Çenesine taş gibi oturmuştu ağrı. Zonklayan dişi gecenin yarısı kaldırdı Sabri’yi yataktan. Bir o tarafa bir bu tarafa evi dört döndü, sabahı etmek için. Dizlerinin üzerine çökmüş ağlarken Sultan Hanım’ın ciyaklaması ile olduğu yerde sıçradı.

“Ayyy Sabri ne var! Oğlum koca adam oldun, vallahi bitmedi derdin!Seni doğuracağıma taş doğuraydım!Ya Rabbim!Ruknettin Allah aşkına gel. Gelde oğlunun hâline bak.” 

Sabri yavru kedi gibi kıvrıldığı yerde, “Dişim,” diye vızıldadı. 

Sultan Hanım dudaklarını büzdü. Gözlerini kıstı. Sabri’ye dikti gözlerini. Etine dolgun, bodur kadın bu yüz ifadesiyle aynı balon balıklarına benziyordu. 

“Bana bak! Kızı görmek için yapıyorsan yemin olsun tüm dişlerini ben sökerim Sabri!” 

“Anneeğğ!” 

“Sus! Kepaze ediyorsun bizi! Âşık olunca eşekten düşmüşe döndün. Toparlan!” 

Sabri peltek peltek, “Dayanamıyom! Ağğğ!”

Kadın hışımla çıktı salondan. İçeriden konuşmalar yükseldi. Ruknettin Bey yavaş adımlarla Sabri’nin yanına geldi. Sakince, “Kalk Sabri dişçiye gidiyoruz.” 

“Annem…” 

“Sabah sabah kadına bizi mi boğduracaksın oğlum. Allah Allah! Yürü.” 

Eli yanağında inliyordu muayenehanenin kapısında. Dişçi Seyfullah Bey, 

“Aaa Sabriciğim ne oldu böyle?” 

“Ağrıyoo. Çok ağrıyo,” diye inledi. 

Dişçi koltuğuna oturunca yine yüreği sıkıştı. Korkuyordu yine. Kalktı.Seyfullah Bey omuzlarından tutup tekrar oturttu koltuğa. Işığı elini sallayarak yaktı. Işıktan gözleri kamaştı Sabri’nin. “Ağzını aç” komutunu duyunca ağzını açabildiği kadar açtı. Heyecandan koltuğun kollarını sıkıyordu elleri ile. 

“Zeliha kızım hastayı röntgene hazırla.” 

Kızın adını duyunca korku morku kalmadı genç adamda. Gözünü alan ışığa rağmen etrafı arandı. Zeliha, parfüm kokusu ile girdi odaya. Sabri büyülenmiş gibi kızı süzüyordu. Diş ağrısı kalp ağrısının yanında hak getire. Beline kadar uzanan ipek gibi saçları, gözlerini gölgeleyen upuzun kirpikleri ve kiraz gibi dolgun ve kırmızı dudakları Sabri’nin başını döndürdü. Oturduğu koltukta ağzı bir karış açık kıza bakakaldı.

“Buyrun Sabri bey,” dedi kız. 

Sabri yavru ördek gibi eli yanağında kızı takip etti. Röntgene bakan Seyfullah bey, “Sabri senin üç çürük dişin daha varmış. Kanal tedavisi yapılacak. Oğlum çok gençsin. Dişlerine iyi bakmalısın.” 

Sabri Zeliha’ya dalmış gitmişti. Hiç bir şey duymadı. Ruknettin Bey, “O başka şeylere bakıyor Seyfullahcığım. Laf anlatmayı bırak ona da ne yapılacaksa yap. Biz de kurtulalım artık.” 

O sırada Zeliha önlüğü takmış, yan taraftaki suyu da doldurmuştu. Sabri kız yaklaşınca mest olmuş, “Çok güzelsin,” deyivermişti. Ne söylediğini kendi de duyunca şaşkınlıktan gözleri yerinden çıktı. Zeliha duymamış gibi yapıp, “Hazır doktor bey,” dedi.

Ruknettin Bey bekleme odasına geçmiş kızın ona, “Ne alırdınız ?” demesini bekliyordu. Zeliha geldi soruyu sormadan, “Kızım otur bakayım. Benim seninle konuşacaklarım var.”  Zeliha oturdu. “Bu bizim deli oğlan sana vuruldu. Hiç uzatmayayım. Hâlimiz vaktimiz yerinde. Rahat edersin. Hayta da bizim işin başında. Evlenir misin kızım bizim bu delişmenle?” Zeliha gözlerini adama dikti. Yüzü kıpkırmızı oldu. Parmaklarını sıkıyor bu işten nasıl sıyrılacağını düşünüyordu.

“Ben evlilik düşünmüyorum,” dedi hızlıca. 

Ruknettin Bey, “Rahat edersin diyorum. Bir ninen varmış. İki katlı ev verelim. Altta ninen, üstte de sen otur. Kapında araban, şoförün. Delişmen oğlum âşık oldu diyorum. Ne dersin kızım?” 

