İnsan, birinden etkilenmeye başladığı anda, farkında olmadan elini cebine atar.
Ama elini çıkarmadan önce bakar. Pazarda fidan seçen bir alıcı gibi süzer karşısındakini; boyuna posuna, duruşuna, yaprağının tutuşuna bakar. Toprağını avucuna alıp ovar, tavını yoklar, kökünün nereye uzandığını kestirir. İçinden bir ölçü çıkarır, tartar, gözünün eleğinden geçirir. “Bu toprak tutar mı, burada iş çıkar mı?” Sonra, olgunlaştıracağına emin bir bahçıvanın o rahat edasıyla avucunda ne tohum varsa serpmeye koyulur. Bir kitap, bir şarkı, bir renk. Karşıdaki gülümser; toprak, serpilen ilk taneyi hep gülümseyerek karşılar.
Akşamlar uzar, tohumlar çoğalır. İstekler önce ceketin rengine konar, sonra saçın boyuna. Kahkahanın sesi biraz kısılmalı, arkadaşlar biraz seyrelmeli, iş biraz hafifletilmeli, oturuş biraz toplanmalıdır. Hepsi küçük bir fısıltıyla söylenir; her biri, “şu fazlalık” denilerek ayıklanmaya hazır bir dala benzer. Zaman gömülür, para gömülür, öğüt gömülür, sabır gömülür. Kimse “ekiyorum” demez; ağızdan hep o cümle çıkar. “Senin iyiliğin için.”
Bir sabah ilk filiz görünür. Karşıdaki, tam da istendiği gibi giyinmiş, tam da istendiği gibi konuşmaktadır. Bahçıvan üç adım geri çekilir, ellerini beline koyar. Sofrada, telefonda, kapı önünde dilinden düşürmez. “Bak, ben tanıdığımda böyle değildi.” Oysa toprağın altında hangi suyun aktığını, hangi mevsimlerden geçip geldiğini hiç merak etmemiştir. Kürek, toprağın cevabını beklemez. Teklif edilmeden, izin istenmeden ekilen her şey bir aşıdır; aşı, dalın ne taşıdığına bakmaz.
Bahçıvan, belki de çiçeği sevmediğinden budamaz. Tam tersine, onu fazla sevdiğine inanır. Rüzgâr kırmasın, güneş yakmasın, başka bahçeye kök salmasın ister. Korudukça sahiplenir, sahiplendikçe sınır çizer. Bir süre sonra çiçeğin iyiliğiyle kendi korkusunu birbirinden ayıramaz. “Başına bir şey gelmesin,” derken aslında “Benim istediğim yerden ayrılma,” demektedir.
Dostluk tarlası da böyle sulanır. Bir süre gözetilir, bellenir; sonra nadasa bırakılır. Telefon önce geç açılır, sonra da hiç açılmaz. Son mesaj “Müsait olunca konuşuruz,” olarak kalır. Yıllar geçer. Bir gün o tarlanın önünden geçerken ya hiç ot bitmemiştir ya da bitmiş ama başka bir çitin içindedir. İnsan kapıya yaslanır. “Ona neler harcadım, o beni bırakıp gitti.” Meyve, kendi ağacından kalkıp bir başkasının sofrasına gitmiştir. Elinde çürük çarık kalır, onunla idare eder.
Yıkıldığı yerde bir kez daha çıplak ayakla toprağa basar. Elektriğini atar. Tam o sırada bataklığın ortasında yeşil bir ot gözüne çarpar. Elini cebine atar. “Bu sefer tutacak,” der.
Yine o yöntem, o sabır, o azim. Düşe kalka, budaya budaya, düğün gününe kadar… Fide artık boy atmış, istenen kalıba girmiştir. Davetliler alkışlarken bahçıvanın gözü salondadır. “Emeğimiz boşa gitmedi.” Doğrunun yalnızca kendisinde olduğuna öylesine inanmıştır ki fidenin o salonda ne hissettiğini sormayı hiç aklına getirmez.
Bir süre sonra bahçıvanın elindeki makasa da gerek kalmaz. Fide hangi dalının göze battığını öğrenmiştir artık. Daha uzamadan kendi keser onu. Dolabın kapağını açtığında eli sevdiğine değil, beğenileceğini bildiğine gider. Kahkahası yükselirken yarıda kalır. Aramak istediği birinin adını ekranda görür, sonra telefonu ters çevirir. Kimse “Yapma,” dememiştir o gün; demesine de gerek yoktur. Bahçıvan çoktan içine yerleşmiştir. İnsan, başkasının çizdiği sınırları yeterince uzun süre dolaşınca bir gün onları kendi bahçesinin çiti sanmaya başlar.
Sonra evin içinde bir ses büyür. Çocuk daha konuşmayı öğrenmeden mesleği belirlenmiştir. “Kızım okuyup doktor olacak.” “Oğlum mühendis olacak.” Anne baba, çocuğu ekerken kendi bilgisini, kendi eksiğini, kendi yarım kalmış hayalini de toprağa gömmüştür. Okulda eline bir kâğıt verilir. “Büyüyünce ne olmak istiyorsun?” Çocuk yazmadan önce sofradan bir ses yükselir. “Doktor yaz, doktor.” Çocuk yazar. Büyür ama kendi gibi değil, bir başkasının kafasındaki kişi gibi. Rüzgâr ters eserse bildik cümleler dökülür dudaklardan. “Ben seni böyle yetiştirmedim.” “Mayası bozuk çıktı.” Meyve tatlı olursa da böbürlenme gecikmez. “Verdi sonunda, bizim emeğimiz.”
O akşam, başka bir bahçede bahçıvanın sırtında da bir makas gezinir. Herkesin elinde bir makas, herkesin kafasında bir ideal bahçe vardır. Kimse kimseye sormaz. Eleğin gözünden geçemeyip atılan tohum belki de o toprağın kendi çiçeğidir; ama eleği sallamakla meşguldürler, bakmaya vakit kalmaz.
Bu hâlin bir adı vardır: bencillik. Kimi zaman suyun yüzünde apaçık dolaşır; kendini herkese gösterir, bahçesiyle övünür. Kimi zaman da bataklığın dibinde saklanır, çamurun altında kendini hâlâ iyilik sanarak. İkisi de bir elin işidir; ikisinde de el, o cebe uzanır.
Sonunda hepsi toprağa karışır. Ekici de ekilen de. Küreğin ilk darbesinde kimin hangi tohumdan geldiği, kimin kimi eğdiği sorulmaz. Toprağın altına en son giren, yine kendisine benzettiği bir şeydir. Kendi elinin biçim verdiği, kendi doğrusuna uydurulmuş bir kalıp. Üstünde yeni bir filiz boy verir. Ve o filizin yanından geçen biri, birinden etkilenmeye başladığı anda farkında olmadan elini cebine atar.

