Nevin son kasanın üzerine yerleştirilen elmayı beğenmedi. Meyvenin güneş görmeyen yüzünde, diğerlerinden biraz daha geniş bir yeşillik kalmıştı. Elmayı avucuna aldı, çevirdi, sapının çevresini inceledi. Sonra yanındaki kasaya bıraktı.
“Bunları yeniden ayırın,” dedi.
İşçilerden biri saate baktı. Akşam oluyordu. Nevin işçinin isteksiz bakışlarını gördü ama önemsemedi. Gün boyunca yüzlerce elma elinden geçmişti. Renklerini, büyüklüklerini, kabuklarının sağlamlığını kontrol etmiş, bazılarını yeniden sınıflandırmıştı. Bir kasanın içindeki tek bir meyve bile ötekilerden farklıysa bunu gözden kaçırmazdı.
“Şu sırayı da bitirelim, ondan sonra paydos.”
Kimse itiraz etmedi. Nevin Hanım’ın bir işi yarım bırakmadığını herkes bilirdi.
Eylül ayının son günlerinde Amasya sabahları serinlemeye başlamış, gündüzleri ise güneş hâlâ gücünü koruyordu. Bahçede hasadın sonuna yaklaşılmıştı. Ağaçların büyük bölümü boşalmış, dallarda yalnızca son kontroller için bırakılmış, birkaç meyve kalmıştı. Toplanan elmaların kokusu, ezilmiş otların ve nemli toprağın kokusuna karışıyordu. Nevin o yıl hiçbir kusur istemiyordu. Zaten geriye düzeltecek pek az şey kalmıştı.
1967 yılında Amasya’da doğan Nevin Erdem, babasına ait küçük elma bahçesinde çalışmaya başladığında henüz on yedisindeydi. Önce toplama zamanlarında yardım etmiş, sonra ağaçların bakımını öğrenmişti. Yirmili yaşlarının başında bahçenin işlerini üstlenmeye başlayan Nevin, yıllar içinde önce yeni araziler kiralayıp daha sonra da satın alarak üretimi büyütmüştü. Kırk yılı aşkın bir süredir elma yetiştiriyordu.
Ziraat fakültesi mezunu olup olmadığını soranlara bazen gülerek, bazen de biraz alınganlıkla cevap veriyordu. Okumadığı kitaplar ya da katılmadığı eğitimler olduğunu kabul etse de danıştığı uzmanlardan veya katıldığı kurslardan öğrendiklerinin hiçbirini bahçede uygulamadan doğru kabul etmezdi. Bir ağacın yapraklarının renginden eksikliği sezebilirdi ama yalnızca sezgisiyle hareket etmez, gerektiğinde analiz yaptırırdı. Onun için bilgi işe yaradığı ölçüde değerliydi.
Nevin her sabah saat 05.45’te uyanırdı.
Alarmı çoğu zaman çalmadan kapatır, yatağın kenarında oturup birkaç saniye beklerdi. Sonra mutfağa geçer, çaydanlığı ocağa koyardı. Su ısınırken telefonundan hava durumuna bakardı. Günün en düşük sıcaklığı, yağış ihtimali, rüzgârın yönü…
Bunları öğrenmeden kahvaltıya oturmazdı.
Mutfak masasının üzerinde küçük, kareli bir defter dururdu. O gün yapılacak işleri buraya yazardı. Sulama kontrolü, depodaki sıcaklık kayıtları, sevkiyat saatleri, alınacak numuneler, görüşülecek kişiler…
Defterin sayfalarında neredeyse hiç boşluk kalmazdı.
Kahvaltısı da çoğunlukla aynıydı. Peynir, birkaç zeytin, domates, bir dilim ekmek ve çay. Bazen çayını bitirmeden kalkardı. Bahçeye erken gitmesi gerektiğini düşünürdü.
Oysa bahçedeki çalışanlar ne yapacaklarını bilirlerdi. Yıllardır aynı işin içindeydiler. Nevin gelmese de işler yürürdü.
Bunu bilmek, onun erken gitme alışkanlığını değiştirmiyordu.
