Selin sabah koşusundaydı. Genellikle her hafta sonu, özellikle cumartesi günleri sabah erkenden koşuya çıkar. Ben de genelde haftanın üç veya dört günü ders sonrası kulağımda müzikle bisikletimle turlamaya çıkarım. Aynı apartmanda oturuyoruz. Her koştuğunda bedenini; sanki yıkıntıya uğramış, enkaz altında kalıp parçalanmış bir binayı yeniden inşa eder gibi kurardı. Her hafta sonu sanki birbirimizden haberimiz varmış gibi karşılaşırız. Bir pazar günü parkın içindeki bankta otururken yine karşılaştım. Bankta tuvaletini tutmaya çalışan insanlar gibi kıvranıyordu. Kuğu gibi sırtını banka sürtüyor, bankın sevdalıların kazınmış harflerini eritiyor, üstündeki kuş eserlerini temizliyordu. Onu görünce dayanamadım sordum.
“Selin naber? Ne yapıyorsun?”
“Görmüyor musun, kaşınıyorum.”
“Görüyorum da ne oldu?”
“Sutyenimin kancasının olduğu yerde et beni çıktı. Rahatsızlık veriyor, dayanamıyorum. Koşmaya ara verdim mecburen.”
“Git doktora aldır, kurtul.”
“Oldu canım, sonra iz kalsın.”
“Minicik bir iz kalabilir ama dert etme o kadar. Bir şey olmaz. Rahat edersin.”
“Aman, yok kalsın. Kaşınırım gene de aldırmam.”
“Sen bilirsin kaşınmaya devam et öyleyse. Dikkat et, bankı sallama, sonra belediye alır, götürür seni bankı salladın diye. Hadi, görüşürüz.”
“Hadi oradan, zevzek. Görüşürüz.”
Banktan yalpalayarak kalkan Selin, etrafın şaşkın bakışları arasında sırtını ve kalçasını kıvırarak koşmaya devam etti. Daha sonra söylene söylene evine doğru yürüyerek gitti. Bense hınzır bir sırıtmayla bisikletime binip parktan ayrıldım. Nereye gideceğime karar veremedim. Aklım Selin’de kaldı. Aynı okulda okuduğumuzdan huyunu suyunu bilirim. Hassas bir kızdır. Hele söz konusu vücuduysa… Okulda rujunu silip defalarca sürdüğüne şahit oldum. Acaba gerçekten evine mi gitti? Doktora gidip gerçekten benini aldırır mı? gibi sorular aklımı kurcalamaya başladı. Bu sorular kafamdayken dikkatim dağıldı. Bisikleti süremedim. Uygun bir yol kenarında durdum. Neredeydim? Niye buraya geldim? Az ileride, mavi rengi solmuş denizi gördüm. Hüzünlü dalga sesiyle tüm sahili inletiyordu. Selin’in sesi de doktordayken de böyle mi olacaktı? Belki de olur zira acıya pek dayanıklı değil. İyi şeyler düşünmeliyim.
Kalbim hızla çarpmaya başladı. “Pazartesi sınav var. Hiç de çalışmadım. Selin’de notlar vardır. İstesem verir mi? Kafamı toparlayıp yoluma devam etmem lazım.” Saatime baktım. Akşamüzeri olmuş. Bastım pedala, yola koyuldum. Eve doğru yaklaşırken bisikletin hızını düşürdüm. Boynumu sola sağa arkaya çevirdim. Selin’e baktım. Acaba bira almaya mı gitti yoksa doktorda operasyon hâlinde mi? Ah Selin, neredesin be güzelim? Yok. Belki evdedir. Belki hâlâ kaşınıyordur ya da ders çalışıyordur. Onun ne yapacağı belli olmaz. Eve gittim. Babam daha gelmemişti. Mutfaktan yemek kokusu geliyordu. Anneme görünmeden doğrudan odama gittim. Montumu bile çıkarmadan hemen yatağıma balıklama atladım. Telefonumu çıkardım. Selin’e mesaj yazdım.
“Selin naber? Kaşınıyor musun hâlâ? Hahaa. Sakın fazla elleme. Notlarını verebilir misin? Fotokopisini çekip vereyim.”
Birkaç dakika bekledikten sonra telefonuma baktım. Cevap gelmemişti. Meraklandım. Yemek de yiyemedim.
Bir hafta sonra Selin’i aynı parkta eliyle sırtını kontrol ederken ve sırtına bakmaya çalışırken gördüm.
“Ne oldu, belediye ceza mı kesti? Hahahaha.”
“Uğraşma benimle, canım sıkkın zaten.”
“Muhasebeden çaktın mı yoksa? Ne oldu? Eğer öyleyse hiç şaşırmam.”
“Et benim gitti ya. Doktor izi kalmaz dedi ama gitmiyor.”
“Yok gitmez, ömür boyu kalacak. Kapanmayacak. Artık o güzel sırtın izler trafiği gibi olacak hahaha. Geçmiş olsun izler güzeli.”
“Ciddi mi ya! Eyvah! Mahvoldu güzelim sırtım ya.”
“Öyle. Yapacak bir şey yok.”
Selin bir hışımla banktan kalktı. Ben de kalktım. Şaka yaptığımı anlamamıştı.
Bakkaldan dönerken apartman önünde Selin’i gördüm. Hava yağmurluydu. Hemen evimin bulunduğu sokak başındaki ağacın arkasına saklandım. Onu izledim. Yere bağdaş kurmuş, oturuyordu. Yanında yazıları silinmiş sırt çantası, sol elinde sarı yapışkan kâğıdı, kafasından akan yağmur damlalarının ela gözlerinin içine girmiş ıslak gözleriyle, üstündeki kırmızı süveterini yarım sıyırmış, sırtındaki izinin üzerine yapıştırıyordu. Bir, iki, üç… Kaç tane kâğıt yapıştırdı, sayamadım.
Bir yandan güldüm, bir yandan kendime kızdım. “Benim hatam mıydı? Akşam yatağımda nasıl rahat uyuyabilirdim? Okulda Selin’in yüzüne nasıl bakardım? Bilemedim.”

