Ruh, toprağın üstündeki o gürültülü ve telaşlı dünyadan ayrıldığında kendini soğuk, rutubetli ve ağır bir havanın hüküm sürdüğü koridorda buldu. Bir zamanlar zahmetsizce ciğerlerine doldurduğu nefes burada yoktu. Yine de alışkanlıkla soluk almaya çalıştı. Göğsü kıpırdamadı. Geri çekilmek istedi. Ayakları itaat etmedi. Koridorun kendine has bir çekimi vardı. Dalında gereğinden fazla olgunlaşmış bir meyvenin sonunda yerçekimine teslim olması gibi, ruh da karşı koyamadığı bir ağırlıkla ilerideki tek loş ışık huzmesine doğru çekiliyordu.

Işığın altında sandalyeler sıralanmıştı. Plastiği çatlamış olanlar, metal ayakları pas içinde kalanlar, hafifçe sallananlar… Yaşarken “Nasıl olsa idare eder,” denilerek geçiştirilen ne varsa sanki burada bir eşya biçimine bürünmüştü. Ruh bir adım daha attı. Zemin değişti. Betonun yerini kurumuş yapraklar, çatlamış çekirdekler ve donmuş toprak aldı. Her adımında ayağının altından ince bir gıcırtı yükseliyordu. Burası yolun sonu değildi. İnsanların yıllarca ektiklerinin onlardan önce vardığı yerdi.

İlk sandalyede Çiğdem oturuyordu. Sırtını dimdik tutmasına rağmen çenesindeki titremeyi durduramıyordu. Gözleri koridorun sonundaki ağır ahşap kapıya çakılmıştı. Kapı aralandı. İçeride birbirine sıkıca sarılmış iki ruh belirdi. Ne bağırdılar ne hesap sordular. Yalnızca Çiğdem’e baktılar. Çiğdem gözlerini kaçırdı.

Kucağında biriken cam parçaları hareket ettikçe birbirine çarpıyordu. Parıltılıydılar ama hiçbiri bütün değildi. Başkalarının yıkılmış mutluluğundan kalan kırıntılar, şimdi onun ellerindeydi. Keskin kenarlar parmaklarına gömüldü. Hayattayken kendisine başka bir hikâye anlatmıştı Çiğdem. Âşık olduğunu söylemişti. Kalbin söz dinlemediğini, duyguların suç sayılamayacağını düşünmüştü. Ama burada o hikâye işlemiyordu.

O adamı istemekten önce seçilmek istemişti. Kendini öteki kadından daha güzel bulmuş, onun sahip olduğu şeylerin kendisine daha çok yakışacağına inanmıştı. İki insanın arasına sızarken adına aşk dediği şeyin içinde kıskançlığını görmemeyi tercih etmişti. Şimdi seçilmiş değildi. Kucağında yalnızca kırılmış olanın parçaları vardı. Başını eğdi. Camların sahte parıltısı yüzünden çekildi.

Ruh birkaç adım ilerledi. Hemen yanındaki sandalyede pazarcı Turgut vardı. Önünde plastiği çatlamış, hafifçe sallanan bir kasa duruyordu. Elmaların üzerini güzelce parlatmıştı zamanında. Sağlamların arasına sıkıştırdığı tek çürük, şimdi bütün kasayı kaplamıştı. Kahverengi lekeler birbirine geçmiş, kabuklar çökmüş, diplerinden koyu bir su sızmaya başlamıştı. Koku genzi yakıyordu. Turgut başını çevirdi.

Çürük elmayı kasaya koyduğu günü hatırlıyordu. Elini de hatırlıyordu. Elmayı sağlamların arasına sıkıştırırken içinden geçen cümleyi de. “Bir şey olmaz.” Yine de gözleri çürük elmadaydı. Kendi eline bakmıyordu. Çünkü yıllarca suçu mala yüklemek daha kolay gelmişti. Elma zaten biraz ezikti. Müşteri zaten seçmeden almıştı. Her pazarcı araya birkaç tane koyardı. Bir kasadan ne çıkardı? Şimdi o tek elmanın suyu bütün kasanın dibinden akıyordu.

