Köyden dönerken annemin hazırladığı erzağı tıka basa doldurduğum sepetle otobüsün önünde bekliyordum. Bagaj sırasının ta en arkasında durmama rağmen muavin çocuk elimdekini görüp seslenmişti.

“Abla onu koyamam, yanına alabilecek misin?”

Böyle de seslenince sanki kolumun altında tavuk mu taşıyorum, ne taşıyorum diye herkes bir olup arkasını döndü, merakla bakındı. Boyu devrilesi, beni düşürdüğü hâle aklı yetmediğinden, “Tamam, alırım,” dediğimi duyar duymaz umursamazca önündeki valizlere döndü. Bir kolumda bez çantayı, diğer elimde erzak sepetini gören diğerleri de ilgilerini kaybedip önlerine döndüler.

Devrilmemesi için sepeti oturduğum yerde ayaklarımın arasına iyice sıkıştırdım. Kat kat bezlere, poşetlere sarılı kışlık malzeme akmaz, kokmazdı ama ne olur ne olmaz. Bir devrilse, bunca malzeme ziyan olurdu, çoluğa çocuğa yemek olacağı yerde koridora uzanmış koca bir utanç olurdu. Bunları düşünürken bir yandan yerleştim, montumu kucağıma katladım, saçımı başımı düzeltip camdan peron girişine doğru baktım.

Babam iki eli yanda, neredeyse selam duracak bir ciddiyetle, olduğu yerden bana doğru bakıyordu. Gözleri iyi görmese de ben binerken mutlaka izlerdi; oturduğum yeri kafasında bellerdi. Evlenip köyden ayrılalı epey zaman geçmesine rağmen beni uğurlamayı babamın içi bir türlü almadı. Ne zaman ziyarete gelsem uğurlamaya mutlaka gelen babam, gitmeden beni son kez görsün diye değil, vazgeçip dönersem diye aşağıda öylece beklerdi.

Camdan bakarken, yan koltuğa aniden birinin oturmasıyla irkildim. Sırma saçları, kanlı canlı yanaklarıyla genç bir kız, elindeki hırkayı, çantayı, telefonu nereye koyacağını bilemeden etrafına bakınıyor, yerleşmeye çalışıyordu. Yaşlarımız yakın olsa gerek ama çoluk çocuk yoktu belli ki ben onun yanında koca kadın gibi durmuştum. Küçüklükten beri iş görmekten kabalaşan nasırlı ellerimi istemsizce bacak arama soktum, harekete geçen araç perondan ayrılmadan babama son bir kez bakıp, önüme döndüm. Bu sırada kız da nihayet yerleşmiş, birkaç telefon konuşması yaptıktan sonra o da önüne dönmüştü.

Evi düşündüm. Çocuklar okuldan ancak dönmüş olmalıydılar. Yokluğumda yemeklerini halaları hazırlayacaktı. Ben daha gitmeden kap kacak dolusu yemeği hazır edip bırakmıştım ama önlerine koyan, kaldıran biri gerekirdi. Kocamın öyle huyları yoktu. Akşam işten gelir, önüne ne konulursa yerdi. Nadiren işlerimin bitmesini bekleyip benimle bir kahve içerdi, ama genelde erkenden uyuklardı. Çocuklarla pek zaman geçirmezdi. İşleri ağırdı, evi de hiçbir şeyden eksik etmezdi, sağ olsun ama ben ne kadar anaysam, o da o kadar baba değil miydi? Bunlar daha çocuk. Babanın yokluğunu akşam bir sıcak çorba, sabah bir ekmek arası peynir doldurabilir miydi? Çocukların huyu suyu Allah’tan bana çekmiş, sanki büyümüş de küçülmüşlerdi. Ben onlara ana baba olurken, onlar bana hiç çocuk olmamıştı. Sanki her şeyin farkında, bir dediğimi iki etmezlerdi.

Yorgunluğun da etkisiyle, bu düşünceler birbiri ardına dizilirken uyuyakalmışım. Gözümü açtığımda mola yerine varmıştık. Yanımdaki kız dahil, arabanın yarısı inmiş, kimi sigarasını içiyordu, kimi ihtiyacını karşılıyordu. Olduğum yerde doğrulup ağrıyan sırtımı gerdim. Yaslandığım tarafta iki büklüm olmuş boynumun acısıyla tekrar koltuğa gömüldüm. İstanbul’a nereden baksan üç saat vardı. Daha otogardan bizim oraya giden araca binecektim, yarım saat de öyle gidecektim. Vardığımda çocuklar çoktan yatmış olurdu.

Aşağıda muavinle şoförün konuşmasını izlerken beklemediğim bir sesle yine irkildim.

“Alır mısınız?”

Yanımdaki kızın uzattığı çikolataya bakakaldım.

“Fazladan aldım, lütfen, buyrun.”

“Hay Allah. Zahmet etmişsin, sağ ol.”

