Pazartesi, Ağustos 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Vuslat-ı Mes’ûd

Funda, yeni bir başlangıç için Belçika’dan kesin dönüş yapmış, Emirgan sırtlarındaki büyükannesinden kalan üç katlı eski ahşap konağa taşınmıştı. Konağın yüksek tavanları ve gıcırdayan döşemeleri sanki onunla konuşuyordu. Büyük pencerelerden boğazın maviliği görünse de yüreğindeki gri bulutlardan güneş açamıyordu.

Kedisi Balgöz, konağın geniş odalarını merakla keşfederken Funda’nın gözleri hep anılara takılıyordu. Duvardaki büyükannesiyle dedesinin solmuş nişan fotoğrafı, kütüphanedeki tozlanıp sararmış kitaplar ve masanın üzerinde el emeğiyle işlediği dantel örtü…

İlk birkaç gün temizlik ve yeni düzeni kurmakla geçti. İşler bitip Funda düşünceleriyle baş başa kalınca her zaman olduğu gibi kendisini sorgulamaya, suçlamaya başladı. Elimi neye atsam başarısız oluyorum. Ben zaten ne işe yaradım ki bugüne kadar, diye içinden kendisiyle kavga ediyordu.

Düşünce girdabında kaybolduğu bir akşam, tavan arasını düzenlemeye karar verdi. Bir şişe kırmızı ve boş bir kadeh alıp yukarı çıktı. Her yer toz içindeydi. Önce atılacaklara baktı. Eski halıları bir kenara ayırdı. Sonra sıra içi ıvır zıvırla dolu kutulara geldi. Bunları bitirdiğinde şarap şişesi boşalmıştı. Geriye elinin değmediği bir tek sandık kalmıştı. Funda’nın uykusu gelmişti ama işleri bitirme azmiyle sandığın kapağını açtı. İçinde büyükannesinin plak koleksiyonunu buldu, çok sevindi. En yalın ve kaliteli ses her zaman plaklardan gelirdi. Hepsini teker teker incelerken içlerinden biri dikkatini çekti. Resimsiz kapağın üzerinde “Bizim Şarkımız” yazıyordu. Karton kabı eline alıp içine baktığında, bir kâğıt buldu. Kâğıtta şarkının sözleri yazılıydı. Ancak bazı yerler karalanmıştı, okunmuyordu. Funda meraklandı, alt kattaki salona inip plağı babaannesinden kalma gramofona yerleştirdi, iğneyi indirdi. Ancak plak çizik olduğu için şarkıyı dinleyemiyordu.

Ertesi gün bulduğu kâğıdı ne kadar evirip çevirse de sözlerin tamamını okuyamayacağını anladı. Tek çaresi vardı. Plağı tamir ettirmeye karar verdi, özenle bir çantaya yerleştirdi. Kısa kıvırcık saçlarını basit bir lastikle topladı, makyaj yapmaya uzun zamandır üşeniyordu. Uzak gözlüklerini taktı. Gözlerinin altı iyice çökmüştü. Önemsemedi. Her zaman kullandığı, boyutu boyuyla ters orantılı, içinde her şeyinin olduğu çantasını alıp evden çıktı. Sokaklar yağmurun bıraktığı nemle serindi. Çukurcuma’ya giden dar yollar, eski evler ve tarihi binalarla süslenmişti. Bir film platosundaymış gibi hissediyordu. İnternetten bulduğu plak tamircisinin adresini biraz kaybolduktan sonra nihayet buldu; küçük, köhne bir dükkândı burası. Kapının üzerindeki paslı tabelada “Eski Günler Plakçısı” yazıyordu. Dükkânın içi loştu, raflar plaklar, radyolar ve gramofonlarla doluydu. Toz ve eskimiş ahşap kokusu her yana sinmişti. Hapşırmaya başladı Funda, bu aralar ne kadar toz yuttum, diye düşündü dikkatle etrafına bakarken. Düşüncelere ve dükkâna kendini öylesine kaptırmıştı ki aniden bir ses duyduğunda gayri ihtiyari yerinde sıçradı.

“Merhaba, size nasıl yardımcı olabilirim?”

Karşısında kendisi gibi orta yaşlarda, saçı sakalı birbirine karışmış, uzun boylu bir adam duruyordu. Üzerinde lacivert bir gömlek, siyah gözlerinde yorgunlukla karışık sıcak bir ifade vardı. 

“Merhaba,” dedi Funda, çantasını açtı. “Bu plağı tamir ettirmek istiyorum. Çizilmiş galiba, dinleyemiyorum.”

Adam dikkatlice inceledi. “Bazı hasarlar düzelir ama bazıları onarılamaz. Bir bakalım.”

Önce bir fırça ve bir beze döktüğü sıvıyla plağı sildi. Yüzünde çok ciddi bir ifade vardı. Anlaşılan işine önem veriyordu. Sonra büyük bir titizlikle eski bir cihazın içine yerleştirdi. Makinenin uğultusu dükkândaki sessizliği bozarken Funda merakla bekliyordu. Makineden çıkardıktan sonra bir pikaba takıp denedi ancak değişiklik olmadı.

“Ne yazık ki bu plak onarılamaz. Çizikler çok derin. İçindeki kayıt önemli miydi?”

“Bilmiyorum ama dinleyebilmeyi çok isterdim,” dedi Funda, hüzünlenmişti.

“Bu kadar eski bir plağı nereden bulduğunuzu merak ettim. Eski plaklara özel ilgim vardır,” derken gözleri raflardaki eski plaklarda gezindi.

Funda önce, “Uzun hikâye,” dese de karşısındaki adamın onu ilgiyle dinleyen gözlerine karşı koyamadı. Büyükannesini, ondan kalan eşyalar arasında bulduğu plakları, bu plaktaki şarkı sözlerini ve onları karalanmış oldukları için okuyamadığını anlattı. 

“Şimdi merakınızın nedenini daha iyi anladım, plağın içinde bulduğunuz sözleri bir de ben görebilir miyim? Bu arada yeni çay demlemiştim. İçer misiniz?”

Funda üşümüştü, hafif bir gülümsemeyle, “Olur, içerim ama sözleri anlamak biraz zor. Osmanlı Türkçesi ile yazılmışlar,” diye yanıtladı ve sordu, “Siz bilir misiniz Osmanlı Türkçesi?”

Biraz bilirim, babam meraklıydı. Bana da öğretmişti az çok,” dedi çayı uzatırken.

“Beni de büyükannem büyüttü. Ben de ondan öğrendim. Ancak şarkının sözlerinin tamamı okunmuyor ki,” derken çantasından sararmış kâğıdı çıkartıp uzattı.

“Bu arada ben Tarık.”

