Ben çocukken bayram sabahlarının kendine has bir sesi vardı. Belki de sessizliği demeliyim. Uzun bir bekleyişten sonra kavuşulmuş gibi gelirdi bana.
Erkenden kalkar; elimi, yüzümü yıkar, dişlerimi fırçalardım. Her bayram ille de alınan yeni elbiselerim ve ayakkabılarım olurdu. Onları giymek için ayrı bir sabırsızlanırdım. Dedemle babam bayram namazı için evden ayrılınca giyinir, hemen babannemin önüne oturur, saçlarımı ördürürdüm. Bir bayram sepet örgüyse bir bayram balık sırtı modelini seçerdim.
Evimizin erkekleri camiden dönünce bayramlaşma seremonisi başlardı. En büyükten başlayarak eller öpülür, harçlıklar toplanırdı. Ardından da kahvaltı hazırlıkları başlardı. Eksikleri almak, biraz da esnafla bayramlaşmak için bakkala giderdim halamla. Bakkal Amca’nın elini öper, bayram çikolatamı kapardım. Eksikler de tamamlandıktan sonra ailece kahvaltı ederdik.
Öğlen güneşi küçük bahçemize vurmaya başlarken misafirler bir bir gelmeye başlardı. Ellerinde ya bir kutu çikolata ya da bir paket lokum, yüzlerde hürmetle sevgi karışımı bir gülüş… Gümüş tepsiyle kahveler ikram edilirdi. Ben, elimde kristalden yapılmış kolonya şişesiyle misafirlerimizi ferahlatırdım. Sonraki görevim de ağızları tatlandırmaktı. Mutfaktan salona, el açması ve mutlaka cevizli yapılmış baklavaları misafirlere taşırdım. Tabii ki önceki gece tepsinin göbeğini de ben yemiş olurdum.
Misafirler gittikten sonra ev sessizleşirdi. Her sene o iç çekiş duyulurdu babaannemden. Ve anlatmaya başlardı o unutulmaz bayram hikâyelerinden birini. Beni en etkileyen, “Karpuz Lekesi”ydi.
“Ah, ah… Bayram başka bir şeydi eskiden,” derdi, gözlerini hafifçe kısarak. “Anam, babam, nenem, dedem… Biz daha Marmara Ereğlisi’ndeyken… Göçle geldiğimiz o taş evlerle dolu kasabadayken…
Hiç unutmam o bayram yaza denk gelmişti. Artık Kurban Bayramı mıydı, Ramazan Bayramı mı, geçmiş gün, hatırlayamıyorum. O zamanlar hazır elbiseler yok, varsa da belki büyük şehirde, kasabada nerde…
Fakirlik de var elbet. Mağaza alışverişi hiç aklımıza gelmezdi. Nenem günler önce başlardı bizi karşısına alıp mezurası ile ölçülerimizi almaya.
O vakitler diğer kardeşlerim doğmamış henüz. Bir ben, bir Kasım… Nenem önce ölçülerimizi alır, sonra da odasındaki tahta sandığın başına geçerdi. O sandık bana hazine sandığı gibi gelirdi. Çeşit çeşit kumaşlar, danteller, oya örnekleri olurdu. Hepsi evvelce alınmış, lazım olacağı günü beklerdi.
O bayram nenemin hazine sandığından benim için beyaz pamuklu keten kumaş ve fistolar çıkartıldı. Anam Nazmiye gebeydi. İkinci kardeşim yoldaydı. O yüzden nenem ona çok iş yaptırmaz, babam Mehmet de gözünün içine bakardı.
Arife gecesi tamamlamıştı nenem elbisemi. Karpuz kollu, fırfır etekli, eteklerine fistolar özenle dikilmişti. Dikiş makinesi yoktu, her ilmek sabırla atılmıştı. Fistoları iğneyle tek tek açılmış, dantelleri geceler boyu örülmüştü. Babam ayakkabı ustasıydı; deriyi tanır, dilinden anlardı. O bayram elbisemin altına giymem için bana kırmızı deriden, önden bağcıklı pabuçlar yapmıştı.
Elbisemi giydirdiklerinde, sanki üstüme bulut giymişim gibi hissetmiştim. Beyazlığından gözlerim kamaşmış, eteğimi tutup aynanın karşısında bir sağa bir sola dönmüştüm. Ayakkabılarım o kadar parlaktı ki sanki güneşe tutulunca gözlerim kamaşıyordu. Adımlarımı atarken ayakkabılar neredeyse bana göz kırpıyorlar gibi geliyordu.
