Anıl üçlü koltuğa bacaklarını ayırarak oturdu. Salonu içki ve ayak kokusu doldurdu. Deri ceketinin önünü açtı. Siyah tişörtünde ejderha figürü vardı. Boynuna yaptırdığı dövme Fidan Hanım’ın dikkatini çekti. Ah! Yavrum boyun ince deri, dövme yaptırırken kim bilir ne kadar acımıştır? Oğluna merhametle baktı. Anıl annesinin bakışlarından rahatsız oldu. Deri ceketinin yakasını kaldırdı. Elindeki zinciri parmağının çevresinde dairesel hareketlerle döndürmeye başladı. Parmaklarında gümüş yüzükler vardı. 

Fidan Hanım, “Aç mısın oğlum? Peynirli börek yapmıştım, getireyim mi?” diye sordu. Anıl başını salladı. “Olur,” dedi. 

“Peder nerede!”

“Markete kadar gitmişti. Gelir şimdi. Yine bir tartışma çıkmasın aman oğlum, tansiyonu var adamın.”

Anıl son gelişinde para istemişti. Hayrettin Bey ayağa kalkmış, ellerini açarak, “Yeter artık, düş yakamızdan. Kazık kadar oldun. Ne parası? Çalış, kazan!” demişti.

“Kafa ütüleme peder. Anne babalıktan emeklilik olmuyor. Madem dünyaya getirdiniz, o zaman bakacaksınız.”

Anıl gözlerini patlatarak babasına baktı. Hayrettin Bey’in üzerine yürüdü. Hayrettin Bey kendini korumak için kolunu havaya kaldırdı. Anıl babasının kolundan tuttu. Genç kuvveti ile kolunu büktü. Hayrettin Bey kolunun acısı ile dizlerinin üzerine yere çöktü. Fidan Hanım heyecandan bağırdı.

“Anıl, bırak babanı oğlum!”

Anıl’ı Hayrettin Bey’in üzerinden almak için çekiştirmeye başladı. Anıl birden ayağa kalkınca Fidan Hanım yere yuvarlandı. Başını çarptı. Fidan Hanım yine aynı şeyler yaşanacak diye endişeyle ellerini ovuşturuyordu. Hayrettin Bey keşke biraz geç gelse. Anıl’ın bu hâlini görse yine bana kızacak. Hayrettin Bey’in sözleri kulağında çınladı.

“Sen yüz verdin bu çocuğa Hanım. Her yaptığını övdün, her yanlışına bir sebep buldun. Çocuğu benden bile korudun.”

Karşısında oturan ölü kuşu eve getiren küçücük oğlu değildi artık. “Anne bak, kuş avladık. Kuşu pişirip yiyelim mi?”

“Aman aslanıma da bakın, kuş avlamış da annesine getirirmiş.” Hayrettin Bey kapıda göründü.

“Oğlum o küçük bir kuş, yazık, eti yenmez. Nasıl avladınız o kuşu?”

Hayrettin Bey’in sorusu üzerine Anıl arka cebinden bir sapan çıkardı.

“Nerden buldun o sapanı? Küçücük kuştan ne istediniz?” Hayrettin Bey’in sesi azarlar gibi çıkmıştı. Anıl boynunu büktü.

“Aaa! Azarlama babası. Oğlum bilememiş, arkadaşlarına uymuştur.”

Fidan Hanım mutfağa gitti. Bir tabağa iki parça peynirli börek koydu. Buzdolabından vişne suyu şişesini çıkardı. Gözü buzdolabının kapısında duran aile fotoğrafına takıldı. Anıl on yaşındaydı. Elini fotoğrafın üzerinde gezdirdi. Anıl Hayrettin Bey’in elinden tutmuş, Aleyna ise Fidan Hanım’ın yanında durmuştu. Arkada Galata Kulesi görünüyordu. Anıl ıslak hamburgeri çok severdi. Üzerine de profiterol yemiştik. Ah! O serseri arkadaşları melek gibi oğlumu yoldan çıkardılar.

