İnsan, en çok kendi algısının ördüğü sınırların gölgesinde üşür.

Hikâyenin genellikle eylülün gelişiyle başladığı varsayılır; ruhun asıl kaygı hesaplaşması ağustosun son haftasında, yazın gitmekle kalmak arasında duraksadığı o tekinsiz günlerde filizlenir. Dışarıda mevsimin cıvıl cıvıl, parlak ve âdeta zoraki bir neşeyle süslenmiş, göz boyayan karnavalı sürerken insan; coşkulu kahkahaların, telaşlı kalabalıkların ardına gizlenmiş derin bir karanlık taşıyabilir içinde.

Genellikle yalnız kaldığında gün yüzüne çıkar bu karanlık. Önce zihnin bir köşesine ilişir. Ardından nefesi daraltır. Yavaş yavaş bedene, ruha, güne ve hayatın geri kalanına yayılır. İnsan günlerce teslim olmamak için çırpınsa da bir yerden sonra o sıkışmışlık hissi kendi zirvesine ulaşır.

Sırtındaki heybeyi o zaman fark eder.

Ne zaman takmıştır omzuna, ilk taşı içine kim koymuştur, hatırlamaz. İnsanın bazı yüklerinin başlangıç tarihi yoktur. Bir sabah uyanıp kendini onların altında bulmaz; azar azar birikirler.

Heybenin dibinde beş taş vardır.

Birincisini eline aldığında üzerinde henüz gerçekleşmemiş bir yarının ağırlığını hisseder. Olmamış konuşmalar, gelmemiş haberler, yaşanmamış kayıplar… Zihin geleceği beklemekle yetinmez kimi zaman; onu erkenden yaşar, acısını da peşin öder.

İkinci taş daha eskidir. Başkasının ağzından yıllar önce çıkmış, çoktan unutulmuş bir cümlenin tortusunu taşır. Söyleyen yoluna devam etmiş, duyan onu cebine koymuştur. Bazı sözlerin tuhaflığı da buradadır; sahibi unutur, muhatabı yıllarca saklar.

Üçüncü taşın üzerinde kendi sesi vardır. Başkalarına göstermediği, yalnızca kendisine karşı kullandığı o acımasız dil: Yetişemedin. Yapamadın. Geç kaldın. Daha fazlası olmalıydın. İnsan bazen kendisine, sevmediği birine bile söylemeyeceği sözleri söyler.

Dördüncü taş kaybetme ihtimalidir. Yanında duranların yokluğunu düşünmek, açılmamış kapıların kapanacağından korkmak, güzel giden bir anın içinde bile sonunu aramak… Mutluluğa tam yerleşecekken kalkmaya hazırlanmak gibi.

Beşinciyi çevirdiğinde üzerinde hiçbir işaret göremez. En ağır olan odur.

Neden taşıdığını bilmediği hâlde bırakamadığı…

Çocukken beş taş böyle oynanmazdı.

Taşlardan biri havaya atılır, o düşmeden yerdekilerden biri alınırdı. Sonra ikisi, sonra üçü… El hızlanır, göz havadaki taştan ayrılmazdı. Bazen yetişemez, hepsi yere saçılırdı. Kimse bunu felaket saymazdı. Eğilip taşlar toplanır, oyun yeniden başlardı.

Büyüdükçe oyunun bu kısmı unutulur.

İnsan her taşı aynı anda avucunda tutmaya çalışır. Birini bıraktığında eksileceğini, yetişemediğinde kaybedeceğini, dağıldığında bir daha toparlanamayacağını sanır. Avucu kapanamayacak kadar dolduğunda bile yeni bir ağırlığa yer açar.

Ağustosun son günleri geçer. Karnaval sökülür. Plajlardan şemsiyeler eksilir, akşamları esen rüzgârın huyu değişir. Eylül, kendisine yüklenen bütün o büyük anlamlardan habersiz, takvimde sırası geldiği için gelir.

İnsan da bir sabah aynı hayatın içinde uyanır.

Mucizevi biçimde hafiflemiş değildir. Gelecek hâlâ belirsizdir. Bazı sorular cevapsız, bazı kapılar kapalı, bazı hesaplar yarımdır.

Heybesi de yanı başındadır. Geride kalan yola dönüp baktığında günlerce uykusunu kaçıran ihtimallerin hepsinin gerçekleşmediğini görür. Zihninde defalarca sonunu yazdığı hikâyelerin bazıları bambaşka yerlere varmış, bazıları daha başlayamadan unutulup gitmiştir.

Kaygı, ihtimallerle gerçeklerin arasındaki mesafeyi zaman zaman görünmez kılar. Henüz çalmamış bir telefon kötü haber taşır zihinde. Açılmamış bir kapı çoktan yüze kapanmıştır. Çıkılmamış yol yanlış yere varmış, söylenmemiş söz kavgasını çoktan çıkarmıştır.

Denize sektirilen taşlar gibi, bazı düşünceler de zihnin yüzeyine birkaç kez değmeden dibe inmez.

İnsan bütün bir günü, gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bilmediği bir sonun gölgesinde geçirebilir. Kendini yiyip bitirmesi, güneşin batacağı saati değiştirmez. Beklenen haber kendi zamanında gelir. Bir kapı kapanır, diğeri açılır; yol kimi yerde dümdüz uzanır, kimi yerde ansızın aşağı iner, ardından yeniden bir yokuş çıkarır.

Her son güzel değildir. Bazı taşlar gerçekten ağır, bazı yokuşlar gerçekten yorucudur.

Her yolun sonunda uçurum da yoktur. Hayatın getirdikleriyle önümüze çizdiği kendine özgü bir yol vardır. İnsan o yolun nereye varacağını önceden bilmek için ne kadar uğraşırsa uğraşsın, zaman kendi akışını sürdürür.

Kum saatindeki son tanecik düşene kadar hayat akmaya devam eder.

Bu yazı sana ne hissettirdi?