Paul Auster’ın New York Üçlemesi’nin üçüncü kitabı olan Kilitli Oda’da; hayatını, hamile olan karısını, yazdığı ama bastırmadığı kitaplarını terk ederek, kendi isteğiyle ortadan kaybolan Fanshawe isimli bir adam, çoçukluk arkadaşının gözünden anlatılır.
Fanshawe, her şeyi terk ettikten bir süre sonra romandaki hikâyenin anlatıcısı olan arkadaşına bir mektup yazarak; bulunmak istemediğini, hayatının geri kalanını nasıl uygun görürse öyle sürdürme hakkına sahip olduğunu yazar.
Bu kayboluş bana, BBC Türkçe’de okuduğum bir yazıyı hatırlattı. Yazıda, Japonya’da evini, ailesini, işini bırakıp ortadan kaybolan insanların her geçen gün arttığını, bu eylemin “buharlaşma” olarak adlandırıldığını yazıyordu. Buharlaşma kararını veren insanlara yeni bir adres, bazen yeni bir kimlik almaları konusunda yardım eden firmalar var. Polis, bir intihar şüphesi yoksa buharlaşan insanlarla ilgili bir aksiyon almıyor. Buharlaşmayı tercih eden insanların aileleri, maddi durumları iyiyse özel dedektif tutuyorlar. Özel dedektif tutamayanlar da kendi çabaları ile buharlaşan yakınlarının akıbetini araştırıyorlar.
“Buharlaşma” kavramı çok düşündürdü beni. Başımın üzerinde konuşma balonları oluştu, içinde sayısız soru… Buharlaşma kararı da intihar gibi bir şey değil mi? Ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi, dizeleri bu durumu da tanımlamıyor mu? Buharlaşan insanlar, seçtikleri yeni hayatta umduklarını bulamazlarsa, ne hissedecekler? O zaman ne yapacaklar? Yeniden mi buharlaşacaklar? Bir hayat içinde kaç hayat heba edilebilir? Kaçmak mı doğru, kalıp savaşmak mı? Buharlaşan insanlar, bir çözüm bulamazlar mıydı?
Cevapsız kalakaldım çalışma masamın başında. Paul Auster okudukça, beni de tesadüfler takip etmeye başladı, belki ben de Paul Auster gibi tesadüf avcısı hâline gelmeye başladım. Paul Auster ile J.M Coetzee’nin 2008’le 2011 yılları arasında birbirlerine yazdıkları, “Şimdi ve Burada” adı altında kitaplaştırılmış şahane mektuplarını okuyorum. Bu mektuplardan birinde Auster, annemin de eskiden hayran olduğu Charlton Heston’la birbirinden çok farklı üç ortamda, yakın zaman aralıklarında karşılaşmalarını uzun uzun anlatır, hatta Coetzee’ye sorar; “Buna ne anlam vermeliyim, senin başına da geliyor mu, yoksa sadece bana mı oluyor?”
Coetzee’de, “İnsana Freud’un rüyalar kitabındaki rüyalardan biri gibi geliyor,” diye cevap verir.
Ben de derin derin buharlaşma kavramı üzerine düşünürken Fas doğumlu, Fransız-İtalyan kökenli bir sanatçı olan Bruno Catalano’nun çalışmaları bir anda karşıma çıktı. Ailesinin kökenleri 15.yy’da İspanya’dan kovulan Sefarad Yahudilerine dayanıyor. Deri maskelerle başlayan sanat üretimi, kille hemhâl olduktan sonra, en sonunda metale şekil vermeye evrilmiş. En son çalışmaları “Gezginler” olarak adlandırılıyor. Beni çok etkileyen bu heykelleri ilk gördüğümde, “Bunlar da buharlaşıyor,” diye içimden geçirdim. “Benim Auster veya Coetzee gibi bir mektup arkadaşım da yok! Bu tesadüfe ne anlam vermeliyim, diye kime soracağım ben?’ diye hayıflanıp durdum. Konuşma balonlarımın içine bu soru da eklendi. Bu soru da cevapsız kaldı, diğer sorularım gibi.
Gezginler serisinde insan figürleri görüyoruz. Ama vücutlarının bir bölümü yok. Ellerinde ufak bir çanta veya bavul. Bir yere gidiyorlar ama giderken sanki buharlaşmaya başlıyorlar. İspanya’dan kovulan Sefaradlar da zorunlu olarak buharlaştırılmadılar mı, diye düşünüyorum. Evlerinden, yaşamlarından kovuldular. Büyük bir kısmına Osmanlı İmparatorluğu sahip çıktı, topraklarımızda kendilerine yeni bir hayat kurma şansı verdi. Çalışmalarına bakınca, Catalano’nun da sürgün edilmiş atalarından ödünç aldığı duyguları çalışmalarına yansıdığını gördüm.
Sevgili Paul Auster, beni nerden nereye sürükledin sen? Tüm bunlara ne anlam vermeliyim? Başka diyarlarda olsan da bir işaret ver bana.