Gözü daha çok gökyüzündeydi. Yağmur yağacak mıydı? Güneş ne kadar yükselecekti? Gece sıcaklığı beklenenden fazla düşmüş müydü?
İnsanların günlerini etkileyen hava, onun için çoğu zaman bütün bir yılın sonucunu değiştirebilecek bir unsurdu.
Bahçeye vardığında önce ağaçların arasından yürürdü. Yerdeki toprağı ayağıyla yoklar, dalları inceler, gerektiğinde bir yaprağı koparıp iki parmağının arasında çevirirdi. Herhangi bir sorun gördüğünde defterine not alırdı.
Ağaçların gelişimini yalnızca gözlemlemiyor, kayıt altına alıyordu.
İlk yıllarında tuttuğu defterler hâlâ evindeydi. Bazılarının kapakları yıpranmış, sayfaları sararmıştı. Yıllar ilerledikçe kayıtları bilgisayara taşımış, ölçümleri daha düzenli hâle getirmişti. Fakat küçük defterinden vazgeçmemişti.
Bir işin gerçekten yapıldığından emin olmanın en iyi yolu, onu kendi gözleriyle görmekti.
Bu düşünce, yıllar içinde Nevin’in en değişmez kuralına dönüşmüştü.
O yılın hasadı beklenenden de iyi geçmişti.
İlkbahardaki çiçeklenme düzgün olmuş, meyve tutumu sevindirici sonuç vermişti. Yaz boyunca yapılan kontrollerde ciddi bir sorunla karşılaşılmamıştı. Meyvelerin büyüklüğü, rengi ve kalitesi Nevin’in istediği düzeydeydi.
Elbette bütün meyveler aynı değildi. Doğada böyle bir şey mümkün değildi. Ama Nevin, iyi ürünün kötü üründen doğru ayrılmasını, her sınıfın kendi içinde belirli bir standardı karşılamasını sağlıyordu.
Yıllardır bunun için çalışmıştı.
Küçük bir üreticiyken en büyük isteği ürününün değerinde satılmasıydı. Sonra daha iyi kaliteye ulaşmak istemiş, depolama olanaklarını geliştirmiş, pazarlama kanallarını genişletmişti. Ürünlerinin bir bölümünü ihracata göndermeye başladığında, bunu hayatının en önemli başarılarından biri saymıştı. İlk büyük sevkiyatın yapıldığı günü hâlâ hatırlıyordu. Aracın arkasından uzun süre bakmış, sonra eve dönüp kendisine bir kahve hazırlamıştı. O akşam heyecandan uyuyamamıştı. Aradan yıllar geçmişti. Artık sevkiyatlar olağan işler arasındaydı. Son beş yılda çeşitli üretici kuruluşlarının düzenlediği değerlendirmelerde üç kez ödül almıştı. Adı tarım yayınlarında geçmiş, toplantılara konuşmacı olarak çağrılmıştı. Çevresindeki üreticiler bazı konularda ona danışıyordu.
Başarıları arttıkça Nevin’in hedefleri de büyümüştü.
Daha yüksek kalite. Daha az kayıp. Daha iyi depolama. Daha güçlü pazar.
Bir hedefe ulaştığında yenisini belirlemek için fazla beklemezdi. Başlangıçta bundan büyük mutluluk duyuyordu. Her yeni sonuç, emeğinin karşılığını aldığını gösteriyordu. Son yıllarda ise sevindiği anların süresi kısalmıştı. Bir başarı haberi geldiğinde memnun oluyor, birkaç kişiye haber veriyor ve ardından gelecek yılın planlarına dönüyordu. Bunu yaşına bağlıyordu.
İnsan gençliğindeki gibi heyecanlanamazdı elbette. Yine de bazen, her şey yolunda giderken içinde beliren o tuhaf sessizliği açıklayamıyordu.
Hasadın tamamlandığı akşam bahçede diğerlerinden biraz daha uzun kaldı. Son kasalar yüklenmiş, araçlar ayrılmıştı. Çalışanların sesleri uzaklaşınca ağaçların arasına sessizlik çöktü. Gün boyunca ayak altında ezilen otların kokusu daha belirgindi.