Turgut ellerini ceplerine soktu. Bozuk paralarla birkaç buruşturulmuş fiş döküldü avuçlarına. Ucuza kapatılmış vicdan fişleri… Paralar soğuktu. Ağırdı. Burada hiçbir değeri yoktu. “Ben kimseyi zehirlemek istemedim,” diye mırıldandı. İstememişti. Yalnızca ayıklamamıştı. Çürük ise niyet sormamıştı. Sağlam olana değmiş ve bulaşmıştı.

Ruh yürümeye devam etti. Koridor uzuyordu. Bir adam sağ avucunu öyle sıkmıştı ki tırnakları etine gömülmüştü. Parmaklarının arasından paslı, sivri bir metal parçası görünüyordu. Hayattayken onu kimseye saplamamıştı. Bununla avunmuştu. Oysa zihninde aynı göğsü yüzlerce kez bulmuş, aynı hareketi yüzlerce kez tamamlamıştı. “Yapmadım,” der gibi kıpırdadı dudakları. Ayaklarının dibindeki simsiyah meyveler biraz daha çoğaldı.

Bir başka kadının kucağında deri kaplı kalın bir rehber vardı. Sayfalarını telaşla çeviriyordu. Hepsi bomboştu. İnsanları işine yaradıkları sürece hatırlamış, işi bittiğinde isimlerinin üzerini çizmişti. Şimdi koridorun karanlığından ona bakan onlarca çift göz vardı. Kadın bir yüzü tanıdı. Sonra bir başkasını. Gözler ona baktı ama hiçbirinde tanımanın izi yoktu. Kadının parmakları rehberin boş sayfalarında hızlandı.

Biraz geride, yıpranmış ince bir şala sarılmış başka bir ruh avuçlarını açtı. Parmaklarının arasından çorak toprak döküldü. Başkalarının bahçelerini sulamaktan kendisininkine sıra gelmemişti. Bunu fedakârlık sanmıştı. Şimdi avucunda kendisine ait tek bir filiz yoktu.

Ruh ilerledikçe sandalyelerin gıcırtısı arkasında kalıyordu. Sonra Kasım’ı gördü. Ayaklarının altında boş şişeler vardı. En küçük hareketinde birbirlerine çarpıyor, koridora kuru bir cam sesi yayıyorlardı. Şişelerin tam ortasında yanmış tek bir kitap sayfası duruyordu. Kenarları is içindeydi. Bazı kelimeler ateşten kurtulmuş, bazıları ortalarından kararıp yok olmuştu.

Kasım eğildi. Sayfaya uzandı. Parmakları yaklaşır yaklaşmaz kâğıdın kenarındaki köz yeniden kızardı. Elini çekti. Zeren’in kitabını yaktığı geceyi hatırlıyordu. O gece de kendisine haklı olduğunu söylemişti. Öfkelenmişti. İçmişti. Zeren onu anlamamıştı. Sonra Elif çıkmıştı karşısına. Hayat bazen insanı hiç beklemediği yerlere sürüklerdi. Yıllarca hikâyeyi böyle anlatmıştı. Burada hiçbir cümle yerini bulmadı.

Kitabı ateşe veren kendi eliydi. Şişeyi tutan da. Zeren’in elini bırakıp öfkesine sarılan da. Elif için açılan boşluk kendiliğinden oluşmamıştı. Kasım o boşluğu kendi elleriyle açmıştı. Şişelerden biri yuvarlandı. Yanmış sayfaya çarpınca küller dağıldı. Ateşten kurtulmuş tek bir kelime kaldı. Kasım baktı. Sonra gözlerini kaçırdı.

