Ruşen o sabah öldüğünü sandı. Başta gözlerini açmadı. Önce yün yorganın dışına taşmış sağ ayağını oynattı. Oynuyordu. Emin olmak için yorganın içindeki sol ayağını da oynattı. O da oynuyordu. Dilini damağına değdirdi. Ağzı kuruydu ama dili hissedebiliyordu. En kötüsü de duyabiliyordu. Demek ki ölmemişti. O zaman avludan gelen canhıraş bağrış neydi? “Ruşeeeeen!”

Ruşen yatakta doğruldu. “Ne oluyor yahu? Köyü alev mi aldı?” diye kendi kendine söylenip bir yandan da gözlerini ovuştururken kapı açıldı. Karısı Müzeyyen, yüzü öfkeyle al al olmuş hâlde içeri girdi. Ruşen yiyeceği paparayı anladı, üste çıkmak için, “Ne bağırıyorsun sabah sabah?” diye çıkıştı.

“Saat kaç oldu herif? Sana sesleniyorum, duymuyor musun?”

“İnsan sabah sabah öyle mi çağrılır Müzeyyen? Bir an öldüm sandım.”

“Ölüden farksızsın zaten Ruşen!” Müzeyyen bir hışımla perdeyi açtı. Çanakkale’nin eylül güneşi odanın içine doldu. “Kalk. Bağ bekliyor.”

Ruşen gözlerini eliyle kapatıp tekrar yattı. Ruşen’in hayatında iki büyük yanılgısı olmuştu. Birincisi, 2018 yılında aldığı bordo renkli Opel Vectra’nın “Alman arabası, bunun motoru ölmez,” denilerek kendisine satılmasıydı. Motor üç ay sonra ölmüştü. İkincisi ise liseden sonra okumayıp, baba mesleğini devam ettirip, tarımla uğraşmanın ona babasınınki gibi huzurlu bir hayat vereceğini düşünmesiydi.

Aslında planı basitti. Bağları ekecek, üzüm yetiştirecek, salkımlarla haşır neşir bir hayat sürecek, sabahları kuş sesleriyle uyanacak, öğleden sonraları çardakta demli çayını içecekti. Hayalindeki bağcılık hep böyleydi. Babasının gördüğü kadarıyla böyle bir hayatı vardı. Ancak olayların perde arkası çok farklıydı. Hiçbir zaman hayallerinde gübre fiyatları, bel fıtığı, bağ yılanları, dolu, tarla faresi, bozuk su motoru ve gece saat üçte bilinmeyen bir sebeple bağıran horoz bulunmuyordu. Ruşen bunların tamamıyla çok genç yaştayken tanışmıştı. Özellikle horozla aralarında kişisel bir mesele oluşmuştu. Müzeyyen horozu “Paşam,” diye çağırıyordu. Ne paşa ama, diye içinden söylendi.

“Kapat şu perdeyi Müzeyyen, kör oldum. Her yanım ağrıyor. Kalkmayacağım bu sabah. Hasat da bir güncük beklesin.”

“İyice olgunlaştılar Ruşen. Ne beklemesi? Eylül girdi, yakında hava geceleri ayaza keser.”

“Ben de olgunlaştım Müzeyyen, beni toplayan mı var?”

“En başta topladık da ne oldu seni, hasat o hasat, kaldın başıma!”

Ruşen gözlerini açtı. On iki yıllık evliliklerinde Müzeyyen’e bazen cevap vermemesi gerektiğini öğrenmişti. Karısının boynundaki damar çıktı mı, tek lafla elinde terlik kovalardı köy meydanına. Hoş kötülüğünden dikilmiyordu tepesine, yuvasını gözeten her kadın gibiydi.

Ruşen karısından korktuğunu belli etmeden konuyu değiştirmeye karar verdi. “Kahvaltı var mı?”

“Var.”

“Ne var?”

“Dün ne varsa o.”

“Dün ne vardı?”

“Ruşen seni öldürürüm!” diye Müzeyyen yatağa doğru yönelmişken Ruşen kalkıp banyoya kaçtı.