Nevin yavaşça yürüdü. Dalların büyük bölümü boştu. Toplama sırasında gözden kaçmış birkaç elma, yaprakların arasında kırmızı lekeler gibi duruyordu. Bahçenin arka tarafında yaşlı bir ağaç vardı. Gövdesi kalınlaşmış, dallarından biri yıllar önce kırılmıştı. Son birkaç sezondur verimi düşüktü. Nevin onu söktürmeyi düşünmüş ama her defasında başka işlere öncelik vermişti. Ağacın yanına geldiğinde durdu. Gövdesindeki eski yaraya baktı. Sonra yerdeki dökülmüş yaprakları ayağıyla kenara itti. “Bu kış seni de halletmek lazım,” diye söylendi. Defterine yazmak üzere telefonunu çıkarmasına karşın vazgeçti. Acele edilecek bir şey yoktu. Budama dönemine daha zaman vardı. Başını kaldırdığında ayın ağaçların üzerinde yükseldiğini gördü. Hasat dolunaydaydı. Gökyüzü açıktı; bahçenin yolları alışılmıştan daha aydınlık görünüyordu.
Çocukluğunda babası, böyle gecelerde ay ışığının tarlada çalışanlara yardım ettiğini anlatırdı. Nevin de yıllar boyunca gecenin aydınlığını çoğu zaman bitirilecek işlerle ilişkilendirmişti. O akşam ise yapılacak iş kalmamıştı. Bir süre ayakta durdu. Sonra boş kasalardan birini ters çevirip üzerine oturdu.
Hissettiği yorgunluğun yalnızca o güne ait olduğunu biliyordu. Bu düşünce aklından geçtiğinde üzerinde durmadı. Ertesi sabah kontrol etmesi gereken depolama kayıtlarını hatırlayınca ayağa kalkıp aracına doğru yürüdü.
Hasadın sonuçları birkaç hafta içinde netleşti.
Ürün miktarı ve kalite dağılımı işletmenin önceki yıllarına göre oldukça başarılıydı. Satış bağlantıları da iyi ilerliyordu. Bahçenin emektar işçilerinin küçük bir kutlama yapma isteğini önce gerek olmadığını söyleyerek reddeden Nevin, daha sonra ısrarlara dayanamayarak kabul etti.
Depoya kurulan masa ikramlar ile donatıldı. Herkesin birbirini kutladığı sırada Nevin kısa bir konuşma yaptı.
“İyi çalıştık. Hepinizin emeği var. Seneye de aynı dikkati göstermemiz lazım.”
Alkışların arasında bir ses yükseldi.
“Seneye daha iyisini yaparız Nevin Hanım.”
Nevin gülümsedi. “Bakarız,” diye karşılık verdi. Bu cevap kendisini bile şaşırttı.
Eskiden böyle bir söze hemen yeni hedeflerini anlatırdı. O gün söyleyecek bir şey bulamadı.
Kutlama bittikten sonra odada biraz daha kaldı. Masanın üzerindeki boş bardaklara, yarım kalmış böreklere baktı. Sonra çantasını aldı.
Dışarı çıktığında kendisini mutsuz hissetmiyordu ama mutlu olduğunu da söyleyemiyordu.
Birkaç gün sonra tarımda yeni yatırımlar yapan bir şirketin görüşmek istediği haberi geldi. Amasya ve çevresinde yeni üretim alanları oluşturmayı planlıyorlardı. Nevin’in yetiştiricilik deneyiminden yararlanmak, yeni kurulacak işletmenin üretim yönetimini ona bırakmak istiyorlardı.
İlk görüşme telefonla yapıldı. Ardından iki kişi Amasya’ya geldi. Masaya yatırılan proje epey
ayrıntılıydı. Kurulacak yeni bahçelerde modern sulama sistemleri kullanılacak, depolama kapasitesi artırılacak ve üretim belirli kalite standartlarıyla yönetilecekti. Hepsinden önemlisi Nevin’e beş yıllık bir sözleşme önermeleriydi. Üstelik yalnızca danışmanlık değil, bütün üretim sürecinin yönetimini ona teslim ediyorlardı. Kendi adıyla anılabilecek bir yetiştiricilik modeli, daha büyük bir işletme ve daha geniş bir pazar… On yıl önce böyle bir teklif alsaydı günlerce uyuyamazdı!