Bayramlaşmalar bitince dedem, ‘Hadi bakalım,’ dedi. ‘Seni panayır yerine götüreyim.’ Panayır! Sadece kelimesi bile insanın içini kıpır kıpır ediyordu. At arabası hazırlanmıştı, atımız Kasırga’nın yelesi taranmış, kırmızı kurdelelerle süslenmiş, arabanın tahtaları da silinmişti. Dedemin yanına oturdum, elbisemin eteklerini itinayla topladım.
Yola çıktığımızda köy yolu, panayır yerine gidenlerle doluydu. Biraz ileride, köyden komşumuz Döne Teyze’yle karşılaştık. Kadın baştan ayağa karalar içindeydi, yol kenarında dimdik duruyordu. Yüzünde bayram neşesi yoktu, sadece donuk bakışları dikkatimi çekişti.
Dedem hemen dizginleri çekti. Atı durdurdu. ‘Komşu, bayramın mübarek ola. Ne beklersin burada?’
Kadın başını salladı. ‘Panayıra gitme niyetindeyim İzzet Ağa. Yol gözümde büyüdü de gitsem mi, gitmesem mi diye düşünürüm.’
‘Biz de Ayşemle panayıra gidiyoruz. Gel arabaya, seni de götürelim.’
Kadın yine hoşnutsuz bir edayla arabaya bindi. Ben hemen uzanıp elini öptüm. Bana kuşağından bir mendil çıkarıp verdi. Mendil eski gibiydi, kenarları sökülmüştü. Yine de teşekkür ettim, bana öyle öğretilmişti.
Yolun ilerisinde karpuz satan Kadir Amca’yı gördük. Dedem yine asıldı dizginlere. Kadir Amca ile bayramlaştık. Dedem iki tane büyük karpuz seçti. Karpuzlar o kadar iriydi ki biri neredeyse benim kucağım kadardı. Ya da ben çok küçüktüm, bilemem…
Dedem tekrar yola koyulduktan sonra arkaya seslendi. ‘Komşum, bilerek büyük karpuz aldım. Orada bıçak var. Kes, al yarısını, bayram şekeri niyetine.’
Kadın homurtuya benzer bir teşekkürle karpuzu kesti. Karpuz çat diye açıldı, içi kırmızı kırmızı gülmüştü. Akan suları şimdi bile aklımda… Döne Teyze yarısını alıp arabanın kenarında duran çuvallardan birine sardı. Kadını izlemekten sıkılıp dedeme dönmüştüm. Sabırsızlanmaya başlamıştım. Panayır yerine bir an önce ulaşmak, salıncağa binmek, kukla oyunu izlemek, şekerli naneli macunlardan yemek istiyordum.
‘Dedem, ne kadar yolumuz kaldı panayıra?’ diye sordum. Dedem hevesimi anlıyordu. Bana usul usul yanıt verdi. ‘Az kaldı papatyam.’ Yolun devamında etrafı seyretmiştim. At arabamızın tekerlekleri her taşla sarsıldıkça eğleniyor, kahkahalar atıyordum. O minik zıplayışlar çocuk neşemi körüklüyordu.
Kasabaya vardığımızda panayır yerinde hepimiz arabadan indik. Kalabalık, sesler, davullar, zurnalar… Dedem elimden tutmuştu, sonunda beklediğim an yaklaşmıştı, panayıra doğru yürüyorduk ki dedem birden durdu.
‘Bu ne hâl Ayşe?’
İlkten bir şey anlamadım. Dedem çömelip eteğimi gösterdi. Eteğimin bembeyaz arkası, neredeyse ayakkabılarımla yarışacak kadar kırmızı görünüyordu. Gözlerime inanamıyordum. Dedem de şaşkındı, ‘Arabaya mı bir şey dökülmüştü, bilemedim ki…’ deyip duruyor, alnını kaşıyordu. Derken dedemin gözlerinde bir şimşek çaktı. Siniri kulaklarından fışkırıyordu neredeyse.
Elimden tutup gerisin geri arabaya döndü. Beni âdeta peşinden sürüklüyordu. Küçük adımlarımla hızına zor yetişiyordum. Ancak arabaya geldik, geçtik, hızlı hızlı yürümeye devam ediyorduk.
‘Nereye gidiyoruz dedem?’
‘Dur Ayşem, az kaldı kuzum. Panayıra da götüreceğim seni, söz.’
Biraz daha ilerledikten sonra Döne Teyze’nin peşinden gittiğimizi anlamıştım. Dedem iyice yaklaştıktan sonra seslendi; ‘Döne Hatun, bir bak hele. Bayram günü çocuğun elbisesine bu yapılır mı?’ diye çıkıştı. Çocuk aklımla olanları o anda kavramıştım.
