Dar gelirli bir ailenin dördüncü çocuğu Onur, ilkokulu bitirdikten sonra ailesi tarafından zanaat öğrenmesi için Mardin’in en bilinen taş ustası Kerim ustanın yanına verildi.

Evinden her gün uzun bir yolu yürüyerek gelir, atölyenin bir köşesindeki küçük tabureye küçücük bedenini bırakırdı Onur. Biraz dinlenip soluğu ustasının yanında alır;ilgiyle izlemeye başlardı; ellerini, aletleri nasıl kullandığını ve en çok da taşlara nasıl dokunduğunu. Yaşıtlarının çarşı önünde top oynadığını görünce dayanamaz, ustasından biraz izin alır, ter içinde geri döndüğünde kendince bir hevesle öğrenmeye devam ederdi.

“Usta, senin gösterdiğin gibi olmuyor bir türlü. Taşı oyayım derken benim sırtım taş kesti. Nerede hata yapıyorum ben?” diye sinirlenirdi genç Onur. Ergenliğe geçilmiş, kan deli akmaya başlamıştı. 

“Görerek öğrenmek başka, bizzat başına geçmek başka oğlum,” diye sakinleştirirdi. Usta olmak sadece işin ehli olmak değil, aynı zamanda deneyimini de bilgelikle aktarma maharetini gösterebilmekti. Kerim usta, genç Onur’u mesleğe kazandırmaya kararlıydı. İşi öğrenmek amacıyla başlayıp kendilerine uygun olmadığı gerekçesiyle, kısa sürede ayrılan çıraklara harcadığı zaman ve emek boşa gidiyor; kimseyi yetiştiremiyordu. Onur ise azimle çabalıyor; sabırla tutunuyordu. Yıllarca taşa hayat vererek adını eserlerine kazıyan Kerim usta vefat ettiğinde yerine iyi bir varis bırakmıştı.

Yirmi dokuz yaşındaki Onur, taşları oldukça iyi tanıyan, çiçeği burnunda bir ustaydı. Bir taşın rengine bakıp elini yüzeyinde gezdirdiğinde, çıktığı yer hakkında tahminde bulunabiliyor; gözeneklerinin fazlalığından damarlarında çatlak olup olmadığına kadar gözlemleyerek, daha ilk darbede bile dağılıp dağılmayacağını anlayabiliyordu. Keskiyi çoğu zaman nereye vuracağını düşünmüyor, eli aklından önce davranıyordu.

Mardin taşının ise onun için bambaşka bir anlamı vardı. Ocaktan ilk çıktığı andaki yumuşak ve bal rengi dokusuna hayranlıkla bakar; o en saf hâlinin, şehrin kavuran güneşinin ışığı ve sıcağıyla -kendi deyimiyle- “açık havada yeniden fırınlandığında” kazandığı sertliği, ustasından öğrendiği sakinlikle ehlileştirmeye bayılırdı.

Eski evlerin kemerlerine, pencere çevrelerine, avlu duvarlarına, sütun başlıklarına yıllarca taş işledi. Bazen yeni yapılmış bir evin eski Mardin evlerine benzemesi için ondan bezeme isteniyor, bazen de güçlükle ayakta duran bir yapının eksilen parçayı tamamlaması gerekiyordu. Yapraklar, kıvrımlar, geometrik desenler, birbirine dolanan çizgiler… Her işin bir ölçüsü vardı. Taşın gireceği yer ile desenin başlangıç ve bitiş noktası belliydi. Onur bütün bu sınırların içinde taşı olması gereken şeye dönüştürürken, atölyesinde zamanın nasıl geçtiğini anlamıyordu.

Yine işin başında uzun saatler geçirdiği bir günün sonunda, okuduğu Gazipaşa İlkokulu’nun önünden geçip cumbalı evin yanındaki merdivenlerden yukarı çıktı. Rengârenk çarşı kapanmak üzereydi. Şehri bir uçtan diğerine turladıktan sonra ayakları onu en sevdiği noktaya, Zinciriye Medresesi civarına götürdü. Kimisinin restorasyonunda, kimisinin ilk yapımında çalıştığı evler geceleyin, Mardin taşının açık sarıdan beyaza uzanan tonlarıyla Boğaz gibi ışıl ışıl parlıyordu.

