Oturduğum koltukta içim geçmiş, gözümde yakın gözlüğüm, kucağımda kitabım. Televizyonun sesiyle uyanıyorum. Haber kanalında bir söyleşi devam ediyor. Uyku sersemi birkaç kelimeyi yakalıyorum. “Pişman değilim, bilmiyorum, proje, arınma, olağan, olağanüstü…”
Uykuyla uyanıklık arasında, dalgın gözlerle televizyonda konuşulanları dinlerken bir anda, Julio Cortázar’ın okumayı yeni bitirdiğim Andrés Fava’nın Güncesi’nden bir cümle kendisini hatırlatıyor.
Geçip giden yaşamımdan, geçip giden bir dakikayı kentin karanlık, bayağı bir köşesini izleyerek savurmaktayım.
Kapatıyorum televizyonu. Yüreğim kaldırmıyor. Daha fazla izlemek istemiyorum. Bu kadarını hak etmiyoruz, diye içimden geçiriyorum. Gözüm, kucağımdaki kitaba takılıyor. Hieronymus Bosch’un hayatı ve eserleriyle ilgili bir kitap. İçim geçmeden az önce okuduğum sayfadaki resme bakıyorum. “Dünyevi Zevkler Bahçesi” triptiği…
Üç parçadan oluşan bir panel. Her panelin üstünde resimler. Sol panel, Adem’le Havva’nın henüz o ölümcül günahı işlemeden, masumiyetlerini kaybetmeden önceki cenneti gösteriyor. Ama bir tekinsizlik sinmiş ortama. Gözle görülmeyen, uğursuz bir duman, resmi sinsice kaplamaya başlıyor. Sağ paneldeyse Adem’le Havva’nın cezalarını çektikleri, bizim de başımıza sardıkları cehennem yer alıyor. Karanlık, çığlıklar, kavurucu sıcak… Ödenen bedeller her yere saçılmış… Orta panel ise sahte bir cennet. Bu sahte cennet, dünyanın ta kendisi olsa gerek diye düşünüyorum. Kendilerini cennette sanan kadın ve erkekler… Hiçbir şey umurlarında değil. Kendilerinden başka birşey düşünmüyorlar. Koparılıp günaha bulanan elmalar… Bir kargaşa, bir gürültü hâli. Düzensizliğin, kuralsızlığın, bayalığın içinde insanlar… Ruhlar dağınık, bedenler dağınık… Panelin üç kanadı da tehdit ve korku pompalıyor sanki. Tam da içinde olduğumuz dönem gibi.
Resim de,televizyondaki sesler gibi üstüme üstüme geliyor. Dayanamıyorum. Bosch’un karanlık dünyasına daha fazla dahil olmak istemiyorum. Sakinleşmem gerekiyor. Nefes alıp veriyorum. Saymaya başlıyorum. Nefes al. Bir, iki, üç, dört… Nefesini tut. Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi… Ve şimdi ver. Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz…

Tam o sırada bir başka kitap elimin altında kıpırdanıyor. Uzakdoğu sanatıyla ilgili. Rastgele bir sayfasını açıyorum. Shodō anlatılıyor; yazının yolu. Japon kaligrafi sanatı. Fırça ve mürekkebin kâğıtla yaptığı dans… Acelesiz, sakin… Fırça darbelerinin kâğıt üzerinde çıkardığı ritmik ses, fırçadan ağır ağır damlayan mürekkep… Hep yavaş, hep farkındalıkla. Önce harfler, sonra sözcükler ortaya çıkıyor. Sabah güneşin doğuşu gibi. Sakin bir kesinlikle. Her seferinde farklı bir şekilde. Kâğıt üzerinde yoktan var olan sözcükler, uçuşmaya başlıyor sabah rüzgârıyla…Sahiplerine yol alıyor.
Yapılan çalışmalara bakıyorum. Uzun uzun… İçinde yaşadığımız hırçın, kaba dünyadan bir an için kopmuşum gibi hissediyorum. Başka bir evren. Gerçek değil gibi. Ama şu an, tam da anlamlandıramadığım bu gerçeküstü evrende bulunmak iyi hissettiriyor. Bu evrenden yayılan mürekkebin kâğıt üzerindeki kokusunu içime çektiğimi hayal ediyorum. Bir an duruyorum. Çalışma masamın üzerinde duran defterimi, dolma kalemimi hızla elime alıyorum. Kalemimi defterin boş sayfası üzerinde gezdirmeye, son zamanlarda ruhuma iyi gelen tek şeyi yapmaya başlıyorum. Yazıyorum.