Burası Çanakkale’nin Ezine taraflarında küçük bir köydü. Köyün üç önemli özelliği vardı. Rüzgârı sertti, peyniri güzeldi ve kimsenin hayatı kendine ait değildi. Birinin evine yeni perde takılsa öğlene kadar neden taktığı, kaça aldığı, kimin diktiği ve önceki perdenin aslında daha güzel mi olduğu bütün köy tarafından konuşulmuş olurdu. Dolayısıyla Ruşenlerin üzüm hasadına başlayacağı da biliniyordu. Hatta Ruşen’den önce biliniyordu.

Kahvaltıya oturduğunda komşu Emine çoktan avludaydı.

“Hasadı bugün topluyormuşsunuz Ruşen abi,”

Ruşen ekmeğinin arasına peynir koyarken isteksizce ağzında geveledi, “Öyle diyorlar.”

“Kim diyor Ruşen abi?”

Ruşen Müzeyyen’i gösterdi. “Genelkurmay.”

Müzeyyen çaydanlığı masaya biraz sert bıraktı. “Bir daha söyle bakayım. Ne dedin sen?”

“‘Gül kumrum,’ dedim gülüm. Gül gibi kadınsın diye dedim.”

Emine kahkahayı bastı. “Ruşen abi sen yaşlanmazsın.”

Ruşen çayından bir yudum aldı. “Niye?”

“Geniş adamsın vesselam.”

Biraz gecikmeyle saat onda bağa girdiler. Ruşen, Müzeyyen, Emine, Emine’nin kocası Kazım, Ruşen’in ablası Melahat.

Melahat’ın kocası yoktu. Vardı aslında ama gelmemişti. Melahat bunun nedenini herkese ayrı anlatıyordu. Müzeyyen’e, “Beli ağrıyor,” demişti. Emine’ye, “Tansiyonu çıktı,” demişti. Kazım’a, “İşi var.” Ruşen’e ise işin doğrusunu söylemiş, “İt herif gelmedi. Kim bilir hangi yosmanın koynunda sabahlamıştır,” diye içini kusmuştu.

Ruşen onun hem kardeşi hem dert ortağıydı. Zamanında tüm köyün sözünü dinlememiş, Âdem’e kaçmıştı. Üç çocuktan sonra Âdem’in hiçbir zaman onu mutlu etmeyeceğini anlamıştı ama artık ne fayda. Köy yerinde evi barkı yıkmak öyle kolay değildi. Elâlem ne derdi, ağızları torba değildi ki büzsün Melahat.

Bağa vardıklarında Müzeyyen herkese makas dağıttı. Ruşen etrafına baktı. “Kahve yok mu?”

“Daha yeni geldik ya.”

“E onca yol geldik. Yorulduk. Bir soluklanmayalım mı?”

“Arabayla üç dakika.”

“Mesafe önemli değil Müzeyyen. Yol yoldur.”

Müzeyyen’in bakışıyla boynunu eğdi, üzüm toplamaya başladı. İlk yarım saat huzurlu geçti. Sonra Ruşen bir çığlık attı. Herkes koştu. “Ne oldu Ruşen?”

“Yılan! Yılan var!”

Müzeyyen yere baktı, eğildi, salkımların arasında bir kuyruk seçer gibi oldu. Hiç tereddüt etmeden elini uzattı. Ruşen onu dehşetle izliyordu, gözleri büyümüştü.

Müzeyyen yerden doğrulurken elinde bir ip tutuyordu.

Ruşen gözlerini kıstı. “Allah Allah, yılana çok benziyordu.”

“Üstünde Çanakkale Belediyesi yazıyor Ruşen.”

Ruşen makasını pes edercesine kaldırdı. “Ben üzüme dönüyorum.”

“Zahmet olacak.”

Ruşen sustu. Üzümleri ağır hareketlerle topluyordu. Kahve içmeden olmayacak, diye düşünüyordu. Hem aklını toplardı hem belki Müzeyyen’in sinirleri de biraz yatışırdı. Sabahtan beri fırtına estiriyordu. Bu sırada Kazım yanına yanaştı.

