Hikâyemiz binlerce yıl evvel, meçhul bir zamanda ve meçhul bir mekânda, bir erkek ve bir kadının yaratılmasıyla başlamıştı. Vücut bulan ilk insan, eril bir figür olan Âdem; ikincisi ise dişil bir figür olan Havva’ydı. Liderlik vasfı daha filmin en başında ilk insan olarak tanımlanan Âdem’e bahşedilmişti. Havva ise o zamanlardan beri, daima “ikinci” karakter olarak yerini aldı yaşam sahnesinde. Muhtemelen bu iki metaforik karakterin adlandırılması ve kökenlerini merak eden insanlığa sunulması da yine bir “er kişi” tarafından yapılmıştı.
Hepimizin bildiği gibi, yüzyıllardır süregelen bir “ataerkil toplum” kavramı sebepsiz ve yersiz bir biçimde çökmüş kalmış dünyanın üzerine. Havva arketipi ile kadınlara yüklenmiş onlarca görev, günümüzde bir nebze değişmiş olsa da maalesef özünde hep aynı kalmış. Kadim zamanlarda da modern zamanlarda da kadının sırtına yüklenen görünmeyen yükler, erkeğin taşıdıklarına nazaran biraz daha fazla olmuştur.
Annedir kadın; fıtratında yer alan doğurganlık özelliğinden dolayı da kutsal olarak nitelendirilir. İroni şudur ki kutsal olarak nitelendirilmesine karşı nasıl bir tavır takınılacağı konusunda, çoğunluğun herhangi bir bilgisi yoktur ama fikri çoktur. Kısacası, sözde kutsaldır kadın. Gerisi lafü güzaf.
Üreme zorunluluğu vardır mesela. Bir kadın doğum yapmamış veya yapamamışsa toplumda bazı kendini bilmezler tarafından ayıplanır. Erkekten kaynaklanan bazı sorunlardan dolayı çocuk sahibi olunamamışsa, suç kadına yıkılmak suretiyle olay örtbas edilir. Erkek adam her şeye muktedir olduğundan, üreyememek kadının suçudur! Hatta kuma adı altında ikinci veya üçüncü şahısların devreye girmesiyle, iktidar meraklısı adam erkekliğini ispat etme yarışına devam eder.
Annelik yolculuğu başladığında kadın, bebeğine bakmaktan arta kalan zamanlarında, ev içinde üzerine düşen tüm görevlerini eksiksiz olarak yerine getirmekle yükümlüdür. Tüm bunlara ek olarak; düzenli, temiz ve bakımlı da olmalıdır. Baba figürü ise çocukla ve evin iç işleriyle fazla haşır neşir olmaz. Er kişi evinin geçiminden sorumlu olmalıdır, ev dışı işler ondan sorulur. Kadın ise hanenin görünmeyen içişleri bakanıdır. Dört duvar arasındaki tüm işleri üstlenmesi beklenir ve resmin tamamına bakıldığında üstlenir de. Bakıcı, aşçı, temizlikçi, ütücü, terzi, psikolog, arabulucu, kayıp eşya bürosu gibi… Tüm bunlarda en ufak bir pürüz olması durumunda suçlanacak yine sadece o evin kadını olacaktır.
“Bir zamanlar hanelerden birine kız istemeye gitmişler. Evin tuvaletindeki aynanın tozlu olduğunu gören damat adayının babası, aynanın üzerine parmağıyla: ‘Yazı yazdım aynanızın tozuna, lanet olsun evinizin hanımına, kızına!’ yazarak kızı istemekten vazgeçmiş. Kahveler içilmiş, erkek tarafı kızı istemeden bir zengin kalkışı yaparak apar topar çıkmışlar evden.” Evet, ayna tozluysa bunun suçlusu elbette ki o evin hanımı veya kızı olmalıdır. Böyledir bu. Atalarından miras kalmış bir öğretidir çünkü.
Fedakârdır kadın. Ev içi işlerin yanı sıra tüm ev halkının manevi yüklerini de omuzlar. Yeri gelir köprü olur eşi ve çocukları arasında, yeri gelir ufak tefek kabahatleri örtbas eder, hatta kendi üzerine alır. Çünkü yuvasının huzur bekçisi olmalıdır.
Namusludur kadın. Önce giyiminden başlar elâlemin onun namusu hakkında keseceği ahkâm. Kılığına, kıyafetine özen göstermelidir. Öyle açık saçık kıyafetler giyinmemelidir mesela. Maazallah hafifmeşrebe çıkar sonra adı.
Sessizdir kadın. “Kadın kısmı” ılımlı olmalıdır çünkü. Evde yaşanan bir tartışma esnasında, adam sesini yükseltiyorsa kadın onu sessizce dinlemeli ve koşulsuzca onaylamalıdır. Aksi düşünülemez.
