Sabahın ilk ışıklarında uyandım. Günün karanlıkla aydınlık arasında asılı kaldığı o anda. Tıpkı ben gibiydi gün; karanlık ama aydınlığa yakın.
“Pazar sabahı hiç bu saatte uyanılır mı?” Esas soru: “İçimdeki bu sağanakla uyumak mümkün mü?” Anlat, anlatabilirsen… Anlamazdın, anlamazdın…
Yatağımın karşısındaki askıdan sabahlığımı aldım. Giydim üzerime benliğimi giyer gibi. Banyoda yüzümü yıkadım. Dışımdaki nemleri bir havluyla sildim. İçimdekiler de taşmış olacak gözlerimden; havlu sırılsıklam oldu. Artık tüm yaşlar kurusun diye astım.
Bir gece önce ne yaşanırsa yaşansın, ertesi sabah hayat devam eder. Mecburen yutulan birkaç lokma boğazımdaki yumrunun varlığını hatırlattı bana. Keşke yemek yemeden yaşayabilsek. Hani Jetgiller’deki kapsüller? Yıl oldu 2026.
Kahvemin köpüğü yükseldi cezvede, içimde zorlukla tuttuğum acı köpüklere aldırmadan. Kahvesiz yaşayamam. Evet, biraz klişe. Cezveyi yıkadım. Dibinde fincana dökülme şansı yakalayamayan yenik telveler suya karıştı, bir damla aktı gözümden tam durulamışken. Sırası mı şimdi? Kahve soğuyacak. Üşendim, yeniden yıkamadım, artık gözyaşım da kurusun diye mutfaktaki çengele astım.
Göğe baktım cam kenarında, ilk yudumlarla. Nefes almak ne mümkün, düşünce kurtları beynimin her tarafında. Kara delik gibi geldi gün gözüme. İçime akarken kahvenin okkalı tadı, baş edemeyeceğimi anladım. “Aman,” dedim, “bugün boş durmamalı.” Her Türk hanımı gibi ev işlerine vurdum kendimi. Hızla banyoya geri döndüm. Önce çamaşırları doldurdum makineye, biraz deterjan, biraz yumuşatıcı… Koymazsam kaskatı oluyor çarşaflar, gömlekler… Belki de en doğrusunu onlar yapıyor. Yumuşamaktan ne hayır gördün? Gönlüm olsun diye vazgeçtim, yumuşatıcıyı gerisin geri bıraktım. Makinenin ahenkli ritmini seyre daldım bir süre. Hayattaki es anları… Beynin kaynama noktası olmasın o?
Dönüyordu, dönüyordu… Hayatımda, bir makinenin genel geçer deveranı kadar bile ahenkli ve istikrarlı olamadığımı fark ettim. Bir şey yap, bir şey yap… Kısa program bitince ıslakları aldım sepetle kucağıma. Tam bir sorumluluk abidesiyim. Hangi ruh hâlinde olursam olayım, işlerimi aksatmam.
Salsan aslında biraz, çok rahat edeceksin. Olmaz, her şey mükemmel olmalı. Sen bu kafayla devam edersen biz daha çok ıslanırız!
Balkona çıktım. İçimde bir savaş vardı. Kıran kırana bir cenk meydanı. Oysa sevmem ki ben kavga gürültü. Huzur bu kadar zor olmamalı. Önce büyük parçalardan başladım. Silkelemek mühim; bir şok dalgasıyla titrediğim anları unutmadım. Kırmızı mandalları tutturdum uçlarına. Neden zaaflar hep galip geliyor mantığa?
Çamaşırların uçlarından damlalar sanki ağır çekimde yağıyordu sokağa; gözlerim kuru; ruhum… orayı hiç sormayın. Nemli kalmasın, onu da kurusun diye astım. Sırada mutfak vardı. Pazardan aldığım dolmalık biberlere çarptı gözüm. İçi dolunca onlar bile taşıyor. Sen daha sabret! Neden bu kadar sabır? Yetmez mi yahu? Cevap ver! Kaçırma gözlerini, kurtulamazsın dilimden.