“Ben de Funda. Sizin de zamanınızı alıyorum ama…”

“Hiç önemli değil Funda, bu dükkânda vakitten bol bir şeyim yok.”

Tarık, Funda’nın ince ellerine baktı. Narin elli kadınların yürekleri de narin oluyor, diye düşündü içinden. Sonra düşüncelerinden sıyrılıp kâğıtta yazan sözcüklere odaklandı.

Tarık, raflardan bir not defteri çıkardı ve içini açtı. Şarkı sözlerinin ilk satırını karalanan yer boş kalacak şekilde yazdı.

“Belki bulabiliriz bu şarkıdaki sözleri, ne dersin?”

Şarkının ilk mısrası şöyleydi:

Ne rüzgârlar ile savruldu bu dil-i şikeste, aşkına vâsıl olana kadar.

Can oldun bana, candan yakın; sana sevgim cihânlar kadar.

Nedendir boynunu gam ile büküşün, nedendir sineme bigâne duruşun?

Karşı sahilden, … , o anı dolu dükkândan sana bakar gözlerim hasret ile.

Gel de nihayet bulsun hikâyemiz bir vuslat-ı mes‘ûd ile.

“Karşı kıyı ve anılarla dolu dükkân bu mısradaki ipuçları olabilir.”

“Büyükannem doğumundan ölümüne kadar Emirgan’da yaşadı. Ben de şimdi o evde yaşıyorum.”

“Emirgan’ın karşı kıyısı… Haritadan bakalım,” dedikten sonra telefonundan harita uygulamasını açan Tarık, “Emirgan’ın karşısında Kanlıca var,” dedi.

“Kanlıca’da anılarla dolu dükkânını işaret ediyor olabilir bu sözler.”

Funda’nın heyecanı artmıştı. “Anılarla dolu dükkân… Neresidir kim bilir? Hem onca yıl geçmiş aradan. Eskiden öyle bir yer varsa bile çoktan kapanmıştır bence.”

“Bir düşünelim… Kanlıca’da çok fazla dükkân yoktur zaten. Küçük bir muhit.”

“Ne yapayım, bütün dükkânları gezip ‘Sizde anı var mı?’ diye mi sorayım?”

“Ama baştan yenilgiyi kabul ettin. Ben bu sözleri gerçekten bulmak istediğini düşünmüştüm.”

“Umutlanmak bana hiç yaramıyor da ondan.”

Kırılan, un ufak olan kalbini, hayallerini, arzularını düşündü Funda. İçi sızladı.

“Funda, anılarla dolu dükkân neresi olabilir? Bunu düşünelim. Bir dakika. Burası bir antika dükkânı olabilir mi acaba? Hatırladığım kadarıyla arka sokakta bir tane vardı. Tabii hâlen açık mıdır, bilemiyorum.”

“Nasıl öğrenebilirim acaba?”

Tarık elindeki telefonu gösterdi, “Artık her şeyi bununla öğrenebiliyoruz. Bir bakalım antikacı hâlâ oralarda mı?”

Elindeki akıllı alete birkaç şey yazdı, bir süre bekledi, biraz sayfalar arasında gezindi ve parlayan gözlerle Funda’ya baktı. “Evet, buldum işte. Dükkân duruyor aynı yerde.”

“O hâlde sanırım hikâyeyi öğrenmek için Kanlıca’ya gitmem gerekecek. Epey zor olacak benim için. Uzun zamandır İstanbul’dan uzaktayım. Yollar ne kadar yabancı geliyor bana, anlatamam.”

“Aslında benim de Beylerbeyi’ne gitmem gerekiyor uzun zamandır. Yanlış anlamazsan, istersen beraber gidebiliriz. Hem yollarda kaybolmazsın,” dedi Tarık, biraz çekinerek.

Funda bu teklifi can simidi gibi gördü. “Memnun olurum,” derken yüzü hafifçe kızardı. Kızardığını anlayan Funda, içinden kendisine kızıyordu. Ne vardı ergenler gibi adamın karşısında kızarıp utanacak.

Ertesi gün sözleştikleri üzere Tarık’la Emirgan İskelesi’nde buluştular. Bir tekneyle Kanlıca’ya geçtiler. İskelenin olduğu meydanda indiklerinde Funda’nın içi huzurla doldu. Yıllardır gelmemişti buralara. Meşhur yoğurtçuyu geçip yolun karşısına geçtiler. Bir sokaktan içeri girdiler. 

“Eskiden burada bir marangoz dükkânı vardı,” dedi Tarık yanından geçtikleri dükkâna bakarak. “Sokaktan geçerken talaş kokusu gelirdi.”

Merakla baktı Funda, önünden geçtikleri boş dükkâna. Biraz daha ilerlediklerinde antikacıyla karşılaştılar. Demek ki hâlen açıktı, zamana yenilmemişti. Dışarıdan bakıldığında önünde eski mobilyalar, vitrininde sergilenen birkaç solmuş tablo ve tozlu porselen vazolar dükkânın yıllardır burada olduğunu kanıtlıyordu. Kapının üzerindeki tabelada altın yaldızla “Nedim Antika” yazıyordu.

İçeriye önce Tarık ardından Funda girdi. Eski kitaplar, zarif biblo koleksiyonları ve çeşitli objelerle doluydu… Toz kokusu burada da her yanı sarmıştı. Hapşırmasam bari, diye düşünürken bir yandan gözleriyle dükkânı tarıyordu. Çok geçmeden yaşlı bir adam onlara doğru yaklaştı.

“Nedim Bey olmalısınız,” dedi Tarık.

“Evet, buyurun, nasıl yardımcı olabilirim?”

Funda plağı çantasından çıkararak, üzerinde “Bizim Şarkımız” yazılı kapağı Nedim Bey’e gösterdi. Ardından büyükannesinden, şarkının eksik sözlerinden bahsetti. Bir yandan ona, anlattıklarına deli saçması gözüyle bakacak diye endişe ediyordu. Konuyu fazla uzatmadan toparlamak istedi.

“Büyükannemin adı Necla’ydı. Onu tanıyor olabilir misiniz?”

Nedim Bey bir süre düşünür gibi oldu, ardından başını iki yana salladı. “Necla Hanım’ı tanımıyorum. Ama bu şarkının sözlerini yazan kişiyi tanıyorum. Abim Nadir…”

Funda’nın kalbi hızla atmaya başladı. “Nadir mi? Büyükannemle bir bağları var mıydı?”

Nedim Bey’in yüzünde hüzünlü bir tebessüm belirdi. “Böyle ayakta konuşulacak mevzular değil bunlar. Birer kahve söyleyeyim, içerken anlatayım size.”

Kahveler geldiğinde, dükkândaki kadife koltuklara oturmuşlardı. Höpürdeterek içtiği ilk yudumdan sonra yaşlı adam konuşmaya başladı. 

