Evde boş boş oturmaktan sıkıldığım için dışarı çıkmaya karar verdim. Arabayı almaya gerek yoktu. Hava almak için çıkıyordum zaten, metro ile gidebilirdim Kadıköy’e. Bir deniz havası almak iyi gelirdi. Yürüyen merdivenlerden aşağıya indim. Kimse yoktu etrafta. Daha önce bu saatte hiç binmemiş miydim metroya? Nasıl bu kadar boş olabilirdi, arıza falan mı vardı?
Gittim, banka oturdum. Tepedeki gösterge trenin sekiz dakika sonra geleceğini yazıyordu. Demek ki bir sorun yoktu. O sırada birinin geldiğini fark ettim. Göz göze gelmemek için yanımdan geçmesini bekledim. Ama o yanıma oturdu. Bomboş peronda gelip yanıma oturmasından huzursuz olunca kafamı kaldırıp baktım.
Kırklı yaşlarında, düzgün giyimli, ince narin yapılı yüzünün aksine, gür dalgalı uzun saçları olan bir kadındı. Gözleri nemli ve kızarmıştı. Galiba ağlıyordu. Kırılgan bir sesle,
“Hiç kimse bilmiyor ama ben bir süredir acı çekiyorum,” dedi gözündeki yaşları silerken.
“Ve bu süre gerçekten çok uzun.”
Göğsüyle midesinin arasında bir yere dokundu ve devam etti, “Acının yerini tarif edemiyorum ama içimde, derinlerde bir yerde.”
Birden yanmışçasına hızla çekti elini.
“Aslında tam yerini bulmaya, ona bir koordinat belirlemeye korkuyorum.”
Suçlu gibi gözlerini yere indirdi ve devam etti.
“Bu soyut yarayı gerçekleştirecek kehanette bulunmaktan ödüm kopuyor.”
Bana bunları neden anlatıyordu? Ne demem gerekiyordu ona? Hızla göstergeye gitti gözlerim. İki dakika.
“Daha önce bir kitapta okumuştum, insanlar zorlayıcı duygularını bedenlerinde bir olgu gibi anlatıyorlar ve bir süre sonra, gerçekten bu dertleri ile uğraşırken buluyorlar kendilerini,” dedi.
Söyledikleri dikkatimi çekmeye başlamıştı. Hafifçe ona doğru dönüp yüzüne baktım.
“Mesela yaşadığı acıyı ‘Kendimi sert bir kabukla çevrilmiş gibi hissediyorum,’ diye tarif eden kadın, kısa bir zaman sonra yıllarca uğraşacağı sedef hastalığı ile buluyor kendisini.
İşte bu yüzden, tam da şuramda diyemiyorum acıma. Ama orada bir yerde, hissediyorum,” dedi.
Sesinin tonu düzelmişti. Sanki yıllardır arkadaştık da bana bir şey anlatıyordu.
“Yeni değil, yıllardır onunlayım ben. İyiyim, keyifliyim dediğim her gün rol yapıyor, neşeyi bir kostüm gibi giyiyorum üzerime,” dedi ve gülümsedi.
Bir anda gerçekten neşeli bir genç kadına dönüştü karşımda. Neydi bu kamera şakası mı?
“Bazen daha kolay oluyor işim, acım o kadar hafifliyor ki hâlâ orada mı diye yoklamazsam varlığını unutacak gibi oluyorum. Biliyorum, delilik bu ama iyileşen yerine bastıran biri gibi; hani sızlayan dişine, dilindeki bir yaraya, geçti geçecek olan gözündeki o arpacığa dokunur gibi dokunuyorum ona,” dedi samimi bir ifadeyle.
Tek kelime etmiyordum, o da bunu istemiyordu zaten. Bu sırada tren geldi ve geçti. İlginç olan peronda kimse inmedi. Hâlâ ikimizdik. Neler oluyordu böyle?
“Yarasını kaşımayı seviyor insan galiba, yoksa tatlı tatlı kaşınıyor diye bir tabir olur muydu lügatımızda?” diyerek devam etti sözlerine.
Elimde olmadan gülümsedim, doğruydu söylediği. Bir sonraki trene binene kadar onu dinleyebilirdim.
Gözlerimin içine baktı mahçup bir gülümsemeyle, “Sanırım pek çokları gibi ben de sahip çıkıyorum yarama, ağzım geçsin derken yüreğimde bir yerde kalsın istiyorum belki de.”
Kaşlarını kaldırıp, dudaklarını büzdü, sonra utangaç bir kız çocuğuna dönüşüp, “Derdimi diğerleri ile yarıştırıp, çektiklerimi en büyük zenginliğim sayıyorumdur, kim bilir?” diye devam etti.
Nasıl güçlü bir özeleştiriydi bu böyle?
Söylediklerinde çok samimi görünüyordu. Simsiyah gözleri bir anlığına parladı, sırtını dikleştirdi, sert bir ses tonuyla, “Bazen küçümsüyorum yaramı, küçültmeye yaramasa da bu tavrım. Zayıfsın, korkaksın, zavallısın, minicik yaradan ne hâllere geldin diye acıtıyorum kendimi, yaram yeterince acıtmıyormuş gibi.”
Tek kişilik tiyatro oyunu seyrediyor gibiydim. Duygudan duyguya giriyordu. Mimiklerini böylesine ustaca kullanabilmesi çok etkileyiciydi.