Ruh yürüdü. Artık her sandalyenin önünde durmasına gerek yoktu. Birkaç sandalye ötede boş bir tasma sarkıyordu. Ucunda kimse yoktu; sapı hâlâ ılıktı. Bir başkasının cebinden birden fazla nüfus cüzdanı dökülmüştü. İsimler farklıydı. Yüz aynıydı. Her fotoğrafta biraz daha yaşlanmıştı. Bir kadının kucağında iki kaşık vardı. Birinin kenarları kullanıla kullanıla aşınmış, gümüşü solmuştu. Diğerinin parlaklığına neredeyse hiç dokunulmamıştı. Bir eteğin ceplerinden, üzerilerine küçücük isimler kazınmış kuru çekirdekler saçıldı. Toprağa değenler çatladı. İncecik filizler birbirine dolanarak yabani otlara dönüştü. Hiçbiri sahipsiz değildi.

Ruh bunu artık anlamıştı. Başkalarının sandalyelerinin önünden geçerken içine sessiz bir rahatlama da çökmüştü. Çiğdem değildi. Turgut hiç değildi. Kasım’ın yaptıklarını zaten yapmamıştı. Kimseyi zehirlememiş, kimsenin kitabını yakmamış, iki insanın arasına girmemişti. Demek ki o kadar da kötü değildi.

Tam bu düşünce zihninden geçtiği anda ışık biçim değiştirdi. Koridorun havası sertleşti. Paslı sandalyelerin gıcırtısı bir anda kesildi. Ruh arkasına baktı. Çiğdem yoktu. Turgut yoktu. Kasım yoktu. Bütün sandalyeler karanlığın içinde kalmıştı. Önünde artık tarla vardı. Ve tarlanın ortasında yalnızdı.

Ellerine baktı. Avucunun tam ortasında kırık, paslı bir ayna parçası belirdi. Onu tanıdı. Hayattayken de oradaydı. Yalnızca üzerine yeterince toprak atmış, görünmediğinde yok olduğunu sanmıştı. Aynaya bakmak istemedi. Elinden bırakamadı. Yüzeyinde kendi yüzü yoktu. Bir cümle vardı. “Ben kıskanmadım.”

Ruhun parmakları aynanın çevresinde kasıldı. Cümle silindi. “Ben öfkeli değildim.” Ardından bir başkası geldi. “Ben karşılık beklemedim.” “Umurumda değildi.” “Ben sadece sustum.” Son cümle diğerlerinden daha uzun kaldı. “O da anlayabilirdi.” Altı cümle. Hayattayken her birini kendisine defalarca söylemişti. O kadar çok tekrarlamıştı ki sonunda gerçeğin hangisi olduğunu düşünmeyi bırakmıştı.

Aynanın yüzeyi buğulandı. İlk cümle dağıldı. Bir masa belirdi. Karşısındaki insan bir başkasından söz ediyordu. Ruh, hayattaki hâlini gördü. Gülümsüyordu. Başını sallıyordu. Hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. Oysa olmuştu. Kıskanmıştı. Seçilmek istemişti.

Görüntü değişti. Bu kez bir kapının önündeydi. Öfkeliydi. “Bir şeyim yok,” dediğini duydu. Karşısındaki birkaç saniye bekledi. Sonra sustu. Ruh aynaya biraz daha yaklaştı. Öfkesi yok değildi. İncinmişti. Bunu söylemek yerine inkâr etmişti.

Başka bir görüntü geldi. Verdiği zaman, gösterdiği ilgi, yaptığı fedakârlıklar… Hepsini tek tek hatırladı. Karşılığında hiçbir şey beklemediğini söylemişti. Beklemişti. Görülmek istemişti. Verdiği kadarının kendisine dönmesini istemişti. Dönmeyince kırılmıştı.

“Umurumda değildi.” Ayna bu kez ona arkasını dönüp gittiği bir anı gösterdi. 