Susturdum sorular soran beni. Kendi kendine konuşana ne derler, malum. Ben, ne alaka? Delilik ne alaka? Elime kalın bir iğne aldım. İpliğim upuzun bir çile. İlk bibere iğneyi saplarken tokat gibi çarptı suratıma. Bu muydu hakkım? İkinci biberde bir soru daha yükseldi. Ne olacağını ummuştum? Üçüncü biber, “Bunu sen istemedin mi?” dedi. Dördüncü biber, “Daha ne kadar dayanacaksın?” diye sordu. En son biber, neden bilmem, biraz mahzun göründü gözüme. Sona kaldığı için mi acaba, diye düşünürken derdini anladım; hüzünlü gözlerle bakıp, “Şimdi bir daha nasıl seveceğim?” dedi. Tek tek dizdim biberleri ipe. Her soruda tatları biraz daha acıydı. Ağzım, dilim yandı, gözlerim kızardı. Her biri dönüp duruyorlardı cayır cayır ruhumda. Onları da diğerleriyle birlikte ipe dizdim. Balkonun en güneş gören, kavurucu noktasına yanıp kurusunlar diye astım.
Evi silip süpürdüm sonra. Tozlar uçuşuyordu etrafımda. Göz gözü görmez bir hâl aldı. En çok böyle anları sevimsiz bulurum. “At izi it izine karışır,” derler ya, işte o anlardan. Ne olacağı belirsizdir, darbenin nereden geleceği de öyle. En kötüsü, hiç beklemediğin anda gelen. Sahiden de öyle. Tam emekli olmuşken gelen kalp krizi gibi, tam tüm borçların bitmişken gelen yokluk gibi, tam bir “oh” diyecekken, zar zor da olsa huzura yaklaşmışken gelen kâbuslar gibi… Tam yeni girdiğin işe alışmışken bir gün aniden işsiz kalmak, amaçsız kalmak gibi. Tam, “Artık her şeyi sindiriyorum,” derken ne yaparsan yap sindiremeyeceğin bir gerçekle yüz yüze kalmak gibi… İhanet gibi… Bırak laf salatasını, anladık, edebiyatçısın da şu an sırası mı? Darbe diyorum, sen daha dün ağır bir darbe yedin. Huu, unutmuş olamazsın!
Hatırlıyordum elbet, ama uyuşmuş gibiydim. Hani bacağınız kırılır, başta anlamazsınız, sonradan yavaş yavaş çıkar acısı. Neyse ki bu gazla ev tertemiz oldu, ama belli ki ruh derin temizlik istiyor. “Yoruldum artık, belki daha sonra. Ter içinde, nefes nefese kaldım. Biraz ara vermeli,” deyip elimdeki süpürgeyi duvardaki yuvasına biraz dinlensin diye astım.
Bu kadar işten, güçten, güçlükten, gücenişten sonra kendimi suyun altına attım. Banyoda neden damlalar hep yaşlara karışır, anlamam. Ya da bende hep bu böyle. Tam dengemi kuruyorum, biraz ilerlemeye başlıyorum hop, kalbime bir diken batıyor ne yapayım? Şimdi bu benim suçum mu? Evet.
Haklıydı. Suçumu bilirim. Sustum. Yüz yüze kaldığım tüm gerçekleri yakıp yok etmek ister gibi kaynar suyla yıkandım. Ne şampuana gitti elim ne sabuna. Tel tel olup ayrılmama zaten ramak kalmıştı. Yine de sert köpükler aktı gitti üzerimden, içimde yükselen lavları artık bastıramadığımdan. “Artık yeter,” dedim, suyu kapadım. Buharla dolmuş banyo. Elimle aynadaki buharı temizledim. Üzerimden yaşlar akıyordu, kurulamadım, öylece bıraktım. Havlular kurutmazdı artık bunca yaşı.
