Dünden beri uykusuzluktan ölüyorum. Bütün gece uyuyamadım. Öyle bitkinim ki bugün nasıl işe gideceğimi bilmiyorum. Kalktım, hazırlanmaya çalıştım. Biraz makyaj yaptım ama o bile yüzümdeki şişliği, gözaltı morluklarımı kapatmaya yetmedi.

Bir şeyler atıştırıp çıkacaktım. Kendime bir sandviç hazırladım, bir de kahve koydum. 

Offf… Şu kahvenin kokusu yok mu? İnsanın resmen içindeki yaşam coşkusunu ortaya çıkarıyor.

Kahvemi yudumlarken saate baktım. “Oooo, daha çok var işe gitmeye. Biraz Instagram’a bakayım bari.” Telefonu elime aldım. Karşıma bir paylaşım çıktı. “Bir yerde buluşup çığlık atmak isteyen var mı? Sonra da lahmacun yeriz.”

Yazıyı okuduğumda öyle bir kahkaha attım ki kahveyi yudumlarken onu nasıl olup da tam karşımdaki duvarın ortasına püskürttüm, ben de anlayamadım. Hemen paylaşımı Sibel’e gönderdim. Sibel tabii, saat daha çok erken olduğu için uyuyordur. Mesajımı görmedi.

İşe gittiğimde Sibel daha gelmemişti. Ben masama yerleşirken bir baktım, geliyor. Daha yanıma gelir gelmez,

“Kanka, vallahi olur! Bir çığlık atmamız lazım. Yoksa bu hayat çekilmez, arkadaşım. Fakat bu ritüeli kuru fasulyeyle değiştirsek olmaz mı? Benim canım bugün kuru fasulye çekti de.”

“Olmaaaz! Ritüeli bozmak olmaz hayatım. Orada ne diyorsa o. Eksik kalırsa tutmaz sonra.”

İkimiz de kendimizi gülmemek için zor tuttuk. Tam o sırada arkamızdan bir ses geldi.

“Arkadaşlar, patron geliyor. Toparlanalım.” Hemen kendimize çeki düzen verdik.

Patron bugün hepimize harika bir haber verdi! Yarından sonra hepimizin vardiyaya kalması gerekiyormuş. Yeni bir iş alınmış. Süre de çok kısıtlı olduğu için daha fazla çalışmamız isteniyormuş. Maaşlar önden, bu akşam hesaplara yatacakmış. Neyse ki!

Bu uykusuzluğun üstüne bir de vardiya… Allah’ım ya sabııııır! Allah’tan yarın gece başlıyor vardiya. Bu gece olsaydı, işte o zaman yanmıştım. “Neyse,” dedim kendi kendime. “Bugün eve gider gitmez telefonları kapatıp tıpaları da kulağıma taktım mı sabaha kadar deliksiz uyurum.”

Öğle yemeği molası geldiğinde Sibel’le birlikte dışarı çıktık. Yemeklerimizi yerken Sibel’in yüzündeki muzip tavır dikkatimi çekti.

“Ne oldu, hayırdır? Ne o tavır?” diye sordum. 

Sibel sırıtarak, “Ne olacak? Nereye gidip de avazımız çıktığı kadar çığlık atalım diye düşünüyordum. Hem bu sabah duyduğumuz habere göre bundan daha güzel bir gün olamazdı herhâlde bu ritüeli gerçekleştirmek için. Öyle değil mi kanka?”

“Sen ciddi misin?”

“Tabii ki de ciddiyim kanka! Yani baksana, bugün aldığımız haber tam da bu ritüelin üstüne geldi. Hem bir deşarj oluruz, ne olacak ki? Üstüne de gider, bir güzel lahmacun yeriz. Ooh, değme keyfimize!”

Bir an durdu.

“Ama başka bir gün bu ritüeli kuru fasulyeyle de yapalım, olur mu?” 

“Allah iyiliğini versin senin emi!”

Sibel hiç istifini bozmadan devam etti,

“Bak kanka, ben Gülhane parkını düşündüm. Hani şu en tepede bir çay bahçesi var ya… Orası akşam sekizde kapatıyor. Oraya yakın bir yere gidip avazımız çıktığı kadar çığlık atalım. Ne dersin?”

Sibel’in bu kararına önce bir güldüm. Sonra, “Tamam,” dedim. Hadi bakalım, hayırlısı.

Paydos zamanı geldi. Sibel’le birlikte Gülhane’ye gittik. En tepeye çıktık. Dediği gibi, çay bahçesi kapanmıştı. Ortalıkta kimsecikler yoktu. Sibel bir bankın üstüne çıkmış, beni çağırıyordu. “Hadi gelsene,” dedi ve elini bana uzattı.

“Ya Allah, Bismillah,” deyip çıktım. Ele ele tutuştuk. Sibel saymaya başladı:

“Beş… Dört… Üç… İki… Bir…”

“ AAAAAAAAAAAAAAAAAA!”

O kadar çok bağırmışız ki ağaçların üzerindeki kuşlar bir anda korkup uçup gittiler. Ardından bir güvenlik görevlisi çıkageldi.

“Hanımlar, hayırdır?”

Adam bize bakıyor, biz adama bakıyoruz ama cevap veremiyoruz bir türlü. Yalnız öyle bir rahatlamışım ki sanki üzerimden onlarca ton yük kalkmış gibi hissettim.

Adam tekrar sordu.

“Hanımlar, size diyorum!”

Bu kez Sibel atladı,

“Amca, biz bir ritüeli gerçekleştirmek için buradayız.”

Deyip sabah ona gönderdiğim paylaşımı gösterdi. Adamcağız önce gülümsedi.

“Tamam tamam, bu defalık sizi affediyorum ama bana da lahmacun ısmarlarsanız,” dedi.

“Olur amca, olur. Sen yeter ki bizi affet,” dedim.

Adam yine gülümsedi. Sibel bir anda ortadan kayboldu. Bir baktım, elinde telefon biriyle konuşuyor.

“Kiminle konuşuyorsun?” dememe kalmadan,

“Lahmacunun geliyor amca! Birazdan burada olur,” demez mi?

Ben şok! Yani hangi ara aklına geldi de hangi ara aradın lahmacuncuyu, anlamadım gitti.

Neyse, lahmacun geldi. Adamcağız bin kere teşekkür etti. “Allah sizden razı olsun,” diye diye bir hâl oldu. Sibel de öyle bonkör davranmış ki maşallah, tam on tane lahmacun ısmarlamış. Adam lahmacunlara bakıp bir an durdu. “Uzun zamandır çocuklarım çok istiyordu lahmacun yemeyi ama bir türlü alamıyordum. Şimdi çok sevinecekler. Çok teşekkür ederim hanımlar. Kesenize bereket.” Ve oradan uzaklaştı. Biz de sevinelim mi, üzülelim mi bir tuhaf olduk. Tabii beni yine Sibel toparladı.

“Hadi kanka, lahmacun yemeye gitmiyor muyuz?”

“Sibeeeeel…”

Gerçekten gittik. Bir güzel lahmacunları da mideye indirdik.

Eee…  Bu ritüeli de gerçekleştirdiğimize göre artık rahat bir uyku çekebilirim herhâlde, diye düşündüm içimden. Hem de ilk defa, bütün günün yorgunluğuna rağmen yüzümde kocaman bir gülümsemeyle.

Esinlenilen Kaynak:

https://www.instagram.com/p/DcuZZ_1I3z6/?stkn=MXV3ejI0c252aDJzMw==

Bu yazı sana ne hissettirdi?