Ucu ucuna geçiniyorlardı. Ninesi de bu ahir ömrünün son demlerinde rahat yaşardı. Koca değil miydi? Hem de zengin mi zengin. Aslında genç adama hiç alıcı gözüyle bakmamıştı. “Düşünmeliyim,” dedi. Sabri’nin kanal tedavisi bitmişti. Yüzü davul gibi şişince ucubelere benzemiş, çok itici görünüyordu. Seyfullah Bey, “Antibiyotik saati saatine Sabri unutma.” Zeliha’ya dönüp, “Reçeteyi ver kızım.” 

Kıza elini uzatınca, yavru ceylan gibi ürktü Zeliha. Parmaklarının ucu Sabri’nin eline değince elektrik çarpar gibi oldu. Hemen elini geri çekti. “Geçmiş olsun. İyi günler.” “Zeliha Hanım, çok sağ olasın. Sen olmasan beni o koltuğa kimse oturtamazdı.” 

Bu aptal görüntülü adamın arkasından bakarken, “Dişçiye bile ana babası ile gelen adam bana nasıl koca olur?” diye düşünmeden edemedi. Muayenehanenin kapanma saati geldi. 

Seyfullah Bey, “Zeliha kızım gel bakayım.” 

“Buyrun doktor bey.” 

“Otur. Otur kızım” 

Zeliha anlamıştı Seyfullah Bey’in bir şeyler söyleyeceğini. 

“Kızım. Sen benim elimde büyüdün. Ruknettin Bey ise benim yakından tanıdığım bir iş adamıdır. Eşi Sultan Hanım da tam Anadolu kadınıdır. Biliyorsun. Bugünkü konuşmaları duydum. Oğlan okumuş, akıllı usludur. Bakma salak göründüğüne. Seni görünce eli ayağı birbirine dolaşıyor. Çocukların rahat büyür. Nenen rahat eder. Hiç düşünme kızım. Olur de.”

Derin bir nefes aldı Zeliha. 

“Seyfullah bey. Ben olgun, ayakları üzerinde duran birini isterim. Sabri Bey daha buraya anası babasıyla geliyor. Beni nasıl taşıyacak? Nasıl koruyacak? Daha göbek bağı kesilmemiş onun.” 

“Sabri hep tek gelirdi. Bir şey var demek ki. Hem erkekler geç olgunlaşıyor. Tanımadan yorum yapma bence. Böyle talip de hayatta bir defa çıkar. Yine de sen bilirsin.” 

Kız dudaklarını kemiriyordu. Başını “olur” niyetiyle salladı. Gece boyunca yüreğine taş oturmuş gibiydi. Gerçekten böyle talip bir daha çıkmazdı. O da biliyordu. Ama içine de sinmiyordu, bu aklı bir karış havada oğlanla evlilik. Ninesine açıldı. Emine nine aile ile tanışmak istediğini söyledi. Gün görmüş geçirmiş kadındı. Torununun bu iyi kısmeti kaçırmasını istemiyordu. Aileler tanıştı. Emine nine gözlerini ayırmadan oğlanın her hareketini izledi. Sultan Hanım’da söz kesmek istediklerini söyleyince, “Hele bir durun oğlan askerlik yapsın. Sonra söz, nişan hepsi olur. Maşallahı var oğlanın, taşı sıksa suyunu çıkarır. Kızımıza iyi bakacağı belli.” 

“Aman efendim. Bekleyeni olduğunu bilsin oğlan.” 

“Bizim oralarda askerlik yapmamış adama kız vermezler Sultan Hanım. Biliyorsundur. Askerlik başka bir şeydir. Gittiği gibi gelmez kimse. Ayrıca ağabeyine de anca anlatırız. Ankara yaşıyor.” 

“Biliyorum Emine Hanım biliyorum. Peki ne diyelim,” derken gözlerini belerterek Sabri’ye baktı. Ah Sabri ah ! Elin çarıklısı bana laf söylüyor. Neden? Senin yüzünden. Ben sana ödetmez miyim bunu? diye geçirdi içinden. 

Akşamın sonunda gençler görüşsün denildi. Anlaşırlarsa askerlik sonrası söz nişan bir arada olur, denilerek akşam sonlandırıldı.

İşe gidip gelen Sabri hafta sonunu iple çekiyordu. İlk buluşma denize nazır orta hâlli bir balıkçıda oldu. Sabri Zeliha’nın gözünü boyamak yerine daha sade davranmayı tercih etti. Sultan hanım, “Oğlum seni anlamak mümkün değil. Sıradan bir balıkçı olur mu? Arasana Kahraman’ı.” “Anne sen karışma,” dedi genç adam. 

Sohbet sohbeti açtı. Sabri’nin felsefeden bahsetmesi Zeliha’yı mest etti. Özellikle İoanna Kuçuradi’nin konferanslarını hiç kaçırmamış olmasına çok şaşırdı. Çünkü o da büyük hayranlık duyuyordu ünlü filozofa.