Bu kez önündeki dosyaları dikkatle inceledi.
Toprak analizlerini istedi. Planlanan dikim sıklıklarını sordu. Sulama sisteminin kapasitesini, kullanılacak araçları, çeşit seçimini, iş gücü planını değerlendirdi.
Bazı hesapları yetersiz buldu.
“Bu bölümün yeniden çalışılması lazım,” dedi.
Karşısındaki adam not aldı. Nevin bir süre sonra kendisini hararetle yeni arazilerin planlarını anlatırken buldu. Hangi bölümde hangi uygulamanın daha uygun olacağını açıklıyor, takvim üzerinde değişiklikler yapıyordu. Toplantı bittiğinde yatırımcılar memnundu. “Gördüğünüz gibi Nevin Hanım, sizinle çok iyi işler başarabiliriz.”
Nevin teşekkür etti.
“Biraz düşüneyim,” deyince adam şaşkınlıkla cevap verdi.
“Tabii ki. Ama açıkçası bu projeyi sizin de çok istediğinizi düşündük.”
Nevin cevap vermedi.
Eve dönerken toplantıdaki istekli hâllerini yeniden gözünde canlandırdı.
Planları incelerken bulduğu eksikler karşısında çözüm önerileri getirirken hiç zorlanmamıştı.
Önüne bir iş konulduğunda onu en iyi biçimde yapmaktan başka seçeneği olmadığını düşünürdü. Şimdi ise o yeni bahçelerde çalışmayı gerçekten isteyip istemediğinden emin değildi.
Aynı günlerde ulusal bir televizyon kanalından röportaj teklifi aldı. Program, Türkiye’nin farklı bölgelerinde üretim yapan başarılı kadınları tanıtıyordu. Nevin’in yıllardır Amasya Misket Elması yetiştiriciliğinde gösterdiği başarılar dikkat çekmişti. Çekimin bir bölümünü bahçede, bir bölümünü de Amasya Arkeoloji Müzesi’nde yapmak istiyorlardı. Nevin müze fikrini duyunca memnun oldu. Yavru Köyü yakınlarında bulunan eski elma ağacı mozaiğini biliyordu. Yıllar önce görmüş, özellikle ağacın üzerindeki dört elmayı ve çevresindeki keklikleri hatırlamıştı.
Çekim günü sabah erkenden hazırlandı. Kısa, kumral saçlarını özenle taradı. Aynada kendine baktığında yıllarca açık havada çalışmaktan alnında belirgin iki çizgiyle ve gözlerinin çevresindeki kırışıklıklar ile sanki ilk defa tanışıyor gibiydi. Güneş yanığı teninin üzerinde elmacık kemiklerine yakın küçük lekeler vardı. “Herhâlde biraz makyaj yaparlar,” dedi kendi kendine ve evden ayrıldı. Müzeye vardığında televizyon ekibi hazırlık yapıyordu. Kameranın yerleştirileceği açı belirlendi. Işık kontrol edildi. Muhabir notlarını gözden geçirdi.
Nevin mozaiğin önünde durdu.
Taşların arasına işlenmiş elma ağacına baktı. Dört meyve, dalların arasında hâlâ yerli yerindeydi. Alt tarafta üç keklik vardı.
Yüzyıllar boyunca nesiller gelmiş geçmiş, kurulan bahçelerde kesilen ağaçların yenileri dikilmişti. Ama bu dört elma, bir zamanlar onları yerleştiren ellerin bıraktığı yerde olduğu gibi duruyordu.
Muhabir kameraya dönerek konuşmaya başladı.
“Yaklaşık bin sekiz yüz yıl önce bu topraklarda bir elma ağacı, dört meyvesi ve üç kekliğiyle bir mozaiğe işlendi. Aradan geçen zamana rağmen elma, Amasya’nın en önemli simgelerinden biri olmaya devam ediyor. Bugün bu köklü geleneğin başarılı temsilcilerinden, yıllardır yetiştirdiği Amasya misket elmalarıyla önemli başarılara imza atan kadın üretici Nevin Erdem’le birlikteyiz.”