“Birader, cevap verme.”

“Vermiyorum.”

“Esiyor yine fırtınası, cevap verilmez bu hâldeyken.”

“Biliyorum.”

Saat on ikiye doğru Müzeyyen on kasa doldurmuştu. Emine de hemen hemen on kasa. Melahat, aklında hayırsız kocası, düşüncelerle boğuşurken ancak altı kasa toplayabilmişti. Kazım, Ruşen ile sohbete dalmış, üç kasa toplayabilmişti. Ruşen’in kasasındaysa sadece on yedi salkım vardı.

Müzeyyen gelip baktı.

“Ruşeeeen!”

“Efendim Müzeyyenciğim?”

“Sen kaç saattir ne yapıyorsun?”

“Bağı hasat ediyorum gülüm.”

Yanakları sinirle al al olan kadın, “Ben on kasa topladım, Emine’ye bak. O da bir o kadar toplamış. Siz ikiniz… Bir de çay demleseydiniz!”

“Çay değil de gülüm, burnumda buram buram kahve kokusu var. Allah aşkına bir mola verelim artık. Bak güneş tepede. Bir yemek yiyelim, birer kahve içelim.”

Müzeyyen bir gitgide bulutlanan gökyüzüne bir kocasına baktı. Kızgınlığı şaşkınlıkla inanmamazlık arasında dalgalandı. Sinirlerine hâkim olmaya çalışarak makası kocasının elinden aldı. “Git, tamam, yemek mi yiyeceksin, mola mı yapacaksın, ne yaparsan yap,” diye dişlerinin arasından âdeta tısladı.

Sinir oluyordu Ruşen’in bu gevşek hâllerine. Yıllardır aynı yatakta uyumuş, uyanmışlardı. Bir adam hiç mi değişmezdi? Ama olmayınca olmuyordu işte.

Ruşen’in yüzü aydınlandı. “Hay ağzını öpeyim.”

Öğle molasında bağa köyün muhtarı Niyazi geldi. “Kolay gelsin. Başlamışsınız hasada, hadi bereketli olsun bakalım.”

“Sağ ol muhtar,” diye lafa hemen atladı Ruşen.

“Nasıl, mahsul iyi mi bu sene?”

“İyi çok şükür,” diyerek Müzeyyen muhtarı sofraya buyur etti. “Gel, buyur, Allah ne verdiyse…”

Tam muhtar sofraya çömelmişti ki Ruşen tekrar söze girdi. “Bana göre erken başladık bu sene.”

“Sana kalsa aralıkta toplayacağız.” Müzeyyen artık kendini tutamamıştı. “Daha da beklesek şekerlenirdi.”

“Sirke olurdu o zaman. Sirke de para. Bu kadar aceleye ne gerek var?”

“Sen havanın farkında mısın Ruşen? Bak gökyüzüne, güneş tepede filan değil artık. Eylül geldi, geçiyor. Ağustosta toplasak daha iyiydi hatta.”

“Ne varmış havada Müzeyyen? Lokum gibi baksana.”

“Haftaya yağmur gösteriyor haberlerde. Üzüme yağmur vurursa…”

“O zaman da reçel olurdu, pekmez olurdu. Para, yine para. “

“Hasat aynı hasat mı olurdu Ruşen?”

Emine bu tartışmayı izlerken terledi. Nefes nefese bir pinpon maçıydı sanki. Melahat ise bir yandan kardeşine kıyamıyor ama bir yandan da Müzeyyen’in haklılığını görüyor, kendi haklılıklarının hesabını kocasından sormak istiyordu.

Ruşen bıyık altından pis pis sırıtarak, “Sen yağmur mu geliyor diyorsun?” diye sordu karısına. Bir yandan da sofradaki tavuktan bir but koparıyordu.

“Bulutları görüyorsun.”

“O zaman risk almayalım, yemeğimizi bitirelim, eve gidelim. Kahveleri evde içeriz.”