“Abim gençken büyük bir aşk yaşamıştı. İsmini zikretmese de sevdiği kızdan sık sık bahsederdi. Hatta bu aşkın hatırasına bir şarkı yazdığını söyler dururdu. Belki bu şarkı o şarkıdır.”

Funda’nın gözleri nemlenmişti. Büyükannesinin geçmişte yaşadığı böyle bir aşk olabilir miydi? Heyecanını bastırarak sordu; “Size şarkıyı hiç söylemiş miydi? Ya da sözlerini?”

“Ne yazık ki küçük hanım. Abimin ağzı çok sıkıydı bu aşk mevzusunda. Ne kadar dil döksem de nafile, kâr etmedi. ‘Sır,’ derdi. Başka da tek kelam etmezdi.”

Kahveleri bitince Nedim Bey’e teşekkür edip ayrıldılar. Şarkının ilk mısrasını çözmüşlerdi fakat devamını nasıl çözeceklerini bilmiyorlardı. Geldikleri yoldan dönerken Tarık, “Birer yoğurt yer miyiz?” diye sordu.

“Senin Beylerbeyi’ne gitmen gerekmiyor muydu?”

“Oraya da başka zaman giderim, çok da önemli değildi,” dedi. Sanki bunu söylerken gözlerini kaçırmış, hafifçe kızarmıştı. Funda aklına gelen düşünceleri hemen kovdu. İçinden, sakın, uzak dur, sana yasak, diyordu.

Meşhur yoğurtçuya oturdular. İlkbahar havasına rağmen İstanbul üşütüyordu; dışarıyı değil, içeriyi tercih ettiler. Mekânın iç kısmı Yeşilçam filmlerinden fırlamış gibiydi. Birer yoğurt sipariş ettiler. Funda, çantasından sararmış kâğıdı tekrar çıkardı. Tarık da not defterine geçirdiği ilk mısradaki boşluğa “Kanlıca’dan” yazdı. İlk mısra tamamlanmıştı.

“İkinci mısraya geçelim mi?”

Funda kararlılıkla, “Başladık artık, bitireceğiz tabii ki.”

Onu neyin beklediğini bilmiyordu ancak bu gizem onu kendisine çekiyordu. Düşmeye korktuğu boşluktan bir kaçıştı başlarda bu şarkı ve eksik sözleri ama antika dükkânına yaptıkları ziyaretten sonra, büyükannesinin neler yaşadığını öğrenme isteği, onda bir tutkuya dönüşüyordu. Nadir Bey kimdi? Büyükannesinin hayatında nasıl bir yeri vardı? Neden daha önce adını hiç duymamıştı. Onu büyüten büyükannesiyle anne- kız gibiydiler. Ancak yaşlı kadın Nadir diye birinden hiç söz etmemişti. Bu kadar saklı tutmasının sebebi neydi?

Tarık ikinci mısrayı not defterine geçirmeye başladı. İkinci mısradaki sözler şöyleydi;

Hatırlar mısın ey sevgili, … gittiğimiz o günü?

Erguvanlara rağmen gönlümün hazâna inkılâb olduğunu?

O meydandaki saatin zîrinde tuttum son def‘a yedini.

İstikbâle dâir ümîdler bir vapur düdüğüyle nihâyete erdi.

“Şarkının bu kısmı neyi anlatıyor sence?” dedi Funda.

“Vapur düdüğü buradaki ipucu bence. Vapurla gittikleri bir yerden bahsediyor Nadir Bey satırlarında.”

“Bir de meydandaki saat var. Bence o da bir ipucu.”

“Doğru söylüyorsun.”

Bu sırada yoğurtları geldi, üzerine pudra şekeri döktüler. Dışarıda inceden bir bahar yağmuru başladı. Çalışmaya ara verdiler.

“Uzun zamandır yediğim en lezzetli yoğurt olabilir,” derken Funda hâlinden hoşnut görünüyordu.

“Ne zamandır uzaktaydın?”

“Belçika’ya üniversite için gitmiştim aslında. Sonrasında yüksek lisans, iş hayatı, evlilik derken kaldım. Orada mimarlık yapıyordum.”

“Neden döndün?”

“Yabancı bir ülkede yalnızlığa dayanamadım.”

“Eşin?”

“Boşandık.”

Funda ve Tarık, bir süre derin bir sessizliği paylaştı. Sonra Tarık anlatmaya başladı.

“Ben de eşimi birkaç sene evvel kaybettim. Hastalığına teşhis konduktan sonra o kadar kısa sürede veda etti ki hayata, ne yaşadığımı anlayacak vaktim bile olmadı. Evimiz onunla, anılarla doluydu. Dayanamadım. Önceden turist rehberiydim. İşe de devam edemedim. Babamdan kalma plak dükkânında çalışmaya başladım. Dükkânın üst katında yaşıyorum. Böylece hayata çok da karışmadan hayatta kalıyorum.”

“Boşanmak da zor bir süreç ama senin yaşadığın kaybın acısını tahmin edemiyorum.”

Yeniden sessizlik kuşattı etraflarını. Yoğurtlarını bitirip kalktılar. Kanlıca’dan dönerken Funda Tarık’a ona eşlik ettiği için teşekkür etti.

“Benim için zevkti.”

“Sen olmasan o dükkânı bulamazdım gerçekten.”

“Şimdi ne yapacaksın?”

“Dediğim gibi başladım bir defa, peşini bırakamam. Bir şekilde o sözleri tamamlamak istiyorum.”

“Tek başına mı?” diye sorarken Tarık sanki nefesini tutmuş gibiydi. Funda onun da hikâyenin geri kalanını merak ettiğini anladı. Tabii ki anlamaya başladığı ancak anlamaktan korktuğu başka hisler de vardı. Bu kadar kısa zamanda olması çok mantıksız, diyordu içinden, durmadan. Mantık en önemli silahıydı Funda’nın, onu elden bırakmak kendine ihanet etmekle eşti. İhanet, diye düşündü. Bir ben kaldım zaten bana ihanet etmeyen!

“Bir eşlikçiye hayır demem doğrusu,” derken gözlerinde engelleyemediği bir parıltı vardı.

“Ben eşlik ederim sana.”

Tarık’la bu sırrın peşinden gidecekleri kesinleştiğinde, Funda kendisini daha rahat hissettiğini fark etti. İçinden, doğduğun şehirde, tanıyamadığın sokaklarda kaybolmaktan neden bu kadar korkuyorsun be kızım, diye geçiriyordu. Bir de keşke bu kadar güzel olmasan… Kaybetmekten korkacağım hiç kimseye yaklaşmamaya yemin ettim, beni yeminimden caydırma Allah’ım.