Sonra Nevin’e döndü.
“Bu mozaiğe baktığınızda ne düşünüyorsunuz, Nevin Hanım?”
Nevin bir süre eseri inceledi.
“Bizim burada elma yalnızca bir meyve değildir,” dedi. “İnsanların geçimidir, emeğidir. Çocukluğumdan beri böyle bilirim. Demek ki bizden önce de çok hasat görmüş bu topraklar.”
Muhabir gülümsedi.
“Peki siz bu kadar eski bir geleneğin bugünlere taşınmasında kendinizi nasıl bir yerde görüyorsunuz?”
Nevin soruyu düşündü.
“Bizden öncekiler bildiklerini aktarmış. Biz de öğrendiklerimizin üzerine bir şeyler koymaya çalışıyoruz. Eskiden kullanılan yöntemlerin hepsi bugün geçerli değil elbette. Bilgi değişiyor, imkânlar değişiyor. Ama emeğin karşılığı değişmiyor. Bir ağaca iyi bakarsanız bunun sonucunu görürsünüz.”
Röportaj müzede bir süre daha devam etti.
Ardından bahçeye geçtiler.
Kamera ağaçların arasında ilerlerken Nevin üretim sürecini anlatıyordu. Toprak hazırlığından budamaya, çiçeklenmeden hasada kadar bütün aşamaları açıklıyordu. Muhabir bazen sözünü kesip ayrıntı soruyor, Nevin hiç duraksamadan cevap veriyordu. Bir ara muhabir elmalardan birini eline aldı.
“Yıllardır bu alanda çok önemli başarılar elde ettiniz. Sizce kusursuz bir hasadın sırrı nedir?”
Nevin gülümsedi.
“Hiçbir şeyi kendi hâline bırakmamak.”
Muhabir cevabı beğenmişti.
“Biraz açar mısınız?”
“Her şeyin bir zamanı var. Budamayı zamanında yapacaksınız. Sulamayı kontrol edeceksiniz. Hastalığı ortaya çıktıktan sonra değil, mümkün olduğunca önceden önlem alarak yöneteceksiniz. Ağacın neye ihtiyacı olduğunu bileceksiniz. Bir şeyi gözden kaçırırsanız bunun sonucunu aylar sonra görürsünüz. O zaman düzeltmek için geç kalmış olabilirsiniz.”
“Yani başarı tamamen kontrolle mi ilgili?”
“Kontrol edebildiğiniz şeyleri kontrol etmekle ilgili,” dedi Nevin. “Havayı değiştiremezsiniz. Ama hazırlıklı olabilirsiniz.”
Muhabir başını salladı.
Sonra elindeki meyveye baktı.
“Peki bir elmanın hasat zamanının geldiğini nasıl anlarsınız?”
Nevin elmayı aldı.
“Yalnızca rengine bakarak karar veremezsiniz. Meyvenin sertliği, nişasta dönüşümü, şeker oranı, yetiştiği koşullar… Hepsini birlikte değerlendirirsiniz. Üstelik toplandıktan sonra nasıl saklanacağı da önemlidir.”
Elmayı avucunda çevirdi.
“Erken toplarsanız meyvenin gelişimini tamamlamasına izin vermemiş olursunuz. Gereğinden fazla beklerseniz de kaliteyi ve dayanıklılığı kaybedebilirsiniz. Önemli olan doğru zamanı bilmektir.”
Muhabir memnuniyetle gülümsedi.
“Çok güzel söylediniz.”
Nevin de gülümsedi.
O sırada söylediği sözlerin kendisi için başka bir anlamı olabileceği aklından bile geçmedi.
Çekim bittiğinde ekip teşekkür etti.
Nevin onlara elma ikram etti. Birkaç fotoğraf çekildi. Muhabir programın yayın tarihini söyledi ve sonra herkes ayrıldı.