Birkaç gün sonra Mardin dışından bir iş geldi. Eski bir yapının onarım ve yenileme çalışmasında, taş işçiliği gerektiren bazı bölümler için Onur’un adı önerilmişti. Yapının bütün restorasyonundan o sorumlu değildi; projeyi yürüten mimarlar ve koruma uzmanları da vardı. Onur yalnızca kendi uzmanlık alanındaki taş parçalarını tamamlayacak, eksilen bezemeleri yeniden işleyecek ve kullanılabilir durumdaki eski taşlara müdahale edecekti.

İlk gün mimarlardan biri onu yapının bir bölümüne götürdü. Çalışma alanının biraz dışında eski bir lahit dikkatini çekti. Onur lahitleri daha önce görmüştü. Fotoğraflarda, müzelerde, kimi tarihi yapılarda… Fakat hiçbirine bu kadar yakından ve bu kadar uzun bakmamıştı.

Lahdin ön yüzünde aşınmış bir bezeme uzanıyordu. Defne yapraklarına benzeyen bir sıra. Bazı yaprakların yalnızca damarları kalmıştı. Bazılarının uçları kopmuş, bazılarıysa hâlâ şaşırtıcı biçimde seçilebiliyordu.

Onur istemsizce yaklaştı. Yaprakları yapan ustanın taşta ne kadar derine indiğini anlamaya çalıştı. Bir yaprağın kenarını kaldırmak için hangi açıyla vurmuş olabileceğini düşündü. Bazı yerlerde taş öylesine az alınmıştı ki ışık değişince yaprak kayboluyor, yeniden beliriyordu. Bu ona tanıdık geliyordu. Yaprak yapmıştı. Yüzlercesini. Ama birkaç karış ötede başka bir şey vardı. Bir çocuk figürünün yüzü. Ya da yüzünden geriye kalanlar. Başın bir bölümü kırılmıştı. Yüzün bir tarafı neredeyse yoktu. Burnun ucu seçilmiyordu. Yine de sağlam kalan küçücük bölümden, bunun bir çocuk olduğu anlaşılıyordu.

Onur uzun süre ona baktı. Bir taş ustası olarak defne yaprağını anlayabiliyordu. Çizgiyi, derinliği, tekrarı, oranı… Ama çocuk yüzüne baktığında bildiği şeyler yetmiyordu. Bir yanağın taşta nasıl yumuşak göründüğünü anlamaya çalıştı. Göz çukurunun kenarında keskin bir çizgi yoktu. Taş, sanki sertliğini unutmuş gibi yavaşça içeri dönüyordu. Dudağın yalnızca bir bölümü kalmıştı. Yine de çocuk yüzüydü.

Mimar başka bir şey anlatıyordu. Onur bir süre dinlemedi ve ardından, “Bunu daha önce hiç yapmadım,” dedi. Mimar ona dönüp, “Neyi?” diye sorunca, Onur lahdi değil yüzü işaret etti. Bir süre daha dikkatle bakıp, “İnsan yüzünü…” diye ekledi, mimarın meraklı bakışlarına cevap verip şaşkınlığını bir nebze giderebilmek için. Mimar ile teslim edilecek işin detaylarını konuşurken, Onur’un içinde farklı bir şeyler kıpırdamaya başladı.

Günün geri kalanında işine döndü; ölçü alıp eksik taşları belirledi. Şablonları kontrol ettikten sonra yapması gereken bezemelere başladı. Ama ara verdiğinde aklı yeniden lahde gidiyordu. Önce defne yapraklarına, sonra çocuğun yüzüne bakıyordu. Bir tarafta yıllardır yaptığı şeye çok benzeyen bir taş işçiliği vardı. Birkaç santimetre ötesindeyse hiç denemediği bir şey. Aynı malzeme ve benzer aletler ile bambaşka bir sonuç çıkması Onur’u bir yandan hayrete düşürüyor, bir yandan da garip bir şekilde rahatsız ediyordu. Çünkü taşı çok iyi bildiğini düşünüyordu. Oysa asıl bildiğinin, bugüne kadar taşla yaptığı şeyler olduğunun farkında değildi.