Aleyna’nın sözleri geldi aklına. “Anne, oğluna bir şey söylesene, proje ödevimi yırtmış. Ben ne yapacağım şimdi?”

“Sen de ödevini ortada bırakmasaydın.” Aleyna çok sinirlenmişti.

“Oğlan diye çok şımartıyorsun anne, hep koruyorsun, her dediğini yapıyorsun. Böyle davranarak ona zarar veriyorsun.” Aleyna haklıydı. Hiç dur demedim oğluma. Küçükken her yaptığı hoş geliyordu.

Anıl on iki yaşındayken komşunun motosikletine izinsiz binmiş ve önüne çıkan kadına çarpmıştı. Motosiklet hasar görmüş, kadının kolu çatlamıştı. Fidan Hanım ifade için gittikleri karakolda motosikletin sahibine kızıyordu.

“İnsan motosikletini ortalık yerde bırakır mı? Allah korumuş, ya oğluma bir şey olsaydı?”

Adamın gözleri hayretten açılmış, sadece “Pes!” diyebilmişti. O adamın gözleri geldi aklına.

Bardağa doldurduğu vişne suyunu börek tabağı ile birlikte tepsiye yerleştirdi. Tepsiyi Anıl’ın önündeki sehpanın üzerine bıraktı.

“Hadi ye oğlum, börek sıcacık.”

Anıl tepsiye uzandı. Çatal ve bıçağı gördüğü hâlde eline aldığı böreği iki lokmada yedi. Fidan Hanım börek yiyen oğlunu seyrediyordu.

“Oğlum nerelerde yatıp kalkıyorsun? Ne yiyip ne içiyorsun? Aklım hep sende kalıyor. O serseri arkadaşların…”

“Yeter! Kes, anne. Öğüt alacak yaşı çoktan geçtim.”

Anıl’ın telefonu çaldı.

“Tamam, bekleyin, geliyorum.”

Anıl telefonu kapatınca annesine döndü.

“Para lazım,” dedi.

Utanmadan, sıkılmadan, çalışmış da alın terinin karşılığını ister gibi.

“Oğlum bu seçtiğin yol yol değil. Arkadaşların seni…”

Anıl eli ile dur işareti yaptı.

“Oğlum, benim param yok, baban da vermez artık. Geçen seferki kavgadan sonra hiç gelmezsin diye düşünmüştüm.”

Anıl Fidan Hanım’ın yüzüne baktı. Parası olsa annesi kıyamaz verirdi. Bir anda annesinin kolundaki bilezikler ışıldadı. Anıl pişkin bir eda ile, “Paran yoksa bileziklerin var,” dedi.

Fidan Hanım kolundaki iki bileziğe baktı. Eliyle bilezikleri tuttu. Olmaz, der gibi başını iki yana salladı. Anıl yerinden kalktı. Annesinin koluna yapıştı. Bir eliyle kolunu tutarken diğer eliyle bilezikleri tek tek çıkardı. Cebine koydu. Fidan Hanım’ın nutku tutulmuş gibiydi. Acıyan bileğini tutuyordu.

Hayrettin Bey anahtarı ile kapıyı açmış ayakkabılığın önünde Anıl’ın postallarını görünce eve girip girmemekte tereddüt etmişti. Bir anda Anıl’ı karşısında gördü. İrkildi. Anıl acele ile postallarını ayağına geçirdi. Babasına hiçbir şey demeden kapıyı çarpıp çıktı.

Hayrettin Bey merakla salona girdi. Fidan Hanım pencere önündeki tekli koltuğa oturmuş, bir yandan ağlıyor, bir yandan acıyan bileğini tutuyordu. Bileğinden çok kırılan kalbi acıyordu. Fidan Hanım, “Nerede hata yaptım Bey?” dedi.

Hayrettin Bey, kendini boş çuval gibi koltuğa bıraktı.

“Ne ektiysen, onu biçiyorsun Hanım,” dedi.

Bu yazı sana ne hissettirdi?