Nevin programın rehavetine pek kaptırmadı kendini; aklında yapılması gerekenlerden uzun bir liste ile zaman aktı gitti. Program yayınlandığında Nevin evde değildi. Depoda beklenenden uzun süren bir görüşmeye katılmıştı. Telefonuna gelen kutlama mesajlarını ancak akşam gördü. Programın kaydı da gönderilen mesajların arasındaydı. Fakat o akşam izlemeye fırsat bulamadı. Ertesi gün de yatırım şirketinden yeni sözleşme taslağı iletildi. Nevin dosyayı açtığında aslında her şeyin tam da belirttiği yönlendirmelere uygun olduğunu gördü.
Her yıl için yapılacak işler belliydi. Bir süre sonra kalemi bırakıp ekrandaki satırlara baktı. Hayatının gelecek beş yılı, henüz kabul etmediği bir sözleşmenin içinde düzenli sütunlara ayrılmıştı. İçinde tuhaf bir sıkıntı belirdi. Bilgisayarın başından kalktı. Mutfağa gidip çay koydu ve masaya geri dönmekten vazgeçip televizyon röportajını açtı.
Önce müzedeki görüntüler çıktı karşısına.
Elma ağacı mozaiği. Dört elma. Üç keklik.
Ardından kendisini gördü. Lacivert ceketiyle mozaiğin önünde duruyor, Amasya’nın elmacılık geleneğinden söz ediyordu.
Sonra bahçede yapılan çekimlerde muhabirin sorusunu duydu.
“Sizce kusursuz bir hasadın sırrı nedir?”
Ekrandaki Nevin hiç duraksamamıştı.
“Hiçbir şeyi kendi hâline bırakmamak.”
Nevin elindeki çay bardağını masaya koydu.
Cümlesini yeniden düşündü. Yıllardır gerçekten de hiçbir şeyi kendi hâline bırakmamıştı. Ağaçların bakımını, çalışanların işlerini, sevkiyatları, toplantıları, tatilleri…
Bir yere gidecekse önce bahçenin durumunu kontrol ederdi. Birkaç günlüğüne uzaklaşması gerekiyorsa dönüş tarihini yapılacak işlere göre belirlerdi. Bir daveti kabul ederken bile aklından önce üretim takvimi geçerdi.
Hayatında kendiliğinden gelişen pek az şey kalmıştı.
Sıra muhabirin ikinci sorusundaydı.
“Peki bir elmanın hasat zamanının geldiğini nasıl anlarsınız?”
Nevin kendi cevabını dinledi.
“Önemli olan doğru zamanı bilmektir.”
Görüntüyü durdurup bir süre ekrana baktıktan sonra yeniden oynattığı kendi sesi, “Erken toplarsanız meyvenin gelişimini tamamlamasına izin vermemiş olursunuz. Gereğinden fazla beklerseniz de kaliteyi ve dayanıklılığı kaybedebilirsiniz,” diyordu.
Nevin televizyonu kapattı. Mutfaktaki sessizlikte beş yıllık sözleşmeyi tekrar düşündü.
O sözleşmenin her sayfasına, her detayını işletmeye sanki yarın kurulacakmışcasına hâkimdi. Adını koyamadığı ise bütün bunları neden yapmak istediğini bilmediğiydi. Daha doğrusu, isteyip istemediğini kendisine hiç sormamıştı.
Yıllardır bir hedefe ulaşınca yenisini belirlemişti. Bir işi tamamlayınca ötekine başlamıştı. Her başarının ardından daha büyük bir başarı aramıştı. Şimdi ise önüne konulan fırsat, geçmişte hayal ettiği her şeyi içermesine karşın, içinde ona doğru gitmek isteyen hiçbir his yoktu.
Geri çekilmek istemesini nasıl açıklayabilirdi?
Yorulmuş muydu? Yaşlanmış mıydı? Yoksa eskisi kadar cesur değil miydi? Kendisine ilk kez böyle sorular soruyordu. Oysa daha basit bir ihtimal vardı. Belki de artık istemiyordu.
Bu düşünceyi kabul etmek, diğerlerinden daha zordu.