İkramı geri çevirmek olmazdı. Hem ne hoş bir davranış, belli ki iyi aile çocuğu. Kalmadı böyle tanımadığı insanı düşünen, iyilik eden. Hele ki bu yaşlarda olsun. Peki ben en son ne zaman kendime bir şey almıştım? Tam da bu kızın yaptığı gibi, sırf canım çektiği için gidip de bir çikolata almış mıydım?

Kanım birden ısınıverdi. Kaç yaşındaydı, nasıl bir hayatı vardı, merak etmiştim. Ben daha sormaya kalkmadan, başladı anlatmaya.

Okulu henüz bitmişti. Bir arkadaşıyla Üsküdar, Salacak’ta oturuyordu. Birkaç haftaya işe başlamadan önce ailesini ziyaret etmişti.

“Üsküdar’ı çok severim. Çocuklarla biz de ineriz ara sıra. Onlar vapurları izler, eşimle biz de çay içeriz.”

“Ne güzel. Çocuklar kaç yaşında? Çok da gençsiniz.”

Gençtim, tabii. Belki de yaşıtız, diyemedim.

Yol boyu bir o anlattı, bir ben. Kuzeyle güney kadar zıt, ikisine aynı anda doğan güneş kadar ortaktık. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen saatler içinde, her şeyi bu kadar rahat konuşmaktan mı, dinlediğim hikâyelerden mi, bütün yorgunluğum uçup gitmişti.

Varışımıza az bir zaman kala, çantasından çıkarttığı ufak aynasına bakarak yüzünü gözünü düzeltti, dudağındaki rujunu tazeledi.

“Ne güzelsin, Allah sahibine bağışlasın. Var mı yakında bir evlilik?”

“Yok be abla, ne evliliği. Görüştüğüm biri var, okuldan. Birazdan o alacak beni. Ciddi bir şey değil henüz; yeni yeni tanışıyoruz.”

“Sen ne hissediyorsan odur, ama seni her hâlinle beğeniyorsa hiç düşünme. Sadık olsun, dürüst olsun, en önemlisi.”

“Sen nasıl gideceksin, eşin mi alacak abla?”

Eşim mi? Mezarından dedem kalkıp beni alırdı da eşim yattığı yerden kalkıp gelmezdi. Hiç gelmemişti ki.

İnmeye yakın, yıllardır unuttuğum gençliğim miydi, bir anlık heves miydi bilmem, ağzımdan çıkıverdi kelimeler.

“Ne sürdün dudağına öyle, çok yakıştı sana.”

“Yakıştı mı? Teşekkür ederim. Sana da yakışır güzel kadınsın. Sürmek istersen vereyim, eşin de beğenir, bak. Bu renk senin tenine iyi gider.”

“Olur mu öyle şey? Allah iyiliğini versin. Benim de var evde. Annem nişanımda vermişti. Bir ruj, bir de sürme. Kullandın mı desen, hiç. Eşim pek sevmez süsü, boyayı.”

“Hiç de bile. Hepsi sever. Seni bir görsün, anlarsın seviyor mu, sevmiyor mu.”

Elime verdiği rujun ucuyla parmağımı biraz boyayıp, dudaklarımda gezdirdim. Camın yansımasında, rujun nemiyle canlanan ağzıma, yüzüme baktım. Gamzelerimi gördüm.

“Bak, ben demiştim!”

Otobüsten indiğimde sanki ben, ben değildim. Omzumdaki bütün ağırlık gitmiş, eve varana dek ayaklarım yere değmemişti. Birazdan içeri girecek; beni hep pazar poşetlerinin, su bidonlarının altında yorgun bitkin görmeye alışmış eşime belki ilk kez elimi uzatacak, uzun zaman sonra ilk kez onu özlediğimi söyleyecektim.

O heyecanla anahtarı deliğe bir türlü denk getiremedim; duymuş olacak ki kapıyı kendi açtı. Birden açılan kapının önünde kolumdaki bez çantayı, elimdeki sepeti bırakmadan yüzüne bakakaldım. Birkaç saniye duraksadı; tek kelime etmeden beni kapıda öylece bıraktı. Elimdekileri alsaydı iyiydi ama uykusundan kalkmış huysuzluğuna verip, çocukları uyandırmayayım diye usulca içeri girdim. Kapıyı bir ayağımla ardımdan kapattım.

Evin içindeki sessizlikte elle tutulur bir ağırlık vardı. Mutfak kapısına yığdığım eşyaları bırakıp doğrulduğumda eşimle göz göze geldik.

Kolumdan tutuşunda, gözlerime bakışında sevgi dolu bir eşten çok, kudurmuş bir hayvanın kararlı öfkesi vardı. Yüzüme doğru kalkan eli gördüğümde gözlerimi kapadım.

Cepkenine sıkıca sarılmış babam, kollarını açmış tüm heybetiyle, beni bekliyordu.

Bu yazı sana ne hissettirdi?