Hava kararıp mekânın kapanma saati gelene kadar bu vapurla gidilen, saat kulesi olan yer hakkında tahminler yürüttüler. Masalarının üzerinde notlar birikti, kahve fincanları boşaldı. Şarkıda sözü geçen yerin bir ada olduğunu düşünüyorlardı ama hangisi? Büyükada mı, Heybeliada mı, Burgaz ya da Kınalıada mı? Funda, bir fincan daha kahve sipariş edecekken etraflarında kimsenin kalmadığını fark etti.

“Burası kapanacak galiba, kalksak mı artık?”

“Haklısın, kimse kalmamış. Zaman nasıl geçti anlamadım.”

Hesabı ödeyip montlarını üzerlerine geçirdiler. Akşamla beraber bahar havası yerini ayaza bırakmıştı.

“Seni evine bırakayım.”

“Hiç gerek yok. Yardımların için sana ne kadar teşekkür etsem az.”

“Lafını etmeye değmez fakat burası Belçika değil Funda. Hem benim de içim rahat etmez evine girdiğini görmezsem.”

Funda, bu henüz yeni tanıdığı adama evini gösterip göstermemek konusunda kararsızdı. Nedense içinden bir his, Tarık’a güvenebileceğini fısıldıyordu. Çok daha başka şeyler de fısıldıyordu ama Funda duymazdan geliyordu. Ne yazık ki Tarık’ın söylediği gibi burası İstanbul’du ve bu şehirde kimseye güven olmayacağını biliyordu. Elleri ceplerinde bir saniyelik duraklamada tüm bunlar aklından hızla geçti. Tarık ona sevecen bir edayla bakıyordu. Güvenebilirim, diye düşündü.

Evin önüne geldiklerinde Funda Tarık’a tekrar teşekkür etti. Tarık teşekkürü es geçerek; “İkinci mısrayı tamamlayamadık.”

“Bence tamamlayacağız.”

“Bana telefon numaranı verir misin? Belki yarın çalışmaya devam ederiz ya da birimizden birinin aklına bir şey gelir yarına kadar.”

Birbirlerinin telefon numaralarını aldılar. Funda içinden geçirse de Tarık’ı içeriye davet etmedi. Üst kata çıkıp ışıkları yakmadan camdan Tarık’ın elleri ceplerinde, ağır adımlarla yokuştan aşağı inişini izledi.

Sabah uyandığında Funda iyice dinlendiğini hissetti. Bir gece önceki yağmurlu hava değişmiş, güneş açmıştı. Mutfak penceresinin önündeki masaya sabah kahvesiyle oturdu. Sonra dayanamadı, kalkıp mutfak balkonunun kapılarını açtı. İçeriye mis gibi toprak kokusu doldu. Kahvesini bitirdikten sonra telefonu geldi aklına. Yatak odasına geçip aldı. Tarık aramıştı. Bekletmeden geri aradı. 

“Günaydın.”

“Günaydın.” Tarık’ın sesi sıcacık geliyordu. “Bugün nasılsın?”

“Çok iyi uyudum, iyiyim. Ya sen?”

“Ben çok uyuyamadım. Şu senin gizemli şarkı beni epey düşündürdü. Sanırım ikinci mısrada gözümüzden kaçan bir işaret keşfettim.”

“Öyle mi? Nedir?”

“Kahvaltı ettin mi?”

“Henüz etmedim. Sabahları çok iştahlı olduğum söylenemez.”

“Hadi hazırlan, Büyükada’ya gidiyoruz. Orada güzel bir kahvaltı ederiz. İkinci mısranın gizemi orada saklı. Gözlerinle göreceksin ne bulduğumu.”

Funda, sesinde gizleyemediği bir hevesle teklifi kabul etti. Tarık’la yeniden görüşmek, suyun altından yüzeye çıkıp derin bir nefes almak gibi geldi. Bunlar ne korkutucu düşünceler, diye düşünürken aynada hafif bir allık sürerken yakaladı kendisini. Sen hiç akıllanmayacaksın, dedi.

Hızla hazırlanıp çıktı. Kabataş’ta buluşup vapura bindiler, açık alanda oturdular, Funda’nın saçları rüzgârla uçuyordu. O gün toplamamış, omuzlarına dökmüştü lülelerini. Denizi, martıları seyrede seyrede; önce Kadıköy, ardından sırasıyla Kınalıada, Burgazada, Heybeliada’yı selamladılar. Son durak Büyükada’ydı.

“Bu iskele 1914 yılında yapılmış, biliyor musun?”

“Öyle mi? Bilmiyordum.”

“Bitirme tezimde İstanbul’daki eski mimari yapıları konu etmiştim. Belçikalı profesörüm metne eklediğim resimlere hayran kalmıştı.”

“Desene onları da etkilemeyi başardın.”

Bu cümle sanki Tarık’ın ağzından kaçmıştı. Kızardı, bozardı, öksürdü. Funda’ysa ne anlam çıkarması gerektiğini düşünüyordu. Konuyu değiştirmenin en uygun hareket olacağına karar verdi. Buna korkup kaçtı da denilebilirdi. Aralarında bir anlık oluşan buz gibi sessizliğe bıcır bıcır konuşarak son verdi.

“Neo-Oriyantalist yani Osmanlı’dan esinlenen doğu tarzı mimariye sahiptir. Üst katında geniş bir bekleme salonu bulunur. Dış cephesi çinilerle süslenmiştir. Özellikle üst cephede kullanılan Kütahya çinilerini görüyor musun? Çok güzeller değil mi? Eskiden üst katı restoran ve kafe olarak da kullanılıyormuş. Sanırım artık dönem dönem sergiler, kültürel etkinlikler yapılıyor.”

Böyle konuşa konuşa meydana çıkmışlardı.

“Gerçekten çok güzel,” dedi Tarık dış cephedeki çinilere göz gezdirirken.

“Şimdi şaşırtma sırası bende.”

Funda pür dikkat kesilmiş Tarık’ı dinliyordu. “Yokuşun başındaki saat kulesini görüyor musun?”

“Evet.”

“Peki, etrafında ne ağacı var?”

“Binalarla aram iyidir ama iş bitkilere gelince o peyzajcıların alanı.”

“Funda Hanım, bu gördüğünüz pembe çiçeğin latince ismi Cercis siliquastrumdur. Baklagiller familyasına aittir. Bu ağaç, nisan sonu, mayıs başı gibi çiçek açar. Çiçekleri pembe-mor arası, bazen de eflatun renklidir. İstanbul’un simgelerinden biri olmuştur. Doğanın yeniden doğuşunu, aşkı ve zarafeti simgelerler. Hatta Osmanlı zamanında bu çiçekler için bayram kutlamaları yapıldığı rivayet edilir. Bu çiçek tarih boyunca aşkı temsil ettiği kadar hüznü ve ihaneti de temsil etmiştir. Bazı efsanelere göre, Hz. İsa’ya ihanet eden Yahuda’nın pişmanlığı üzerine, onun kendini astığı ağaç bu çiçekli dallara dönüşmüş ve çiçekleri utançtan morarmıştır. Bu yüzden “Erguvan”, Batı’da ihanet ve pişmanlıkla ilişkilendirilir.”