Başka bir çare bul sen de. Kökten kes bu yaşları. Vardı onun da bir çaresi. Damlalar aktı, aktı, aktı… Biriktiler ayağımın altında, göle döndüler. Gölün adı çaresizlikti. Umuduma dokundum, nemliydi. Yarınları geçirdim içimden, onlarda hava sağanak. Döndüm hayal kırıklıklarıma, onlar da yaşlıydı. Hepsi bu kadar sanıyorsan büyük yanılgı. Ama sen hep yanılmayı seversin, değil mi?
Şaşkındım. Dahası da mı vardı? Peki, gücüm var mıydı? Yüzüme gitti ellerim. Gözlerim, yanaklarım, çenem, boynum… Ta karnıma kadar inmiş gözyaşlarım. Karnımda boşluktu büyüttüğüm… Dolmuş tam oraya. Doğurduğun işte bu, bir avuç gözyaşı! Kırk senelik bir gebelikten dünyaya getirebildiğin. Hepsini aldım kucağıma. Sepete dolduramazdım ya. Çırılçıplak biberlerin yanına gittim. Hani balkonun en güneş gören, cayır cayır…
Balkonun fayansları ayaklarımı yaktı. Son hissim yine acımak oldu… Çilemden urgana gitti ellerim. Titriyorlardı, hatırlıyorum. Belki de hatırladığım son şey olacaklardı. Beynimdeki uğultulu kasırganın arasında. Ama tek çareydi işte, nemli bırakırsam kokarlardı, ekşi ekşi… Nicedir ağzımın tadı gibi, her sabahım, her günüm, her akşamım gibi. Yatağımdaki kıvrılışlarım, yastığımın yaşlanışı… Küçük Emrah’a bağlamasan mı? Bu kadar drama yeter. Düğümleri attım, düğümleri sıktım, çekiştirdim tıpkı hayatı çekiştirdiğim gibi. Emin oldum sıkılığından. Ortancaya takıldı gözüm. Ne güzel açmış. Pembe… Nazikçe dokundum yapraklarına, çiçeklerine. Sonra yere indirdim, biraz su verdim. Tahta tabure boş kalmıştı. Bir adımdı sonuçta her şey; göğe yükselmek de ezilip yerlerde sürünmek de. Ben bir adımla yükselmeyi seçtim tahta bir taburenin üstünde. Ezilmekten yorgun ruhum; bir hafiflik, bir rahatlama hissetti. Astığım çamaşırlar ani rüzgârla dalgalandı. Sonunda kesin tüm yaşlar kuruyacak. Güven rüzgâra.
Duyduğum bu son cümle mutlu etti beni. Güvenmek istedim, ağlamamak istedim. Uzandım çileye, çileme son vermeye. Kucağımda umudum, yarınlarım, hayal kırıklıklarım; bir de içimde her şeye rağmen bir türlü vazgeçmeyen, vazgeçmeyi bilmeyen duygularımla dolu benliğim… Hepsini kurusun diye biberlerin yanına astım.
Kuruyup pul pul olup rüzgârla savrulacaktı kabuğum; tüm çivi izleri, darbe izleri, onun izleri kaybolacaktı. İçimdeki her şeyi de yok edecektim böylece. Her şeyi; zorunda kaldığım vedaları, dışında kaldığım mekânları, uzağında kaldığım insanları, onu, çokluğunu, yokluğunu… Ruhum sonunda huzura kavuşacaktı. Sonra, yepyeni bir hayatta, belki bir sahil kasabasında ya da doksanlı yıllardaki bir dünyada, huzurlu bir evde açacaktım gözlerimi. Pul pul olan kabuğumdan, pullarımdan doğacaktım, Anka misali. Yenilenmiş olacaktı kalbim, tenim, cildim ve izlerim… Yeniden başlamaktan korkmadan, derin bir ilk nefesle diyecektim. İşte kurudum. Ne güzel güneş açmış. Yeniden başlıyorum.
Astım. Kendimi. Biberlerin, çamaşırların yanına. Tabure kaydı, devrildi. Ortanca şaşa kaldı. Çarşaflar uzandılar, yetişemediler. Çileden ipimin ucunda bedenim kurumak üzere sallandı. Astım. Kendimi… Tüm gözyaşlarından kuruyup yeniden başlamak için.



