, bazen güç toplamak, bazen sadece olduğu yerde kalabilmektir.
İnsan da doğanın bir parçasıdır. Buna rağmen çoğu zaman kendi mevsimine direnerek yaşar. Dinlenirken suçluluk duyar. Yavaşladığında geride kaldığını sanır. Eksik hissettiğinde kendini değiştirmeye çalışır. Oysa belki de ihtiyaç duyduğu şey değişmek değil, içinde bulunduğu mevsimi anlayabilmektir.
Hayat da böyledir.
İçinde sevinç kadar hüzün, başlangıç kadar veda, bereket kadar durgunluk, ışık kadar gölge vardır. Ve bütün bunlar bir araya geldiğinde yaşam, kendi bütünlüğünü oluşturur. Toz da bu bütünlüğün sessiz bir parçasıdır.
Bir ev yaşandığı için tozlanır.
Bir kitap okunduğu için sayfaları eskir.
Bir yol yüründüğü için ayakkabılar kirlenir.
Bir bahçe rüzgâr aldığı için üzerine toz düşer.
Yaşamın olduğu yerde iz vardır.
İz olan yerde de toz…
Belki de bu yüzden mesele, hayatın üzerimize hiç toz bırakmaması değildir. Mesele; tozu görünce yaşamaktan vazgeçmemektir.
Her şeye rağmen sofrayı kurabilmek…
Bir fincan çayın buharını fark edebilmek…
Sevdiklerimizin sesini gerçekten duyabilmek…
Bir ağacın gölgesinde durup rüzgârı hissedebilmek…
Ve bütün bunların zaten hayatın kendisi olduğunu hatırlayabilmek.
İnsan, bazen en büyük anlamı büyük zaferlerde değil, sıradan görünen anların içinde bulur. Belki de bilgelik, kusursuz bir yaşam aramak değil, yaşamın bütün hâllerini aynı saygıyla karşılayabilmektir.
Meyve veren zamanı da…
Dinlenen zamanı da…
Işığı da…
Gölgeleri de…
Ve üzerimize usulca konan tozu da…