“Bunlar erguvan mı?”

“Ta kendisi,” derken Tarık’ın yüzünde bilmiş bir gülümseme vardı.

“İkinci mısradaki erguvanlar…”

“Zekâna hayranım, hemen çözdün.” Tarık artık gülümsemekten öteye geçmiş, nasıl buldum ama edasıyla sırıtıyordu.

“Sen bu kadar şeyi nereden biliyorsun?”

“Biraz araştırma ve biraz da ezber yaptım. Hadi, çok acıktım. Gidip şöyle güzel bir kahvaltı edelim. Bence hak ettim.” 

Funda hâlâ hayranlıkla ağaçlara bakıyordu. “Evet, kesinlikle hak ettin,” dedi.

Yavaş yavaş saat kulesine çıkan yokuşu tırmandılar. Funda, saat kulesinin etrafını dikkatle incelerken, Tarık da açlığın verdiği durdurulamaz hevesle etraftaki açık mekânlara bakıyordu. Funda, taş yapıya dokunurken derin bir nefes aldı. Sanki büyükannesinin anıları burada, adanın kuş cıvıltılarında yankılanıyordu. “Hadi artık bir yere oturalım ve sonraki dizeye bakalım,” dedi.

İkili, meydandaki tarihi bir kafeye geçti. Önce menüden sipariş verdiler. Yanlarına yaklaşan genç garson hafta içi, sabahın erken saatinde birilerinin gelmesine şaşırmış olsa da misafirperver görünüyordu. Yiyecekler gelene kadar Tarık defterini açtı, ikinci dizedeki boşluğa “Büyükada” yazdı ve bir sonraki dizeyi defterine geçirmeye başladı.

Kendin ile birlikte götürdün benden bir pâremi.

Vedâını seyreyler iken gam yaşları doldurdu dîdemi.

Beyhude kaybettim sen ile bahârı.

Sırrımızın ismini … koyduğunu nice sonra işittim.

Kalbimde akis buldu ilk buseni verdiğin penbe köşkün feryâdı.

Nasıl nisyân edebilirim bahçedeki o ağacı?

Funda ve Tarık satırları bir süre sessizlik içinde inceledi. “Penbe köşk,” dedi Funda yavaşça. “Bu, Büyükada’da olabilir mi? Ya da başka bir yerde mi aramalıyız?”

Tarık düşünceli bir şekilde cevap verdi. “Belki de adanın başka bir köşesindeki gizli bir yer. Bir de ağaç var tabii. O da bir ipucu.”

Funda defteri kapattı ve masaya koydu. Bu sırada kahvaltıları geldi. İştahla yediler. Sıra çay keyfine geldiğinde Funda, “Bu mısralar, sanki her defasında bizi daha bilinmeze çekiyor,” dedi. Sesi umutsuz çıkıyordu. Bu defa ellerinde çok az ipucu vardı. İstanbul’da pembe köşk diye adlandırılabilecek birçok yapı vardı. Hangisi olduğunu nereden anlayacaklardı?

Çaylardan sonra iskelenin karşısındaki çay bahçesine geçtiler. Orada da köpüklü birer Türk kahvesi içtiler. Çay bahçesinin sahibi İhsan Bey ile tanıştılar. Ada’nın eskilerindendi. Ona adada “Pembe Köşk” diye anılan bir yer olup olmadığını sordular. Birkaç tane bu isimle anılan yapı olduğunu söyledi. Yerlerini tarif etti. Gidip baktılar. Mısradaki sırra dair bir iz bulamadılar. Gelişi güzel sokakları dolaşıp badanası pembe köşklere göz gezdirseler de kâr etmedi. Vapurla Kabataş’a geri döndüler.

Funda ve Tarık, Tarık’ın Çukurcuma’daki dükkânına gittiler. Tarık, bir süre sessizce etrafına baktı, sonra Funda’ya dönüp mahcup bir şekilde gülümsedi. “Yukarıdaki daire biraz dağınık ama rahat çalışabiliriz orada. İster misin?”

Funda’nın gözü dağınıklık görecek hâlde değildi. Merdivenlerden çıkıp dar bir kapının ardında, küçük bir oturma odasına girdiler. Masa üzerinde açık bırakılmış kitaplar, plaklar ve birkaç eski radyo vardı. Bir köşede kahve fincanları üst üste yığılmıştı. Tarık, hızlıca toparlamaya çalışırken Funda onu durdurdu.

İkisi de çalışma masasına oturdu.  Pembe Köşk hakkında araştırma yapmaya başladı. Birkaç dakika sonra heyecanla Tarık’a, “İşte buldum! İstanbul’daki en bilinen Pembe Köşk, Emirgan Korusu’nda! Büyükannemin evine de yakın. Belki gençliklerinde orada buluşmuş olabilirler,” dedi Funda.

Funda konağa döndüğünde Balgöz her zamanki gibi kapının önünde onu bekliyordu. Kedisini kucağına alıp içeri geçti. Sessiz salonun yalnızlığı, Tarık’ın sıcak gülümsemesini düşündürdü ona.

“Balgöz,” dedi kedisine bakarak, “sanırım Tarık’la ilgili garip bir his içindeyim. Onunla konuşmak, yanında olmak, sanki hayatıma renk katıyor gibi. İnanır mısın? Mısralar bitmesin istiyorum. Mısralar bitince sonrası yine hep yalnızlık.” Balgöz, sanki onu reddeder gibi miyavladı.

“Tamam, tamam, sen hep benimlesin, biliyorum.” Usulca tüylü başını öptü gri kedinin. Gece boyunca Tarık’ın söylediklerini ve birlikte geçirdikleri zamanı düşünerek uyuyakaldı. 

Ertesi sabah Emirgan Korusu’na gitmek için hazırlanırken mesaj geldi. Tarık’tandı. “Kapının önündeyim, bekliyorum,” yazıyordu. Funda hızla alt kata indi, kapıyı açtı. Şaşkınlıkla, “Senin ne işin var burada?” diye sordu.

Tarık utangaç, “Adımlarım beni buraya sürükledi. Koruya beraber gideriz diye düşündüm,” dedi.

Funda’nın içi sevinçle doldu. “Tabii,” dedi, birlikte yola çıktılar. Emirgan Korusu’na vardıklarında, Pembe Köşk zarif mimarisiyle onları selamlıyordu. 