İş birkaç hafta sürdü. Sipariş için getirilen ve kesilen taşların arasında her zaman olduğu gibi kullanılmayacak parçalar çıktı. Kimi ölçüden artmıştı. Kiminin köşesi bozuktu. Birkaç parça ise yapılan asıl işe artık uygun değildi ama bütünüyle işe yaramaz da sayılmazdı. Onur proje sorumlusuna durumu anlatıp, çalışmada kullanılmayacak olarak ayırdığını söylediğinde göze batmayacak ve risk oluşturmayacak kısımlarda kullanabileceği bildirildi. Onur işinde iyi olduğu ve sorumluluk duygusu ile en iyi şekilde çalıştığı için bu projeye davet edilmişti. Verilen izin, kullanılacağı anlamına gelmiyordu. Elbette “kullanılmayacak” malzeme olarak ayırmaya karar verdi, proje sorumlusu ile olan görüşmesinde taşları almak istediğini söyledi.

“Bunları alabilir miyim?” Adam taşlara baktı.

“Ne yapacaksın?” Onur omuz silkti. “Deneyeceğim bir şey var.”

Taşların projede kullanılmayacağı kesinleşince birkaç parçayı ayırdı. Bunlar tarihi yapıdan sökülmüş eski taşlar değildi. Restorasyon için temin edilmiş, fakat resmi işte kullanılmamış yeni taş parçalarıydı. Onur onları Mardin’e, kendi atölyesine götürdü.

İlk gece hiçbir şey yapmadı. Taşları tezgâhın üzerine dizdi. Bir süre baktı. Sonra en küçüklerinden birini aldı. Lahitteki defne yaprağını düşündü. Onu yapabilirdi. Zaten yapmıştı. Taşı çevirdi. Çocuğun yüzünü düşündü. Bir göz yapmaya karar verdi. İlk göz, göze benzemedi. Bir çukur oldu. İkinci denemede göz kapağını fazla derine aldı. Düzeltmeye çalıştığında taşın geri gelmediğini, yıllardır bildiği hâlde yeniden öğrendi. Başka bir parçada ağız denedi. Dudaklar sert kaldı. Bir çocuk yanağı yapmaya çalıştı. Taş yumuşamadı. Onur parçayı tezgâha bıraktı.

Ertesi akşam yeniden aldı. Bir hafta boyunca kimseye bunlardan söz etmedi. Bu yaptığı şey sipariş değildi. Ücreti yoktu. Teslim tarihi yoktu. Kimsenin beğenmesi gerekmiyordu. Belki de bu yüzden, uzun zamandır ilk kez kötü yaptığı bir şeyden vazgeçmiyordu. Yıllardır ilk kez bir taşın karşısında usta değildi. Yeniden çıraktı. Denemeler çoğaldıkça, işten artan küçük taşlar yetmemeye başladı.

Atölyenin arka tarafında uzun süredir duran daha büyük bir taş vardı. Bir başka siparişten kalmış, ölçüsü sonradan değiştiği için kullanılmamıştı. Sağlamdı ama artık hiçbir işe ayrılmamıştı.

Onur bir gün onu arka odaya taşıdı. Oda eskiden malzeme deposuydu. Duvarın yukarısında küçük bir pencere vardı. Eski şablonlar, yarım kalmış parçalar, artık kullanmadığı birkaç alet duruyordu. Taşı ortaya koydu. Bu kez önüne bir defne yaprağı çizmedi. Bir göz de çizmedi. Ne yapacağını kendisi de bilmiyordu.

İlk darbeyi vurdu. Sonra bir tane daha. Başlangıçta yalnızca fazlalıkları aldı. Günler sonra taşın üst bölümünde bir eğim oluştu. Bir omuz olabilirdi. Belki değildi. Onur, onun omuz olmasına izin verdi.

Bir süre sonra ikinci omuz çıktı. Sonra boyun. Baş. Yaptığı şeyi önceden çizmemişti. Ölçü çıkarmamıştı. Bir müşteriye göstermesi gereken taslak yoktu. Bazen yanlış bir yere geldiğini düşünüp saatlerce hiçbir şey yapmadan oturdu. Bu, onu en çok şaşırtan şeylerden biriydi. Hayatı boyunca taşın karşısında durmak, çalışmak demekti. Şimdi bazen yalnızca bakıyordu.

