Bugün taşların sesini dinlemek için gittim Topkapı Sarayı’na. Sultanlık basamaklarını çıkarMIŞ gibi girdim avludan. Bu gösteriş, bu sarsılmaz asırlık heybet, taşın üzerine işlenmiş o incecik zarafet… Aman Yarabbi, nasıl bir yerdi burası!
Nova Roma, Konstantinopolis, Konstantiniyye, Dersaadet derken işte bizim İstanbul…
Birinci ve ikinci avlular…
Hangi yoldan yürüyeceğime karar veremediğim o geniş, asırlık ağaçların gölgesinde ilerliyorum. Alabildiğine sonsuzluk, alabildiğine özgürlük ve zenginlik… İnsan burada yürürken kanatlanıp uçacağını, dünyayı tek bir parmak hareketiyle yöneteceğini sanıyor. Saray yolu, insana önce bu tatlı rüyayı fısıldıyor.
Fakat içeriye doğru ilerledikçe, o ağır kapılardan, labirent gibi taş yollardan geçtikçe havadaki koku değişiyor. İnsan özgürleştiğini sanarken, aslında adım adım devasa bir kapana doğru çekildiğini anlıyor. Burası cihanı titreten bir imparatorluğun kalbi olduğu kadar tutsaklığın, esaretin ve korkunun da sarayı aslında. O dilsiz soğuk taş duvarlarda hâlâ görünmeyen izler sana göz kırpıyor. Taşlara sinmiş gözyaşları, duvar aralıklarına saklanmış hırslar, öfkeler, meydan okumalar, kan ve amansız bir rekabet…
Tabii nereden baktığına göre değişir bunlar. Gücü sevenler için bir “şaheser”, bizim gibi kalbiyle ve özgürlüğü için yaşayanlar içinse bir “zindan”… Belki de sarayın en büyük çelişkisi burada saklı: Dışarıdan güzelliklerini ve gücünü gördüğün; içine girdikçe seni girdabına çeken dar, kuytu köşeler… Tıpkı dünya gibi, tıpkı insan hayatı gibi… Güzel görünen her şeyin arka sokakları, yürünen o mahrem yolları acıdır.
Herkes gücü görmek için gelir buralara. Nitekim bilet sırasında önümdeki bir adam, gözlerinin içi gülerek heyecanla coşuyordu.
“Bu biletle Kaşıkçı Elması’nı göreceğim, değil mi?”
Hani şu bir garibanın çöplükte bulup üç tahta kaşık karşılığında sattığı; elden ele dolana dolana değerini bulan o meşhur taş, Kaşıkçı Elması. İnsanoğlu işte; bir taşı mücevher yapıyor, bir taşı mezar, bir taşı sınır, bir taşı saray, bir taşı da zindan…
İşte herkes o ışıl ışıl parıldayan gücü ve onun simgesi olan taşları görmeye gelmişti buraya. Bense gücün arkasındaki o koyu, yalnız karanlığı görmeye ve o karanlığı asırlardır taşıyan dilsiz taşları dinlemeye…
Acemiler Koğuşu’na atılan bir cariyeyi düşünüyorum; dilini, dinini, kültürünü bilmediği yabancı bir diyarda; dört yanı soğuk, taş, devasa bir sarayda… Taş duvarlara sırtını dayayıp ağlarken, taşın ona sunduğu o tek ve merhametsiz teselliyi hissediyorum. Sonra içine işleyen intikam ve iktidar hırsını…
Taş soğuktur ama insanı uyandırmayı da bilir. O duvarların serinliği gözyaşını kuruturken içindeki fırtınayı durdurmaz aksine, onu sarsılmaz bir iradeye dönüştürür. O çaresiz genç kız anlar ki bu devasa yapıda hayatta kalmanın, o dilsiz mermerlerin arasında ezilmeyip ayakta durmanın tek bir yolu vardır: Ağlamayı bırakıp “taşlaşmak”. İçindeki merhameti bir kenara bırakıp tıpkı sırtını dayadığı o saray duvarları gibi sert, bükülmez ve geçit vermez bir güce dönüşmek.
İşte insan ile taşın en tehlikeli teması burada başlar. Taş, insana sadece zindan olmaz; insanın içindeki ihtirasın fırını hâline gelir. Yeryüzünün en dilsiz tanığını alır; önce gözyaşımızla ıslatır, sonra intikam arzularımızla bileriz. Saray, o cariyenin omzuna esaretin yükünü bindirirken kız da hırsını o taş duvarların derzlerine kazır. Zaman geçer, o soğuk taşlar el değiştirir; cariyeler valide sultan olur, tahtlar devrilir, kuleler yıkılır ama taşın içine işleyen o hırsın ve gözyaşının kokusu hiç silinmez.
Günün sonunda avludan çıkıp geriye doğru son bir kez baktığımda, sarayın o süslü kapıları gözümde bambaşka anlam kazanıyor. İnsanoğlu taşı köleleştirdiğini sanarken aslında kendi ürettiği hırsın ve iktidar arzusunun esiri oluyor.
Sultanlar silindi, cariyelerin çığlıkları sustu, imparatorluklar tarihin tozlu sayfalarına karıştı. Kaşıkçı Elması’nın parıltısına, sarayın ihtişamına koşan o heyecanlı kalabalık da bir gün yok olacak. Taşlar ise hâlâ orada duracak. Üzerlerine sinen bütün o insani hırslardan silkelenip zamanın ötesinde, yine dilsiz, özgür ve tabiri caizse “taş gibi” kalacaklar.
Velhasıl, avludan geçerken kurduğum hayal burada bitti; sultanlık da zaten bize kalacak değildi.