“Bu köşkle ilgili neler biliyorsun?”

“Bir şeyler bildiğimden nasıl da eminsin,” derken Funda’nın gamzeleri çoktan yanaklarında belirmişti. “Köşk, 19. yüzyılın sonlarında Mısır Hidivi İsmail Paşa tarafından inşa ettirilmiş. Gördüğün gibi iki katlıdır. Geleneksel Osmanlı mimarisi tarzında tasarlanmış. Adını dış cephesinin orijinal rengi olan pembe renkten alır.”

Tarık, köşkün etrafına hayranlıkla bakarken, bahçede büyük bir akasya ağacı dikkatini çekti. “Akasya!” dedi heyecanla. “Bu ağaç, şarkının dizelerindeki boşluğu dolduran ipucu olabilir mi?”

Funda bir an duraksadı. “Benim annemin adı da Akasya.”

Tarık şaşkınlıkla Funda’ya baktı. “Ne büyük bir tesadüf,” dedi. “O hâlde, bence mısradaki boşluk kesinlikle Akasya.”

Funda ağaca dokunurken annesini düşündü. Beş sene önce kaybetmişti. Belçika’dan cenazeye yetişemeyecek zannetmişti. Babasını zaten hiç tanımıyordu, tıpkı dedesini de tanımadığı gibi. Hayrettin dedesi Funda doğmadan çok evvel göçüp gitmişti. Babası, annesinin doğum sancıları başlayınca arabayla alelacele hastaneye giderlerken trafik kazası yapmıştı. Funda dünyaya gelirken babası komaya girmiş, o kırk günlükken de hayata gözlerini yummuştu. Akasya Hanım bir daha hiç evlenmemiş, kızına da gizliden gizliye hep öfke duymuştu. Onu sık sık annesi Necla Hanım’a bırakır, çalıştığı tur firmasıyla dünyanın bir ucundan diğerine uçardı. Funda, annesi tarafından sevilmediğini daha küçük yaşlarındayken anlamıştı. O yüzden liseden sonra hemen yurtdışına gitmiş, bir daha da geri dönmek istememişti. 

Şarkının dizeleri, büyükannesiyle ilgili bir sırrın ötesine geçmiş, annesine kadar ulaşmıştı. Korudaki keşiflerini bitirdikten sonra eve geldiler. Funda artık Tarık’a bir yabancı gözüyle bakmıyordu. Onu da içeriye davet etti. Funda mutfağa geçip ikram etmek üzere kahve hazırladı.

Funda salona döndüğünde Tarık, defterini çıkarmış, üçüncü dizedeki boşluğa “Akasya” yazmıştı, son dizeyi inceliyordu.

“Son dizeye geldik.”

“Son dizeden önce annemin bu sırla ne alakası var diye sorup duyruyorum kendime.”

“Cevap alabiliyor musun?”

“Alıyorum almasına ama korkutucu ve aklıma getirmek istemediğim yanıtlar oluyor.”

Biraz kuşkulu çıkmıştı sanki sesi ya da Tarık’a öyle gelmişti. Funda silkinip devam etti. “Neyse, evet son dizedeyiz. Sırrı çözmemize çok az kaldı. Yakında benden kurtulacaksın.” Sesim sitemkâr mı çıktı? Neden? İşte bu sorunun cevabı yoktu, suskunluktu, daha da korkutucuydu…

Tarık, Funda’nın gözlerine dikkatle baktı. Sanki bir şey söylemek ister gibi bir hâli vardı. Bakışları çok şey anlatıyordu ama o yutkundu, kahvesini eline alıp fincanı dudaklarına götürdü. Enfes kokuyordu. Tıpkı Funda gibi, diye düşündü. İçinde bir şeyler uçtu sanki. Uzanıp elini tutmak istedi karşısındaki ufak tefek kadının. O narin eller ilk günden dikkatini çekmişti zaten. Yorgun bakan gözleri de ve… Kahve fincanına yanmaktan korkarcasına temkinle uzanan… Düşüncelerinden o da korktu. Devamını getirmedi fikrinde bile. Kaybetmemek için sahip olmamak, sevmemek, yaklaşmamak, eşini kaybettiğinden beri desturu olmuştu. Göze alamazdı yeniden bağlanmayı, yeniden acımayı.

Kendisini toparlayınca son dizeyi sesli okumaya başladı.

Bir gün nûdan kalblerimiz rast gelecekdir.

Dalgalar gece nüzul ederken sahile vuracakdır, 

Üşüyen ellerin ellerimi bulacakdır.

Ol gece, mâhın şevkiyle kalblerimiz yekdil atacakdır.

Seninle bir son gece dahî olacak çeşm-i dilârâm,

Şimâlin o ıssız köyü bize nûdan bir mâbed-i hâne olacakdır.

“Anlaşılan Nadir Bey kaybettiği aşkına yeniden kavuşacağını ümit etmiş, kuzeyde bir köyde yaşayacaklarını hayal ediyormuş.”

Funda, düşünceli, “Kuzey köyünde bir hane…” diye fısıltıya benzer bir sesle konuştu. “Neresi olabilir? İlk defa bir mısrada boşluk yok ancak bu defa ipucu da yok.”

Tarık, düşünceli bir şekilde, onaylar gibi başını salladı. “Şarkının her mısrası bize bir yeri işaret etti. Bu dize de bir yeri göstermeye çalışıyor. Kuzeyde bir köyü. Karadeniz kıyılarında bir yeri.”

“Aslında,” dedi Funda, derin bir nefes alarak, aralarında yoğunlaşan duygulardan kaçmak istiyordu. “…bu mısra için birinden yardım isteyebiliriz. Son dizeyi çözmek için belki de başladığımız yere dönmeliyiz.”

“Kimden yardım isteyeceğiz?”

“Nedim Bey’den elbette. Kuzeyde bir köy. Burası neresi olabilir diye ona sormalıyız. Belki bir fikri vardır.” 

Tarık onaylar gibi başını salladı, sessizce deftere baktı ve aniden sordu. “Bu şarkı gerçekten bir gün söylenmiş midir? Ya da… Nadir Bey ve büyükannen, bu buluşmayı gerçekleştirmiş midir?”

Funda, Tarık’ın gözlerinin derinliklerindeki hüznü görüyordu. “Belki,” dedi. “Bunu geçmişte kaybolan şeyleri bulduğumuzda öğrenebileceğiz bence.”

“Yarın Kanlıca’daki antika dükkânına gidip Nedim Bey’le konuşalım. Belki bir şeyler biliyordur.”

“İşin yoksa sabah erkenden gidelim mi?”

“Tek işim…” devamını getiremedi Tarık. Tek işim sensin, diyemedi. “Geç oldu. Ben artık kalkayım. Sabah erkenden gelirim, karşıya beraber geçeriz.”