Her sabah olduğu gibi ertesi gün de 05.45’te uyandı. Hava durumuna baktı. Kahvaltısını hazırladı. Yapılacaklarını not ettiği defterinde yatırımcılarla ilgili kısma bir soru işareti koydu.
Hayatında ilk kez bir işi nasıl yapacağını değil, yapıp yapmayacağını düşünüyordu.
Öğleden sonra bahçeye gitti. Hasattan sonra ağaçlar iyice sessizleşmişti. Yaprakların bir bölümü sararmaya başlamış, yerdeki otlar seyrelmişti. Bahçenin arka tarafındaki yaşlı ağacın yanına yürüdü. Gövdesindeki yarayı inceledi.
Bu ağacı yıllardır söktürmek istiyordu. Ağacın gövdesine elini koydu ve bir süre öyle kaldıktan sonra geri çekildi. Ağacın bir süre daha orada kalmasının bir şey bozmayacağını düşündü. Aklına koyduğunu çoğunlukla yapan Nevin için bu düşünce tarzı yeniydi.
Yatırım şirketi de bir yandan kararını bekliyordu. Son görüşme için yeniden buluştukları gün masadaki sözleşmelere Nevin’in bazı önerileri de eklenmişti.
Şirket temsilcisi memnuniyetle konuştu.
“Artık başlayabiliriz diye düşünüyoruz.”
Nevin dosyayı önüne çekti. İlk sayfasına bakmasıyla kapatması saniyeler sürdü.
“Ben bu işi üstlenmeyeceğim.”
Karşısındaki adam bir süre konuşmadı.
“Bir sorun mu var?”
“Hayır.”
“Şartlarda değiştirmemizi istediğiniz bir şey varsa konuşabiliriz.”
“Şartlarla ilgili değil.”
“Peki neden?”
Nevin günlerce ne söyleyeceğini aklında hazırlamış olmasına rağmen olay hiç de prova ettiği gibi gelişmemişti. Mantıklı bir açıklama, karşı tarafı kırmayacak bir cevap bir türlü gelmiyordu. Gevelemek tarzı değildi.
“Çünkü artık istemiyorum,” dedi.
Adam şaşkınlıkla baktı.
“Bu sizin için çok büyük bir fırsat, Nevin Hanım.”
“Biliyorum.”
“Böyle bir projeyi yönetebilecek çok az insan var.”
“Onu da biliyorum.”
“Öyleyse…”
Nevin hafifçe gülümsedi.
“Bir şeyi yapabiliyor olmak, onu mutlaka yapmak gerektiği anlamına gelmiyor.”
Bu cümleyi söyledikten sonra kendisi de sustu.
İlk kez böyle düşünüyordu.
Karşısındaki adam bir süre daha konuştu. Teklifi yeniden değerlendirmesini istedi. Nevin teşekkür etti ama kararını değiştirmedi.
Toplantıdan çıktığında kendisini büyük bir zafer kazanmış gibi hissetmedi. Hatta biraz korktu. Hayatının en önemli fırsatlarından birini geri çevirmişti.
Yıllar boyunca başarılarını artırmak için çalışmış, şimdi ise daha büyük bir başarı ihtimalinden kendi isteğiyle vazgeçmişti. Bunun doğru olup olmadığını bilmiyordu.
Ama ilk kez bir kararın kusursuz olduğundan emin olmak zorunda hissetmiyordu.
Nevin mevcut bahçelerini hemen bırakmadı.
Yıllardır kurduğu işletmenin sorumlulukları vardı. Çalışanlar, müşteriler, devam eden anlaşmalar…
Bunların hiçbirini bir sabah çekip giderek geride bırakamazdı.
Önce işlerin düzenini gözden geçirdi. Hangi görevlerin kendisine bağlı yürüdüğünü belirledi. Eksik kalan yetkilendirmeleri tamamladı. Bir sonraki sezonun hazırlıkları için işletmenin yönetim sorumluluklarını yeniden düzenledi.
Bu süreç beklediğinden zor oldu.
Bazı sabahlar yine herkesten önce bahçeye gitmek istedi.
Bir gün depodan gelen bir telefon üzerine arabasının anahtarını aldı. Sonra durdu. Arayan kişinin sorunu kendisi olmadan da çözebileceğini fark etti.