“Ruşen seni öldürürüm!” Müzeyyen hışımla kalktı. Doymuştu zaten. Makasını aldı, kasalara doğru yürümeye başladı. Ayağının altında çalıları değil de sanki kocasının bu rahatlığını eziyordu.

Yemekten sonra felaket başladı. Ruşen kasaları traktöre yükleyecekti. Müzeyyen özellikle tembihlemişti. “Aman diyeyim, yavaş sür traktörü. Arazi engebeli.”

“Ben hızlı mı sürüyorum?”

Eveeet, diye bağırmak istiyordu kan ter içinde kalmış kadın. Ama sabahtan beri devam eden öfkesinden de Ruşen’in vurdumduymaz tavırlarından da çok yorulmuştu. Bakışları sabit, hiç cevap vermedi kocasına. Ruşen hâlâ homurdanıyordu. “İyi ki bir defa köy yolunda yetmişle gittim, ömür boyu kakarsın başıma.”

Müzeyyen gözlerini Ruşen’den hiç ayırmadan, sakince yanıt verdi, sabretmeye çalışıyordu. “Virajda yetmişle gittin.”

“Döndük mü? Döndük. Demek ki hesaplamışım da öyle sürmüşüm. Koç gibi sürücüyüm ben. Zamanında ne yollardan geçtik, hey gidi hey.”

“Ruşen, sen yine de yavaş sür. Tamam mı, koçum benim?”

Artık sinirleri bozulmuştu. Gülmeye başladı. Gülmek bulaşıcıydı; ondan sonra Emine de başladı gülmeye. Onu Kazım takip etti. En son Melahat de bastı kahkahayı. Ruşen ise ona gülenlere sitemkâr gözlerle bakıyordu.

“Tamam,” dedi, traktöre bindi, çalıştırdı. Usta hareketlerle kullanıyordu traktörü. İlk beş yüz metre sorunsuzdu. Sonra ilk çukura girdi. Traktör zıpladı. Onu ikinci ve üçüncü çukur izledi. Yalpalanan traktör kasasından ilk kasa devrildi. Üzümler yola saçıldı. Müzeyyen başına geleceği biliyordu ama yine de çığlık attı.

“Ruşeeeen yavaş sür!”

Ruşen frene bastı. Hiç bozuntuya vermeden arkasına baktı. Yerde yaklaşık yirmi kilo üzüm vardı. “Şimdi kızacaksın ama…”

“Ruşen seni öldürürüm!”

“Dur, bir şey söyleyeceğim.”

“Söyleme Ruşen, önüne bak.”

“Mantıklı bir açıklaması var.” Aslında yoktu. Ama artık cümleye başlamıştı. Birden, “Yerçekimi,” dedi. Müzeyyen’in gözlerinden alevler fışkırıyordu. Allah’a ne ettim de bu adamı payıma düşürdü, diye düşünüyordu.

Hasadı en az zayiatla köye ulaştırdıklarında traktörü meydana park ettiler. Üzerini brandalarla iyice örttükten sonra eve geçtiler. Emine sanki kendi mutfağıdaymış gibi hemen bir çay koydu ocağa. Tüm günün yorgunluğu çaysız geçmezdi. Ruşen sessizce bir köşede oturuyordu. İlk devrilen kasadan sonra aynı olay yol boyunca üç defa daha tekrarlanmış, toplamda dört kasa üzüm bağ yoluna saçılmıştı. Kimse onunla konuşmuyordu. Bir süre sonra Kazım’ın yanına yanaştı.

“Sence kızgınlığı geçmiş midir? Midem kazınıyor, yemek hazırlasa.”

“Kim?”

Ruşen, Müzeyyen’i gösterdi. Müzeyyen uzaktan bakıldığında bile sinirli görünüyordu. Ruşen şakayla karışık yanıt verdi. “Yok canım. Hiç sinirli olur mu?”

Neyse ki Melahat bir koşu kendi evine gitmiş, geceden açtığı gözlemeleri getirmişti. Çayın yanına domates, salatalık, biber de doğramış; sofraya peynir, zeytin getiriyordu.