Başlangıçta arka odaya, işi erken bittiğinde veya yorgun olmadığında gidiyordu. Aradan haftalar geçtikten sonra Onur’un bu rutini değişmeye başladı. Arka odaya girebilmek için işlerini biraz daha erken toparlıyor, gereksiz sohbetleri uzatmıyordu. Bir işi ertesi sabah bitirebileceğini fark ediyordu; boş vakit yaratmaya gayret ettiğini kendisine bile itiraf etmeden. Heykelin gövdesi yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı.

Onur hâlâ onun kim olduğunu bilmiyordu. Bir gün yüz üzerinde çalışmaya başladığında sorun çıktı. İnsan yüzünü görmeden yapmak kolay değildi. Bir süre eski heykellere baktı. Fotoğraflar inceledi. Sonra hepsini bıraktı. Aynanın karşısına geçti. Kendi kaş kemiğine dokundu. Parmaklarını şakağından çenesine kadar indirdi. Burnunun iki yanındaki farkı ilk kez o gün gördü. Bir taraf diğerinden biraz daha belirgindi. Çenesinin tam ortasında çocukluğundan beri taşıdığı çok hafif bir iz vardı. Aynaya yaklaşınca alnındaki çizgilerin sandığından daha derin olduğunu fark etti. Arka odaya döndü. Taşa baktı. Yüzü yapmaya başladı. Bunun kendisi olduğunu düşünmüyordu. Yalnızca elinin altında bulunan en yakın yüz kendi yüzüydü. Bir süre sonra heykelin burnunu düzeltti. Kendi burnundan daha düzgündü. Durdu. Taşa baktı. Sonra aynaya. Biraz düşündü. Keskiyi aldı ve yaptığı düzgünlüğün bir kısmını bozdu. Burnun bir yanını çok hafif değiştirdi. Kendisindeki eğriliğe yaklaştırdı. Başka bir gün çeneyi olduğundan daha kuvvetli yaptı. Yine aynaya baktı. Taşa döndü. Biraz aldı. Bu kez çene daha sıradan kaldı. Bir akşam alnı üzerinde çalışırken çizgileri yok etmeyi düşündü. Taşta bunu yapmak mümkündü. Yüzü istediği kadar genç yapabilirdi. Taştaki adamın gözlerinin çevresinde hiçbir iz bırakmayabilirdi. Uzun süre yapmadı. Sonra birkaç ince çizgi bıraktı. İlk kez o gece heykelin kendisine benzediğini düşündü. Düşünce hoşuna gitmedi. Kapıyı kapatıp çıktı.

Ertesi gün arka odaya girmedi. Sonraki gün de. Üçüncü gün kapının önünde durdu, açmadı. Dördüncü gün içeri girdi. Heykel aynı yerdeydi.

Onur karşısına geçti. Taştaki yüz ona bakmıyordu. Gözler henüz tamamlanmamıştı. Kendi yüzünün kusurlarını taşa geçirmek neden bu kadar zor gelmişti?

Müşteriler için yaptığı hiçbir işte böyle düşünmezdi. Taştaki kusur giderilirdi. Eğri yer düzeltilirdi. Fazla olan alınırdı. Taşın görevi buydu. Daha düzgün olmak. Daha kusursuz olmak. Ama kendisini yapıyorsa hangi hâlini yapacaktı? Olmak istediği adamı mı? Başkalarının gördüğü adamı mı? Kendisinin sandığı adamı mı? O akşam çalışamadı. Yalnızca oturdu.

Sonraki haftalarda yüzü ağır ağır ilerletti. Aynaya daha çok bakmaya başladı. Ama zamanla aynayı yalnızca ölçü almak için kullanmadığını fark etti. Kendi yüzüne bakmayı öğreniyordu. Yorgunken nasıl göründüğüne. Bir şeye kızdığında ağzının bir köşesinin nasıl sertleştiğine. Bir işe dalmışken kaşlarını nasıl istemsizce çattığına veya düşünürken başını hafifçe nasıl yana eğdiğine. Bunların hiçbirini bu yaşına gelinceye kadar fark etmemişti. İnsan kendi yüzünü her gün görüp yine de tanımaya biliyordu.