Funda saate baktı. Gece yarısını geçmişti. “İstersen kal,” dedi. “Sabah erkenden gideceksek…”

Tarık Funda’nın gözlerinin içine baktı. Bu “Kal”ın bir başka anlamı var mıydı? Funda haklıydı aslında. Birkaç saat için gitmesi saçma olacaktı. Çekincelerini bir kenara bırakıp o gece Emirgan’daki konakta kaldı. Funda ona misafir odasını verdi. Bir de dedesinden kalma, yıllara meydan okuyan çizgili pijama. Sonra odasına çekildi. Balgöz de onunla ortalardan kayboldu. Tarık bir süre yattığı yataktan ahşap evin çıtırtılarını dinlese de çok geçmeden uykuya yenik düştü.

Sabah uyandığında kahve kokusuyla karışık Funda’nın kokusu dolmuştu odasına. Bir an nerede olduğunu anımsayamadı. Rüyada mıydı, gerçekte mi? Hızla kalktı yataktan. Taze demlenmiş pottan büyükçe bir kupaya kahve döküyordu Funda. Duştan yeni çıkmış, saçları hâlâ ıslaktı. Göz göze geldiler. Tarık kahve potuna doğru yaklaşıyordu. Kesinlikle sert bir kahveye ihtiyacı vardı. Bu kokulardan sarhoş olmuştu, kendisine gelmeliydi.

“Dikkat et yerler kayar,” derken Tarık gerçekten de kaydı. Funda’yla kafa kafaya çarpıştılar. İkisi de başlarını tutarken bir yandan da gülüyorlardı. O kadar çok güldüler ki Funda’nın gözlerinden yaş geldi. Tarık, mutfak tezgâhına tutunmuş, dengesini sağlamıştı, yavaşça ciddileşti. Funda bu sırada gözünden akan yaşları siliyordu. Usulca uzanıp elini tuttu. Az önce gözyaşını silen, hâlen nemli olan parmağına küçük bir öpücük kondurdu.

Funda, bir anda oluşan çekimle şaşkın, ürkek, düşünceliydi. Gözlerini gözlerine dikmiş, bir adım bekliyordu Tarık ondan. Bir tepki, belki elini hışımla çekmesini ya da elini tutmasını… İkisini de yapmadı Funda.

“Hadi hazırlan da çıkalım,” dedi, bakışlarını kaçırdı, bir adım geriye giderek yavaşça uzaklaştı.

Funda ve Tarık, sabahın ilk saatlerinde Nedim Bey’in antika dükkânına vardılar. İçeri girdiklerinde Nedim Bey rafları düzenliyordu. Onları görünce, “Hangi rüzgâr attı sizi sabahın bu saatinde?” diye sordu.

Tarık, hızlıca defteri ve şarkının son dizesini açıklayıp vardıkları noktayı anlattı. Sabırsızlanan Funda söze karıştı. “Bu kuzey köyü ile ilgili bir bilginiz olabilir mi?”

Nedim Bey duraksadı, yüzünde hüzünlü bir ifade belirdi. “Evet,” dedi. “Abim Nadir’in Ağva’da küçük bir evi vardı. Hayatının son yıllarını da orada geçirdi. Şimdi orada kızı yani yeğenim yaşıyor.”

Funda ve Tarık aynı anda “Kızı mı?” diye sordular. Nedim Bey başını sallayarak, “Evet, Yasemin. Belki gidip bu hikâyeyi ona sormanız gerek,” dedi ve onlara adresi verdi.

Funda ve Tarık, Ağva’ya doğru yola çıktılar. Doğanın huzur verici manzarasında ilerlerken ikisi de Nadir Bey’in hikâyesinin son adımında olduklarını hissediyordu. Adrese ulaştıklarında bir evin önünde durdular. Bahçede rengârenk çiçekler, ıhlamur ve akasya ağaçları vardı. Tarık, kapıyı çaldı.

Kapıyı yaşlı bir kadın açtı. Uzun kırlaşan saçları omuzlarına dökülmüş, yüzünde dikkat çeken bir sıcaklık vardı. “Sonunda bizi buldun mu, yavrum?” dedi.

Funda’nın yüzünde şaşkınlık ve karmaşık duygular belirdi. “Sizi mi?” diye mırıldandı.

Yasemin, onları içeri buyur etti. Ev, eski ama huzurlu bir atmosfere sahipti. Ahşap duvarlar, duvardaki soluk fotoğraflar ve raflara yerleştirilmiş kitaplar, geçmişin izlerini taşıyordu. Yasemin, mutfağa gidip çay getirdi. “Bahçedeki ıhlamurdan hasat,” dedi. Üçü küçük bir masaya oturduktan sonra, Yasemin derin bir nefes alıp konuşmaya başladı.

“Funda, yavrum, babam Nadir Bey’in hikâyesini bir gün sana anlatacağımı biliyordum. Seni tanıyorum aslında. Bu sırrı sadece ben biliyorum. Sen gelmeseydin benimle mezara kadar gidecekti. Babam hayatının son yıllarında bana her şeyi anlattı. Büyükanneni nasıl sevdiğini, ancak benim anneme de derin saygı duyduğunu, annemin ve dedenizin vefatından sonra Necla Hanım ile son bir defa burada buluştuklarını… 

Ben de merakıma yenilip Necla Hanım’ı görmek istedim. Ancak yetişemedim, adresinize ulaşabildiğimde vefat etmişti. Anneni de seni de biliyordum. Ancak sizin beni bulmanızı bekledim. Çünkü bu hikâyenin merkezinde büyükanneniz Necla Hanım var ve onun hatırasına gölge düşürmek asla istemezdim.

Babam ve büyükanneniz gençken birbirine delisicesine âşıklarmış. Babamın bir bacağı diğerine göre kısa olduğu askere alınmamış. Büyükannenizin babası bu durumu mesele yapmış ve ‘Ben kızımı askere gitmemiş adama vermem,’ diyerek onları ayırmış. Ne var ki genç âşıklar vuslata çoktan ermişler. Bu vuslatın armağanı Akasya’ydı.”

Funda’nın aklına gelen başına gelmişti.

Yasemin devam etti. “Büyükanneniz, ailesinin baskısı sonucu başka biriyle evlendirilmiş. Evlendiğinde gebeymiş. Doğum yaptığında herkese erken doğum olduğunu söyleyerek bu sırrı gizlemeyi başarmışlar. Zannederim Hayrettin Bey yani dedeniz de gerçekleri biliyormuş. Necla Hanım’ı çok sevmiş demek, her hâliyle kabul etmiş.”

Funda’nın nefesi kesilmişti. Sanki bir anda yıllardır bilmediği kökleriyle yüzleşiyordu. “Peki ya sonra?” diye sordu.

