Toskana’ın Apuan Alpleri’nden binbir zahmetle çıkarılmış bir mermer parçası… Carrara mermeri… Kristal gibi parlayan grimsi mavi damarlı bedeni hayallere sürükler insanı. Arzulanır… Ama o hiç kimseyi arzulamaz. Dokundurmaz bedenine. Yanına yaklaşmaya çalışanı pişman eder. İzin vermez. Reddedilenler, bunun bedelini ona çok ağır bir şekilde ödetirler… Bir depoya atılır, unutulur. Yıllarca tozlu bir köşede bekler. Neyi, kimi beklediğini bilmeden bekler. Tek bildiği beklediğinin bir gün mutlaka geleceğidir. Bu bekleyiş, hayatla kavgalı genç bir adamın dikkatini çekene kadar sürer. Genç adamı görür görmez beklediğinin o olduğunu, kendisini hiç düşünmeden teslim edeceğini anlar. Taşla, mermerin tozuyla büyümüş genç adamın deli gözlerini üzerinde hisseder… Adam mermere dokunur. En sonunda, der, yıllardan beri aradığımı buldum. Mermerin sabırlı bekleyişi, adamın inançlı arayışıyla sonlanır. İlk bakışta aşktır bu.

Bir atölyeye kapanırlar. Sadece kendisiyle meşgul Floransa’nın tüm sesleri kapının dışında kalır. İçeride ise sadece ikisi vardır. Adam, yıllardan beri rönesansın kalbi olan şehirde sanatla, bilimle, felsefeyle beslenen bir ortamda boy atmıştır. Ama taşla, mermerle bir arada yalnız kaldığında içgüdüleri konuşur. İki yabancı, iki yabani… Ama birbirlerini yıllardan beri tanıyor gibidirler. Mermer, ne yapması gerektiğini fısıldar adama. Nasıl dokunması gerektiğini anlatır. Adamın ince ama güçlü elleri, çekiç ve keskinin ışığıyla, mermere yavaş yavaş yeni bir şekil verir. Her bir çekiç darbesinde adam da mermer de değişir, dönüşür. Geçmişlerinden taşıdıkları gölgeleri bir bir soyunurlar. Bundan böyle ne mermer ne de adam eskisi gibi olacaktır.

Genç adamla mermerin üç yıl süren beraberliği, adamın, mermerin içindeki meleği görene ve onu serbest bırakana kadar sürer. Meleğin havaya yükseldiği an, mermerin son nefesini verdiği andır. Bu son nefes bir yok oluş değildir, yeni bir doğuşun müjdecisidir. Mermer, genç bir adamın vücudunda yeniden dirilir; Davud’un vücudunda. Sağlıklı, ihtiraslı, dikkatli, hırslı genç bir adam olarak. Davud, ince ve damarlı teninin rengini mermerden almıştır. Gözlerindeki öfkeyi de yaratıcısından….  Michelangelo’dan…

Floransalılar taşları da taşlara şekil veren elleri de severler. En çok da taşların üzerine yazılmış hikâyelerden yansıyan imgelerle özdeşleşmeyi severler. Kimselere yar olmayan inatçı bir mermerden, hiç kimsenin yenemediği belalı bir dev olan Golyat’ı sapanla avlayan bir yiğidin dünyaya gelmesi göğüslerini kabartır. Beş metre uzunluğunda, harekete geçmeye hazır, bir elinde sapan, diğer elinde taşla düşmanına gözlerini kilitlemiş genç Davud’u her gördüklerinde, kendilerini de bir kahraman gibi hissederler. O taşı atan kolu hareket ettiren görünmez güç kendileriymiş gibi böbürlenirler. Michelangelo’nun çocuğunu kanatları altına alır, şehrin en gözde yerinde baş tacı ederler. Michelangelo ise, şiirlerini işleyeceği yeni mermerlere doğru yol alır.

Bu yazı sana ne hissettirdi?