Yemekler yenip çaylar içildikten sonra biraz olsun kızgınlığı geçen Müzeyyen herkese kahve pişirdi. Gün boyu yaşanan aksiliklerin telaşı olmadan akşamın inişini seyrediyordu. Herkes kendi arasında konuşuyor, Emine ördüğü bir dantel motifini Melahat’e anlatmaya çalışıyordu.

Ruşen biraz belini esnetip ayaklarını önündeki boş sandalyeye uzattı. “Belim koptu.”

“Ne?” diye birden irkildi Müzeyyen. Elinde tuttuğu kahve fincanını tahta masaya bıraktı.

“Diyorum ki belim koptu ama güzel hasat oldu. Çok yorulduk, değil mi?”

Müzeyyen yavaşça ona döndü. “Kim?”

“Biz. Güzel topladık. Tabii yorulduk da.”

“Evet güzel topladık, doğru söylüyorsun Ruşen. Ama sen dahil misin bize, emin değilim.”

Ruşen hesap yaptı. On yedi kasa toplamıştı. Kasaları yerleştirmişti. Üç tane kasa mı taşımıştı, dört mü?.. Sonra traktörü o engebeli arazide sürmüştü. Evet, birazını yere dökmüştü ama o da yolun hikmetiydi. Allah’ın verdiğini Allah almıştı, o kadarı da kurdun, kuşun nasibiydi.

 “Emeğimi yok sayamazsın Müzeyyen.”

“Hangi emeği?”

“Motivasyonum vardı en azından.”

Kazım masanın karşısından dalga geçer bir edayla, “Doğru,” dedi. Melahat kardeşinin bu müşkülpesentliğine aşinaydı. Onun bu hâllerini bir çocuğu izler gibi seyrediyordu. Çocukken de böyleydi Ruşen. Kelebeğin renklerini beğenip kelebek olmak ister ama kanat çırpmaya üşenirdi. Emine, çekirdek çitlerken gülüyordu. Müzeyyen de sonunda akşamın rehavetine kapılmış, kocasının kendisini haklı gösterme çabasına gülümsüyordu.

Gece inerken herkes kendi evine dağıldı. Ruşen duş aldı, temiz pijamalarını giydi, yatağa uzandı. “Müzeyyen.”

“He?”

“Bugün güzel gündü aslında.”

Müzeyyen baktı. “Kilolarca üzümü yere döktün.”

“Onu çıkar.”

“Bütün gün benimle zıtlaştın.”

“Zıtlaşma demeyelim, fikir ayrılığı belki.”

“Öğleden sonra iki saat kayboldun.”

“Uyumuşum. Ne var yani? İnsanlık hâli.”

“Yılan var diye ortalığı ayağa kaldırdın.”

Ruşen güldü. “Evet, o biraz komikti, kabul ediyorum.”

Müzeyyen istemeden gülümsedi. “Ne rahat adamsın Ruşen.”

“Sonuca bak sen. Hasadı yaptık.”

“Daha bir bu kadar işimiz var bağda. Yarın yapılacak…”

“Çoğunu yaptık gülüm. Gül kumrum benim.”

Müzeyyen yorganı üzerine çekti. Gülümsüyordu. Kocasına bakarken gözleri parlıyordu. Sıcağına sokuldu. Sokulurken de kulağına, “Ruşen seni öldürürüm!” diye fısıldadı.

Ruşen karısına baktı. Karısının saçlarına bir öpücük kondurdu. “Yarın öldürürsün Müzeyyen, bugün çok yorulduk,” deyip gülümserken uykuya daldı.

Ertesi sabah Ruşen yine avludan gelen sesle uyandı. “Ruşeeeeeen!” Gözlerini açmadı. Önce sağ ayağını oynattı. Sonra sol ayağını. İkisi de çalışıyordu. Demek yine ölmemişti. Tavana bakıp gülümsedi. Ege’de hasat hiç bitmiyordu. Çok şükür.

Bu yazı sana ne hissettirdi?