“İşte yıllar sonra büyükanneniz ve babam, yalnızca bir kez burada, bu evde buluşmuşlar. O buluşmada babam ona bu şarkıyı vermiş. Bu, onların hem aşkını hem de ayrılığını anlatan bir şarkıymış.”

Funda bir an için ne diyeceğini bilemedi. Gözleri dolmuştu. “Babamın vasiyetinde açıkça yazıyordu,” diye devam etti. “Akasya gelirse ona, torunu gelse torununa bıraktı bu evi. Yani, bu ev artık annenin, dolaylı olarak senin.”

Funda, duyduğu her şeyin ağırlığı altında ezilmişti. Gözyaşlarını tutamıyordu. Tarık uzanıp elini tuttu. Ona güç vermek istiyordu. Yasemin, yumuşak bir sesle, “Hoş geldin Funda. Hem dedenin evine hem de ailemize,” dedi. Sonra masanın çekmecesinden sararmış bir zarf ve bir plak çıkardı. Funda’ya uzattı. “Bu, babamın bıraktığı mektup. Eve gelen kişiye vermemi istemişti. Bu da sendeki plağın diğer nüshası. Dinlemek istersen içeride, yatak odasında pikap var.”

Funda zarfı ellerine aldı, kalbinin hızlandığını hissediyordu. Plağı içeride bırakıp bahçeye çıktı, akasya ağacının altında duran eski banka oturdu. Hafif bir rüzgâr yaprakları hışırdatırken zarfı açtı, yazıyı hemen tanımıştı, okumaya başladı.

“Merhabâ,

Sen benim kızım mısın yoksa torunum mu, bilemem. Hikâyeme haiz olduğun zannındayım. Zira aksi takdirde bu mektuba vâsıl olamazdın. Hakikati nereden taalüm eylediğini bilemem. Vakîa nihayet bu şerefe nâil olduğum içun mes‘ûdum.

Sana bir nasihat vermek isterim ki, hayatın sırrı işbu kelâmda mesturdur. Neclâ’yı terk ettiğim, kuvvet ve cesaret gösterip onu sineme saramadığım için, ömrüm boyunca büyük bir nedâmet çektim. Ey canımdan gelen can pâresi, aşkı bulduğunda sakın ola ki elinden kaçırmayasın. Cesur ol, havf etme. Aşkı bulmak öyle kolay bir şey değildir, bilirim. Her fâni en az bir kere aşkı tecrübe eder. Eğer karşılıklı ise lezzeti tarif olunmaz.

Aşkı nasıl tanıyacağım diye tefekkür ediyorsan, bil ki aşk ile karşılaşınca nefsin mukavemet edemez. Günah imiş, ayıp imiş, memnu imiş, gözün hiçbirini görmez. Aşkı dîdesinden tanırsın; kokusu dâhi sana evvelce mâlûm imiş gibi gelir.

İşte aşkı bulduğunda, her ne sûrette, her ne hâlde olursa olsun, elinden tut ve sımsıkı sarıl. Sinenden de didenden de yâd’a düşürme. Mutlu olacağına kefil olamam; zîrâ aşkta saadet müşkil bulunur. Vakîa nedâmet duymazsın, buna kânîyim.

Sevgiyle kal, ey canımdan gelen kıymetli cân. Zâtına aşina olamasam dahi bil ki zannımca dünyadaki en nadîde cevher sensin. Sakın ola ki kendini ıskalamayasın. Aşkı da…”

Funda, mektubu okudukça gözyaşlarına hâkim olamadı. Mektubu bitirdiğinde, kalbindeki tüm gölgeler yavaşça dağılıyordu. Mektubun satırları, kararını vermesine yardımcı olmuştu. İçeri girdiğinde Yasemin çantasını topluyordu. “Nereye gidiyorsunuz?” diye sordu.

Yasemin, hafifçe gülümseyerek Funda’ya döndü. “Artık buraları sana emanet ediyorum Funda. Babamın vasiyeti buydu. Sakın endişelenme, yine görüşeceğiz. Çok yakında,” dedi. 

“Size bir şey sormak istiyorum.”

“Elbette kızım, buyur sor.”

“Şarkının adını biliyor musunuz? Plağın olduğu zarfta sadece “Bizim Şarkımız” yazıyordu.”

“Adı, Vuslat-ı Mes‘ûd’du.”

Funda, Yasemin’in sıcacık sesinden huzur bulmuştu. Birbirlerine sanki yıllardır tanıyor gibi sarıldılar, vedalaştılar. Yasemin gittikten sonra evde yalnız kalan Funda ve Tarık, oturma odasında karşı karşıya geldiler. Sessizlik birkaç saniye sürdü, ancak aralarındaki duygusal yoğunluk her şeyi anlatıyordu. Tarık, Funda’nın gözlerine bakarak bir şey söylemek üzereyken, Funda önce yatak odasına geçti. Plağı gramofona taktı. Bir sazın eşlik ettiği sözler cızırtıyla evde yankılanmaya başladı. Titreyen bir ses, nahif bir ezgi… Tarık arkasından gelmiş, onu seyrediyordu. Funda onun hiçbir şey söylemesine fırsat vermeden konuşmaya başladı.

“Tüm bu hikâye boyunca yanımda olduğun için teşekkür ederim, Tarık,” dedi alçak bir sesle.

Tarık, “Her zaman,” diye cevap verdi, sesi aynı derecede yumuşaktı.

Funda, mektubun satırlarını hatırladı. Artık tereddüt etmeyeceğini biliyordu. Tüm cesaretini topladı ve Tarık’ın yanına yaklaşarak parmaklarının ucunda yükseldi ve dudaklarına bir öpücük kondurdu.

Güneş batarken kıyı kasabasında bir çift akasya ağacının altında oturuyorlardı. Havada hafif bir esinti vardı. Sanki daha önce etraf sisle, tozla kaplıydı da esen rüzgârla tüm tozlardan arınmış, huzur bulmuş, sanki sonunda fırtınadan kurtulmuş, sakin limana demirlemişlerdi gemilerini. O gün o kıyı kasabasında yeni bir hikâye başlıyordu. Vuslat-ı mes’uda namzet.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Damla İzal
Damla İzal
Başta İTÜ olmak üzere çeşitli üniversitelerde lisans ve yüksek lisans eğitimlerini tamamladı. Halen Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde öğrenci. Turizm, sağlık, pazarlama sektörlerinde çalıştı. Kolektif kitaplarda ve dergilerde yazıları yayımlandı. “Oyuncak Tabanca” isimli öyküsüyle Zehirli Kalem Öykü Yarışmasında üçüncü oldu. Yazarlık ve editörlük yapmaktadır.

POPÜLER YAZILAR