Albert Camus, dünyanın en güzel taşlarının doğduğu, büyüdüğü şehir olan Oran’da olduğunu söyler. Oran’ı görmedim, taşlarını da bilmiyorum. Ama şu an, denizinin kıyısında oturduğum Enez’in taşlarının da çok güzel olduğunu düşünüyorum. Dokunuyorum onlara. Denizin yıkadığı, güneşin cilaladığı taşlar bir mücevher gibi görünüyor bana. Kahverenginin binbir tonunda sıcacık parıldayan taşlar… Gün batımının izinin düştüğü kızıl taşlar. Süt gibi beyaz olanlar. Üstü koyu beneklerle bezenmiş kum renkli taşlar… Tek bir coğrafyada toplanmış, farklı ülkelerden gelen, farklı dilleri konuşan insanlar gibiler. Geçmişlerini de beraberinde getirmişler. Farklılıklarıyla bir arada olmaya çalışıyor, var olmaya çalıştıkları topraklarla bütünleşiyorlar. Dönüşüyor, dönüştürüyorlar.
Güneş gökyüzünde konum değiştirirken, deniz de güneşe eşlik ediyor, ruh hâline göre kimi zaman sakin kimi zaman gergin dalgalarıyla… Taşların renkleri, yerleri değişiyor. Denizin kıyısında sessizce taşları topluyorum. Her sene eve, o taşlardan bir torba dolusu götürüyorum. Seçtiğim taşların kaderi değişiyor. Onlara yeni bir yuva, yeni bir kader çiziyorum. Sormadan, onlar adına karar veriyorum. Çekip alıyorum kumun içinden… İklimleri, rüzgârları, güneşleri değişiyor. Yüzeylerine sinmiş kum tortusunu muhafaza ederek, bilmedikleri bir dünyaya doğru yol almak zorunda kalıyorlar. Denizin tuzunun tadını unutmamaya, unutturmamaya söz veriyorlar.
Taşları toplarken, ılık bir rüzgârın vücudumda dolaştığını hissediyorum. Rüzgârın geldiği yöne doğru başımı kaldırıyorum. Semadirek adasıyla göz göze geliyorum. Bana mı bakıyor, yoksa ayaklarımı topraklarına sıkı sıkı bastığım Enez’e mi bakıyor, emin olamıyorum. Belki de geçmişinin silik hatıralarına bakıyor. Depremlerin, jeolojik hareketlerin, savaşların, zoraki göçlerin bulanıklaştırdığı hatıralara… Kayıplarını hatırlamaya çalışıyor belki de… Veya yaşanmışlıklarını…
Makedonya’nın, Roma İmparatorluğu’nun kanatları altındayken pagan inançların kutsal mekânı olduğu parıltılı günlerinden kalan bölük pörçük görüntüler zihinde yanıp sönüyor olabilir.
Gizemli inisiyasyon törenlerine katılmak için Ege ve Akdeniz kıyılarındaki yerleşimlerden bu adaya gelen insanlar var. Bu insanların Büyük Tanrıların Kutsal Tapınağı’nda gerçekleştirdikleri gizli ayinler, tapınakta yaşananların tapınakta kalması için ettikleri derin sessizlik yeminleri var. Aradan geçen binlerce yıla rağmen bu sessizliğin hâlâ bozulmamış olması… Yaşananların izlerini, tapınağın ayakta kalmayı başaran sütunları taşıyor. Adaya gelen herkes, evine dönerken adadan bir parçayı alıp götürüyor; tıpkı benim taşları toplayıp götürdüğüm gibi. Sormadan. İzin almadan.
Bir kanat sesi duyar gibi oluyorum. Adaya doğru ilerleyen bir kanat sesi… Bir an, Fransa’da rehin kalan, Louvre Müzesi’nde konaklayan zafer tanrıçası Nike’ın kanat sesleri mi diye düşünüyorum. Fransız arkeolog Charles Champoiseau, Tanrıça Nike’ı bir hazine gibi toprağın altından -yaralı bir şekilde- çıkarıp Fransa’ya götürdüğünden beri, bu dünyalar güzeli heykel zorunlu gurbetinde… Osmanlı İmparatorluğu’na ait topraklardaki akrabası olan birçok antik şaheser gibi doğasına aykırı bir şekilde, yabancı bir ülkede, dört duvar arasında kök salmak zorunda kalıyor.

Belki duyduğum kanat sesleri, özgürlüğünün sesidir, zeytin ağaçlarının gölgesi altındaki evine dönüyordur diye seviniyorum. Ama yüreğimin derinliklerinde, onu bırakmayacaklarını biliyorum. Diğer kardeşleri gibi, parçası olduğu toprağa dönemeyecek. Saos Dağı’nı bir daha göremeyecek. Uçmaya hazır gerilmiş kanatları, öne doğru atılıp fırlayacak gibi duran bacakları, dimdik duran biçimli mermer vücudunu saran tül elbisenin kıvrımlarıyla ait olmadığı bir yerde, izleyenleri büyülemeye devam edecek.



