Bereket tanrımız Telipinu gittiğinden beri yaşadığımız yerin rengi, kokusu çekildi sanki.

Kenti hiç kalkmayan bir sis tabakası kapladı. Evlerimizin ocakları kurum içinde kaldı. Çiçekler kurudu. Kadınlar, hayvanlar rahimlerindeki yavrularına kavuşamaz oldular. Dokunduğumuz her yeri, ellerimizden akan zift kapladı.

Telipinu giderken bize iyi gelen ne varsa alıp gitti.

O çekip gitmeden önce, bizi uyaran çok oldu. “Yapmayın,” dediler. Her şeye sahip olamazsınız, biraz durun, zararlı böcekler gibi toprağın özsuyunu durmadan emiyorsunuz, doymak bilmiyorsunuz. Kendinizden başka bir şey düşünmeden, bu şekilde devam ederseniz, Telipinu arkasına bakmadan gidecek, siz kaybedeceksiniz.

Niye başkasını düşünecekmişiz ki? Bizi çekemeyen kem gözlüler, korkutmak için bu yalanları uyduruyordu. Küçümseyerek güldük geçtik. “Deli,” dedik, “bunak,” dedik onlara… Hayatın tüm akışını istediğimiz gibi şekillendirebilecek güce sahiptik. Güçlü olduğumuz için de haklı olduğumuza inanıyorduk.

Bir sabah, ihtiyarların panik içindeki sesleriyle uyandık. Telipinu’nun bir hışımla gittiğini söylüyorlardı. Biz gidişini görmediğimiz için bunun doğru olduğuna inanmadık. Çenesi düşük ihtiyarların kehaneti gerçekleşmiş olamazdı.

Sokakların tenhalarında, Telipinu’nun gidişini anlatan fısıltılar duyulmaya başlandı. Söylentiler kulaktan kulağa yayılırken, kayıp tanrımızın öfkesi de büyüdükçe büyüdü.  

“Sabrım taştı,” diye haykırıp hırsla yerinden fırlamış. “İnsanların yüzlerini bir daha görmek istemiyorum,” derken, öyle ani hareket etmiş ki sol pabucunu sağ ayağına, sağ pabucunu sol ayağına giymiş. O kadar öfkeliymiş ki sessiz nehirlerin sularını yataklarından kaldırmış, uyuyan dağları alevler içinde bırakmış.

“Kara büyü bu,” dedik, “bunaklardan biri haklı çıkmak için yapmıştır mutlaka!”

İhtiyarların “Sizi defalarca uyarmıştık,” diyen cüretkâr bakışlarına hiddetimizle karşılık verdik. Hepsini yakaladık. Sorguladık. İtiraf etmelerini, onun nereye gittiğini söylemelerini istedik. Söylemezlerse yapabileceklerimizin sınırını biz de bilmiyorduk. Konuşturamadık.

Aylar geçti. O hiç görünmedi.

Bakmadığımız yer kalmadı. Aramızdan, “İhtiyarlar doğruyu söylediler, bizim yüzümüzden gitti,” diyenler oldu. Tartışmalar, birbirine suç atmalar… Adaklar adandı, tövbeler edildi. Dağılmaya başlamıştık.

Yapabileceğimiz tek bir şey kalmıştı; büyük tanrıların kapısına gitmek. Telipinu’nun kaçtığını, onu bulamadığımızı söyledik. Bize kızgın olduğundan hiç bahsetmedik. Neden bizi terk ettiğini bilmiyor gibi davrandık. Tanrıları bile kandırabileceğimizi düşünüyorduk. Yalan söylediğimizi tanrılar da biliyordu ama düzenin bozulması onların da işine gelmemişti. Yardım etmeye karar verdiler. Bir konsey toplandı, dört bir yana görevli tanrılar gönderildi. Yeraltının en derinlerine, gökyüzünün en üstüne bile baktılar. Günlerce aradılar. Hiçbir yerde yoktu.

Bir daha onu göremeyeceğimize inandığımız bir anda, hiç kimsenin bulamadığı Telipinu’yu bir arı buldu. Bir tarlada uyurken gördü onu, uyandırdı. Bizlere bir şans daha vermesini istedi. İkna etti. 

Dönüşünü şenliklerle kutladık. Renklerimize, kokularımıza, seslerimize kavuştuk. Ocaklarda yemekler pişmeye, ısınan güneşle beraber tohumlar boy vermeye başladı.

Telipinu’nun gözlerinin içine şükranla bakarken, içimizdeki doymak bilmeyen yaratığın uyanacağını, etrafındaki her şeyi yeniden tüketmeye başlayacağını biliyorduk. Telipinu’nun da yine gideceğini… Bizim doğamız böyleydi. Sonumuzu bile bile devam ediyorduk.

Bu yazı sana ne hissettirdi?