Umurundaydı. Terk edilmekten korkmuştu. Korkusunu söylemektense önce kendisi gitmişti.

“Ben sadece sustum.” Hayır. Sadece susmamıştı. Susmayı seçmişti. Karşısındaki insan cevap beklerken gözlerini kaçırmış, konuşursa duyacağı şeyden korkmuştu. Sessizliğini masum bir davranış gibi yıllarca yanında taşımıştı.

Son cümle aynanın ortasında yeniden belirdi. “O da anlayabilirdi.” Ruh uzun süre ona baktı. Karşısındaki insan onun zihninden geçenleri bilmiyordu. Ne hissettiğini açıkça söylememişti. Yine de anlaşılmayı beklemişti. Söylemek gururuna dokunmuş, susmak daha kolay gelmişti. Sonunda konuşmak yerine gitmişti. Ardında neyi yanlış yaptığını bile bilmeyen birini bırakmıştı.

Ayna yeniden karardı ama bitmemişti. Tek bir cümleyle, hiç sorumluluk almadan bir başkasının zihnine bıraktığı küçük şüphe göründü. Sonra başka bir an: Gözünün önünde yaşanan çürümeyi görmüş, kendi düzeni bozulmasın diye başını çevirmişti. 

Bir başkası… Aklından geçirdiği şeyi hatırladı. Ardından kendisine söylediği cümleyi. “Ben öyle biri değilim.”

Görüntü kayboldu. Ruh aynaya baktı. Öyle biri olmuştu. Belki bir anlığına, yalnızca zihninde ve kimsenin haberi olmadan yaşanmış olması gerçeği değiştirmiyordu.

Aynanın keskin kenarları avucunu çizdi. Kan çıkmadı. Canı da acımadı. İlk kez kaçmadan baktı. Işık tam tepesine vurdu. Zemin hafifçe sarsıldı. Bekledi. Birinin gelmesini bekledi. Yaptıklarını sıralayacak bir ses, suçunu söyleyecek biri, önüne konacak bir ceza… Kimse gelmedi.

Başını kaldırdı. Yargıç yoktu. Hiç olmamıştı.

Ruh elini cebine götürdü. Parmaklarına buruşturulmuş kâğıtlar değdi. Çıkardı. Mazeretleriydi. Birini açtı. “Ben öyle demek istemedim.” Diğerini açtı. “Başka çarem yoktu.” Bir başkasında yalnızca iki kelime vardı. “O da yaptı.”

Kâğıtları avucunda tuttu. Hiçbiri kaybolmadı. Hiçbiri onu kurtarmadı. Yavaşça elinden bıraktı. Kâğıtlar toprağa düştükleri anda ıslandı. Mürekkep dağıldı. Birkaç saniye sonra üzerlerinde tek bir okunabilir kelime kalmadı.

Ruhun ağzında acı bir tat belirdi. Tanıdı. Bir zamanlar başkasına bıraktığı tattı bu. Derin bir nefes almaya çalıştı. Olmadı. Avuçlarını iki yanına açtı. Ayna hâlâ elindeydi. Bir ömür boyu arkasına sığındığı son yalan da artık işe yaramıyordu. Yuttuğu sözleri, kaçtığı gözleri, kendisini akladığı altı cümleyi biliyordu. Bu kez üzerlerine toprak atamayacaktı.

Arkasından ağır bir ses geldi. Döndü. Koridorun sonundaki ahşap kapı kapanıyordu. Çiğdem’i gördüğü ilk anda aralanan o kapı, şimdi son kez hareket etti. Kapandı.

Ruh yeniden önüne baktı. Tarla uzanıyordu. Ayaklarının dibinde tek bir meyve vardı. Kendi elleriyle sulayıp büyüttüğü ilk acı mahsul. Yavaşça eğildi. Dokundu.

Tek bir mahsul bile tarlada bırakılmayacaktı.

Hasat başladı.

Bu yazı sana ne hissettirdi?