Bir öğleden sonra yanında çalışan gençlerden biri arka odanın kapısını açık gördü. İçeri başını uzattı. Onur dönüp baktı. Çocuk heykele baktı. Sonra Onur’a. Bir daha heykele.

“Usta…” Onur cevap vermedi. “Bu siz misiniz?” Onur hemen başını çevirdi. “Değil.”

Çocuk biraz daha baktı. “Ama benziyor.”

Onur kapıya doğru yürüdü. “Haydi işine.”

Çocuk çıktıktan sonra Onur kapıyı kapatıp heykelin karşısına geçti. “Değil,” dedi, bu kez daha sessiz. Ama artık kendisi de emin değildi.

Yüzü bitirmek en uzun süren bölüm oldu. Özellikle gözleri. Taşa göz yapmak mümkündü. Ama bakış yapmak başka şeydi. Bir milimetre fazla derinlik yüzü öfkeli gösterebiliyordu. Göz kapağının eğimi değişince yorgun bir ifade ortaya çıkıyor, kaşın altından alınan küçücük bir parça ise yüzü sertleştiriyordu.

Onur heykele günlerce dokunmadı. Sonra bir akşam bu kez aynanın karşısında durup kendisine baktı uzun uzun. İlk kez kendi yüzünde, yıllardır başkalarına göstermeye alıştığı ifadeyi değil; hiçbir şey yapmadığı zamanki yüzünü gördü. Yorgun ve biraz sertti. Ama düşündüğü kadar sert değildi. Yüzünde kendisinin hiç fark etmediği bir sakinlik vardı. Belki de yalnızca o akşam öyle görünüyordu. Arka odaya geçti. Işığı yaktı. Keskisini aldı. Gözlere başladı.

Heykel aylar sonra bitti. Onur bitirdiğini hemen anlayamadı. Bir akşam elinde aletle karşısında durdu. Düzeltebileceği yerler olup olmadığını görmeye çalıştı. Omuzda küçük bir oransızlık vardı. Sol göz sağdan çok az farklıydı. Dudaklardan biri belli belirsiz aşağı eğiliyordu. Tanıdığı Onur bunların peşine düşerdi. Bu kez keskiyi sessiz bir kabullenişle masaya bıraktı. İlk kez taşı olduğu, tamamladığı hâliyle bırakmaya karar verdi.

Ertesi sabah, sipariş verilen işlerine geri döndü. Kemer için hazırlanacak taşları ölçtü. Bir müşterinin istediği deseni düzeltti. Öğleden sonra gelen yeni siparişin tarihini yazdı. Hayat değişmemişti. Onur da değişmiş gibi görünmüyordu. Birkaç gün sonra atölyeye uzun süredir iş yaptığı bir müşteri geldi. Konuşurlarken arka odanın açık kapısından heykeli gördü ve durup, “Bu yeni mi?” diye sordu. Adam içeri girip heykelin çevresinde dolaşarak Onur’a baktı ve gülümsedi. “Bu sensin.” Onur bu kez “Değil,” demedi. Adam bir süre daha baktı. “Güzel olmuş. Satılık mı?”

Onur hayatı boyunca bu soruyu çok duymuştu. Yaptığı taşın ölçüsünü, kaç gün çalışması gerektiğini, malzemenin fiyatını ve işçiliğinin karşılığını bilirdi. En önemlisi, bir taşın değerini nasıl hesaplayacağına hâkimdi.

Heykele baktı. Aylar boyunca aldığı parçaları düşündü; taştan eksilttiklerini, bıraktıklarını… Bir ara düzeltmek isteyip dokunmadığı burnu gördü. Sonra alındaki ince çizgileri ve çenedeki izi fark etti. Kendi yüzüne benzemesine izin verdiği bütün küçük kusurlara gözü takıldı. Sonra adama dönüp, “Hayır, değil,” diyerek cevap verdi. Heykel formundaki bir figürü, insanı, kendi yaşanmışlıklarını, içinde kalanları nasıl fiyatlandırabilirdi ki? Adam duyduğu cevabı kabul eden bir selamlama ile atölyeden çıktı.

Onur tekrar ön tarafa geçti. Tezgâhın üzerinde o gün bitirmesi gereken sipariş için teslim edilen taşın ölçüsünü aldı ve eline keskisi ile ilk darbeyi vurdu.

Bu yazı sana ne hissettirdi?