Döne Teyze karpuzu kesip çuvala koyduktan sonra ellerini benim bembeyaz elbisemin eteğine silmiş meğerse. Yol boyunca rüzgâr esmiş, eteğim dalgalanmış, karpuz suyu beyaz ketenin üzerinde yavaş yavaş yayılmış, kurumuştu. Önce pembemsi bir iz, sonra kocaman bir leke. Karpuz lekesi işte… Bayramlıkların en korkulu rüyası.
Kadın ise gayet sakindi. ‘Ne var canım,’ dedi, ‘karpuz lekesi işte, çıkar yıkayınca.’
Dedem kadının aymazlığına şaşırmış, ‘Var git yoluna hatun. Dua et bacımsın, bu yaptığının hesabını elbiseyi günlerdir, gecelerdir diken Emine sorar sana.’
Kadının yüzünde mimik dahi oynamamıştı. Umursamaz bir edayla elindeki bastonu sallayarak yoluna devam etti.
Dedemle panayır yerine geri dönerken az önceki heves yoktu artık içimde. Köyden arkadaşlarım beni bu hâlde gördüklerinde kim bilir nasıl maytap geçeceklerdi? Dedem bendeki değişikliği fark etmiş olacak, panayıra girmeden durdu, yere çömelip göz hizama geldi. Yere düşen çenemden tutup gözlerimi gözlerine getirdi. ‘Bu bayramın da hatırası bu oldu Ayşem, düşürme yüzünü. Şu alana bak,’ dedi, gözleriyle geniş alanı işaret ederek. Ben de onun bakışlarını takip etmiştim. ‘Senden daha güzeli var mı, söyle bakalım Ayşe Sultan?’
‘Sanki biri bayramdan kovdu beni dedem.’
‘Çocukları kimse, hiçbir şey bayramdan kovamaz. Bayramlar en çok çocuklarındır. Bayramda en çok çocuklar güzeldir.’
‘Hâlâ güzel miyim dedem?’
‘Sen benim için bu dünyadaki en güzel kızsın papatyam.’
Dedemden iltifatı aldıktan sonra eteğimdeki lekeyi bir daha hiç düşünmedim. Panayırın renkleri dikkatimi dağıttı, eğlenceye daldım. Dedem beni salıncağa bindirdi, şeker aldı, bir de Yadigar’dan emanet bir kırmızı kurdele taktı saçıma. Elbisenin arkasındaki leke ise gün boyu orada durdu; bazen fark edildi etraftakiler tarafından, hikâyesini duyan kahkahalarla güldü. Ama çoğunlukla kimse fark etmedi. Çünkü herkes bayram neşesi içindeydi.
Akşam eve döndüğümüzde nenem elbiseyi çıkarıp baktı. ‘E ben o Döne’ye bunun hesabını sormam mı?’ diye sinirlendi. Ancak ne ben ne dedem Döne Teyze’ye artık o kadar sinirli değildik. Hatta bu bayrama renk kattığı için mutluyduk. Bayrama da en çok karpuz lekesi yakışırdı.”
Babaannem derin bir iç çekişle noktalardı hikâyesini. Ben de babaannemin çocukluğuna gidip dönmüş kadar hayal yorgunu olurdum. Gözlerimi kapatır, huzurla uyurdum.
O leke yıkanmış mı, tamamen çıkmış mı, babaannem emin değildi. O iz elbisenin üstünden silinmişse bile hikâyenin üstünden silinmemişti. Hayat da böyle değil mi? Beyaz elbiseyle karpuz yemeye benziyor. Bazen sen ne kadar dikkat etsen de üzerindeki elbise leke oluyor. O beyaz elbiseyle lekesiz çıkılmıyor hayattan. Hayat da bayramlar gibi… Biraz sevinç, biraz telaş, biraz da görünmeyen lekelerle dolu.
Şimdi bile her bayram sabahı babaannemi hatırlarım. Beyaz elbisesini, kırmızı ayakkabılarını ve karpuz lekesini. Belki de “bayram” dediğimiz şey de “hayat” dediğimiz şey de tam olarak budur, mutlaka iz bırakır. Ve bazen o izler, yıllar sonra anlatılacak en güzel hikâyeye dönüşür. Tıpkı babaanneminki gibi.
Bizim ailede karpuz sadece bir meyve değildir; izdir, hatıradır, babaannemdir. Şimdi onsuz bayramlarda sanki ben bayramlardan kovulmuş gibiyim, üstelik artık çocuk da değilim. Bundan sebep beyaz giymesem de lekeleniyor bayramlarım. Kırmızı… Karpuz lekesi mi? Kanayan kalbimin izleri mi? Sevdiklerini özleyen herkes cevabını bilir.
Ve her bayram, bir yerlerde mutlaka bir karpuz lekesi bırakır.