Erkek adamın da işi zordur esasen. “Erkek adam ağlamaz!”, “Erkek adam duygularını belli etmez!”, “Erkek adam evinin direğidir!”, “Erkek adam yıkılmaz!” gibi kendisine dayatılan ağır yüklerle çok erken yaşlarda tanışır ve sorgusuz sualsiz benimser her birini. Kırılganlığını gizlemek için sert bir kabuğa bürünür ve bunu güç sanır. Oysa o kabuk, zamanla kendi ruhunu hapsettiği bir zindana dönüşecektir. Mesela ev içi görevlerinde eşine yardımcı olacak olursa, toplumun küçük bir kesimi adamı takdir ederken, geriye kalan kesim bundan ötürü adamı eleştirir. Onlara göre adam kılıbık olmuştur ve elbette kadın da annelik görevlerini yeterince yerine getirmiyordur.
Tüm bu konularda yargı dağıtan da elbette “elâlem” olarak adlandırılan mahkemedir. Kurallarını kimin koyduğu belli olmayan, yaptırımları sert ve bir o kadar da acımasız olan o tuhaf topluluk.
Günümüzde kadın modernleşmiş olsa da toplumsal roller geçmiş zamanların gölgesinden bir türlü sıyrılamamıştır. Düne göre daha eğitimli olan kadın, iş dünyasında kendi ayakları üzerinde sapasağlam durmakta ve önemli karar mekanizmalarında yer almaktadır. Ancak zaman zaman görünmeyen cinsiyetçi engellerle karşı karşıya kalmaktadır. Varılan noktada erkeğe atfedilen roller değişmiş midir? Babadır erkek; ne olursa olsun evin geçimini tek başına omuzlamak zorunda olduğu düşünülür. Bir mekânda yenilip içilmişse, günün sonunda hesabın erkek tarafından ödenmesi beklenir. Neden? Sadece maddi beklentiler değil; erkeğin manevi dünyası da aynı dar kalıba sıkışıp kalmıştır. Bir de “erkekler ağlamaz” mevzusu var ki en acımasızı da bu galiba. İnsan neden duygularını bastırmak zorunda hissetsin ki? Baba olduğunda bebeğinin altını değiştirmekten, ona şefkatle sarılmaktan neden çekinsin? “Erkek adam” kalıbı, bir erkeğin kendisi ve benliği arasına ördüğü en kalın duvardır.
Bir de dillere pelesenk olmuş, düşünceleri zehirleyen cinsiyetçi tabirler vardır: “Kadın aklı”, “kadın hâliyle”, “kadın başına”, “kadın kısmı”, “elinin hamuruyla” gibi. Neyin kıyaslamasıdır bu? İnsan olmanın ölçüsü erkek midir ki kadına sürekli bir yetersizlik veya noksanlık atfedilir? Tüm bu yazılı olmayan kaideler neticesinde, cinsiyetçi söylemlerin bir türlü son bulmaması elbette doğaldır. Ne yazık ki bu söylemlerin doğurduğu maddi ve manevi şiddet günlük hayatın sıradan bir parçası hâline gelmiştir.
Görünen o ki asırlar geçmiş olsa da cinsiyetler arasında eşitlik hâlâ sağlanamamıştır. Bu terazisi bozuk düzende bir suçlu aranacak olursa Âdem ile Havva bu tarihsel yanılgının suç ortaklarıdır. Havvalar kendilerine biçilen edilgen rolleri oynamaya devam ettikçe, Âdemler de kendilerini muktedir ve sarsılmaz bir güç sanmaya devam edeceklerdir. Kadının sessizliği, erkeğin sahte egemenliğini besleyen en büyük yanılsamadır.
İnsanlık tarihi boyunca susmayı reddeden ve sesini diğerlerine duyurmaya çalışan Havvalar da var olmuştur. Fırçasını asice tuvallere vuran, kalemiyle tüm toplumsal kalıplara cesurca meydan okuyan ve kelimelerin gücüyle dünyayı yeniden inşa eden kadınlar… Kendilerine dayatılan o “ikincil” rolü reddedip, hikâyelerinde başrolü oynamayı seçenlerdir onlar. Kendi gerçeklerini haykırır ve kendi yollarını çizerler.
Tertemiz, bembeyaz bir sayfa açılmalı insanlığa dair. Öğretilmiş roller, cinsiyetçi söylemler, iktidar hırsları ve elâlem baskısı artık geride bırakılmalı. Havvalar susturulmamalı ve Âdemler sahte yükler altında ezilmemeli. İçinde eşit ve adil insanların var olduğu yeni bir dünya kurulmalı…
Bir kadının kendi sesini bulması ve bunu gelecek nesillere aktarmasıyla, insanlık tarihi yeniden yazılacaktır. Susmuş kadının suskunluğu kendi tercihi değil, ona dayatılan yaşam şartlarıdır. Sessiz çığlıkları yüreğinin derinlerinde tutsak kalmış ve çığ gibi büyümüş olsa da hep susmaya mecbur bırakılmıştır.
Neyi bekliyorsun? Şimdi, tam da şu anda, kendi hakikatin için… Susma Havva!