“Çok büyük katılımlı konferanslar değildi. Neden karşılaşmadık?” 

“Ben seni görmüştüm. Yanında kumral mavi gözlü bir kız,” dedi Sabri ve devam etti, “Sonrasında Seyfullah ağabeyin muayenehanesinde görünce çok şaşırdım.” 

Zeliha’nın yüzü kızardı. Yere bakarak, “Nilüfer. En yakın arkadaşım.” 

Bir süre sustular. 

“Burayı beğendin mi ?” 

“Beğendim. Sakin ortamları severim” 

“Ben de.” 

Sabri gözlerini ayırmadan  genç kızın yüzünü inceliyordu. 

“Bir dahakine daha iyi bir yere gideriz,” derken kızın gözlerinin içine dikti bakışlarını. “Gerek yok. Şatafatı sevmem. Böyle çok daha rahat. Değil mi?” dedi Zeliha. 

Başını hafif eğip kızın gözlerine daldı yine. Bu şekilde tanışmasaydık keşke. Beni aptalın teki zannediyorsun, diye içinden hayıflandı genç adam.

Bir ay içinde Sabri askere gitti. Altı ay su gibi geçti. Telefonlaşmalar, mektuplaşmalar biraz daha birbirlerini tanımalarını sağladı. Döndüğü gün aradı Zeliha’yı. Buluştular.

Sabri Zeliha’yı görünce yine içinde kelebekler uçuşmaya başladı. Hemen lafa girdi. “Nasılsın?” 

“Ben iyiyim. Asıl sen nasılsın? Nasıl geçti?” dedi Zeliha. 

“İnsan yaşamadım demez. Her çeşit insan var. Asker adam ediyor derken bunu anlatıyormuşlar. Neyse döndüm işte.” 

Masanın üzerindeydi genç kızın elleri. Yumuşacık elini tuttu. Zeliha birden elini çekince gözlerini dikti kıza genç adam. Sağa sola bakındı Zeliha. Tuttuğu nefesi bıraktı. Konuşmadılar. Sabri kızı izliyor ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Zeliha durmadan telefonuna bakıyordu. Sanki acelesi var gibi. Yetişmesi gereken bir yer. Bekleyen biri gibi. Yüreğine bir taş oturdu genç adamın. Ağırlığı düşündükçe artıyordu. 

“Zeliha sıkıldıysan seni eve bırakayım,” dedi Sabri. 

“Yok. Yok sıkılmadım. Geç kaldı?” 

“Kim?” dedi kaşlarını çatarak Sabri. 

Onlara doğru koşan birini gördü. Uzun boylu, simsiyah saçları uçuşan bu adam Zeliha’yı gözünün önünde kucakladı. Saçlarını kokladı. Sabri kıpırdamadan duruyordu. Gözlerinin önünde yaşananlara bir anlam vermeye çalıştı. Yumruğunu sıkmış seyrediyordu onları. Adam süslü bir hediye paketi verdi Zeliha’ya. Küçük bir kız gibi eteklerini sallaya sallaya, “Bana mı bu? Bana mı aldın?” derken gözlerindeki parıldamayı görünce, Kahretsin! Başka biri varmış. Ulan askerde kızlar mektupla bitiriyordu. Benimki ona bile zahmet etmemiş. Elini çekmesinden anlamıştım. Al işte! Gözüme soktu! İyi de şov mu yapıyor bunlar bana? Kızım aşık oldum ben sana. Delireceğim! Ağzına iki tane çaksam şu herifin!Sensiz nasıl olacak be Zeliha? 

Sabri kafasının içinde konuşup dururken seslendiklerini duymadı. Zeliha onu sarsmaya başlayınca düşüncelerden  sıyrılabildi. 

“Sabri! Sabri!” 

“Ne? Ne oldu? Bitti mi şovunuz? Soğukluğun bunun için miydi? ” 

“Ne şovu? Ne soğukluğu? Sen ne diyorsun Sabri? Ağabeyim seninle tanışmak için geldi.”

“Ağabeyin?” 

“Evet. Ankara’da yaşıyor.” 

Kafasına taş yemiş gibi bir iki adım geriye gitti Sabri. Bir Zeliha’ya bir ağabeyine bakıyordu.

Mahcubiyetinden dudaklarını ısırdı. Ne yapsa durumu kurtarırım diye düşündü. Ayaklarına taş bağlamışlar gibi zorla adama doğru bir adım attı. Yüzü kıpkırmızı olmuş bir hâlde, “Ağabeyim. Ağabeyim benim. Hoş geldin sefalar getirdin. Oh be! Oh be!” 

Tolga Sabri’yi kucaklarken kahkahalarla gülmeye başladı. Zeliha şaşkın şaşkın bakarken Tolga Sabri’yi yepeleyerek, “Tamam. Tamam Sabri. Sakin ol. Anladım. Anladım oğlum ben seni. Sen körkütük aşıksın kardeşime.” 

Bu yazı sana ne hissettirdi?