Peki ya bana ne oluyordu böyle, neden kalkıp gitmiyor, tek kelime etmiyordum ona karşı? Ayrıca peron hâlâ boştu. Bu nasıl olabilirdi? Korkmam gerekir miydi?
Birden çok dostane bir tonda, sanki beni teselli eder gibi, “Acının büyüğü küçüğü olmaz diye bir deyim var dilimizde ve bir de zaman her şeyin ilacı. Biliyor musun, bu ilaç asla tamamen geçirmiyor yarayı. Zaman olsa olsa ağrı kesici olmalı kesinlikle. Geçirmiyor da susturuyor işte,” dedi.
Hak verdim ona, yine ses çıkaramadım ama başımı salladım usulca.
“Ne garip, aşk acısının da fiziksel acı gibi beyinde sinyaller oluşturduğunu kanıtlıyor bilim adamları. Acıyı bile çeşitliyorlar kendilerince,” dedi ve gözlerimin içine acıyla baktı.
“Benimki ne acısı bilmiyorum ama o her daim kanıyor içimde. Bazen ince bir sızıntı, bazen de kan kaybından öldürürcesine.”
Neydi bu kadını bu kadar acıtan, söylemek istemediği bir kaybı mı vardı? Onu dinlemek istiyordum artık. Tren falan umurumda değildi, ekranı takip bile etmiyordum.
Uzun mantosunun belinden bağlanmış kuşağını biraz daha sıktı ve ekledi, “Pek çok hemcinsim gibi hormonlarım perişan eder beni regl dönemlerinde. Bu kez o kadar dibi gördüm ki bir daha hiç yukarı çıkamayacağımı hissettim iliklerimde. İlk kez belki de ayda sadece iki gün ben, gerçek ben oluyorum dedim kendime, her ay, ‘Ne oluyor bana?’ dememin aksine.”
Ah bilmez miydim, ben de her ay mahvoluyordum. Kendimi tanıyamaz hâle geliyordum ben de. Bir dakika, böyle melodik konuşması mıydı oturduğum banktan kalkmama engel olan? Ezberlenmiş sözler miydi bunlar? Etrafıma bakındım, bir kaç kişi gelip geçti yanımızdan. Her şey çok normal gözüküyordu artık.
Derin bir nefes verip umarsızca arkasına yaslandı, “Bir alıştım sanıyorum onunla yaşamaya, bir de bakıyorum ki isyan ediyorum varlığına. Hastalık gibi teşhis etmek, sebebini bulmak istiyorum onun. Sebebini bulursam ortadan kaldırabilirim değil mi?” diye sordu.
Ne demeliydim? Bir onay cümlesi miydi beklediği diye düşünüp, bilmem der gibi baktım ona.
“Her yerde arıyorum suçluyu. Çevrede, ekonomide, ailede, geçmişte. Sonra bulsam da ortadan kaldıramayacağım şeyi aramanın faydasızlığını farkediyorum. Yarayı görmek için kabuğu kaldırmak, yaranın derinleşmesinden başka işe yaramıyor ki!” dedi ve gözleri yaşardı yine.
Tam “Haklısın,” demeye hazırlıyordum kendimi, konuşmamı kesmek istercesine devam etti, “Sonra aynaya bakıp buluyorum suçluyu. Bu daha çok arttırıyor acımın şiddetini. Ne yaptım, neyi yanlış yaptım diye, hırpalıyorum kendimi.”
Yaklaşık yarım saattir metro istasyonunda bir bankta, hiç tanımadığım bir kadını dinlediğimi ve onun için üzülmeye başladığımı hissettim. Gerçekten acı çekiyordu ve son zamanlarda duyduğum haberlerin etkisinden sanırım, kendisini bir anda raylara atmasından korkuyordum. Ne yapardım öyle bir şey yaparsa? Hafifçe ona doğru yaklaştım bankta. Trenin gelmesine iki dakika olduğunu gösteriyordu tepedeki ekran.
“Bağışıklık sisteminin kendi dokularını yabancı bir tehdit gibi algılayıp, kendi kendine saldırmasına Otoimmun Hastalık diyor tıp. Belki de Otoimmun Acı Sendromu sahip olduğum,” dedi birden.
Tüm gizemi çözen bir dedektif edasıyla, “Kendime yabancılaşıp kendime toleransımı yitirdiğim için korkarım, tüm bu yaşadıklarımdan,” dedi.
Metronun geleceğini haber veren o ürpertici hava dalgası saçlarını hareketlendirdi. Ayağa kalktı, yine o neşeli kadına dönüştü.
“Sürekli mutluluk maskesi takıyorum ama çok acı çekiyorum. Bir sebebi yok belki. Sanırım kendimi suçlamak da haksızlık,” dedi.
Tren göründü, uyarı düdüğü çaldı. Ben ayağa kalktım. Tren durdu. Tam kapıları açılırken eliyle bana “dur” dedi. Kapıya yaklaşıp inenlere izin verirken bana baktı.
“Her zaman ne ekerse onu biçmiyor insan. Ektiğim kötü tohumun, verdiğim eksik bakımın hasadı olmayabilir bu acı,” dedi.
Ben peronda kalmıştım, o ise trenin içindeydi artık. Kayan kapı kapanırken sesini yükseltti, cevap verecek kadar vaktim olmadığını bilerek sordu. Ses bana ulaştığında tren uzaklaşmaya başlamıştı bile.
“Yoksa olabilir mi?”