Telefon etti.
“Sen karar ver,” dedi.
Karşı taraf şaşırdı.
“Emin misiniz?”
Nevin bir an duraksadı.
“Eminim.”
Telefonu kapattığında içinde hafif bir huzursuzluk vardı. İşin doğru yapılıp yapılmadığını merak ediyordu. Fakat arayıp yeniden kontrol etmedi.
Bir başka gün eski defterlerini karıştırdı. Yıllar boyunca tuttuğu kayıtların arasında saatler geçirdi. Her sayfada bir hasat vardı. İlk büyük verim artışı. Şiddetli donun yaşandığı yıl.
Hastalıkla mücadele edilen sezon. İlk ihracat. En yüksek satış. En iyi kalite sonucu.
Her yılın bir karşılığı bulunuyordu.
Defterleri kapattığında kendi hayatının da bu kayıtların arasından geçtiğini düşündü.
Kırk yılı aşkın süredir ağaçların neye ihtiyacı olduğunu öğrenmişti.
Ne zaman su verilmesi gerektiğini, hangi dalın kesileceğini, hangi meyvenin bekletileceğini biliyordu.
Ama kendisine neyin iyi geldiğini düşünmeye pek az zaman ayırmıştı.
Bu düşünce onu geçmişinden pişman etmedi.
Bahçelerini seviyor, yetiştirdiği elmalarla gurur duyuyordu. Yıllarca verdiği emeğin hiçbirini değersiz değildi. Yalnızca hayatının geri kalanının da aynı defterlere yazılması gerekmediğini anlamaya başlamıştı.
Kış yaklaşırken bahçede budama hazırlıkları başladı. Bir sabah Nevin son kontroller için geldiğinde çalışanlardan biri arka taraftaki yaşlı ağacı gösterdi.
“Bunu da söküyoruz, değil mi Nevin Hanım?”
Nevin ağaca baktı.
Yıllardır aynı yerde duruyordu. Gövdesi eğrilmiş, dalları seyrelmişti. Verimi düşüktü. Yerine dikilecek genç bir fidan, birkaç yıl içinde daha iyi ürün verebilirdi.
Bu hesabı biliyordu.
“Hayır,” dedi.
Adam şaşırdı.
“Geçen yıl sökülecekler listesine almıştık.”
“Biliyorum.”
“Yerine yenisini dikecektik.”
Nevin başını salladı.
“Bu yıl kalsın.”
Adam bir şey söylemedi. Sonra öteki ağaçlara doğru yürüdü.
Nevin yaşlı ağacın yanında biraz daha durdu.
Onu neden bırakmak istediğini tam olarak bilmiyordu.
Belki yıllardır orada olduğu için. Belki gövdesindeki eski yaranın nasıl kapandığını hatırladığı için. Belki de her şeyin daha verimli, daha düzgün, daha kusursuz olmak zorunda olmadığını yeni yeni kabul ettiği için. Bunun üzerinde fazla düşünmedi.
Ağacın gelecek yıl kaç elma vereceğini hesaplamadı. İlk kez bunu bilmeye ihtiyaç duymadı.
Nevin ertesi sabah yine erkenden uyandı. Saat 05.45’ti. Bir süre yatağında kaldı.
Sonra kalkıp mutfağa geçti. Çaydanlığı ocağa koydu. Telefonunu eline aldı.
Hava durumuna bakacaktı. Ekranı açtı, sonra kapattı. Mutfak masasındaki kareli defter hâlâ yerindeydi.
Nevin oturup defteri önüne çekti ve sayfayı çevirdi.
Uzun süre kalemi elinde tuttuysa da yapılması gereken bir iş yazmadı. Çaydanlığın buharı odaya yayıldı. Pencereden sabahın ilk ışıkları görünmeye başlamıştı. Nevin bardağını doldurdu, masaya geri döndü. Önünde hâlâ boş bir sayfa vardı.
Bir zamanlar böyle bir sayfa onu huzursuz eder; doldurulması gereken bir eksiklik gibi görünürdü. Şimdi de ne yapacağını tam olarak bilmiyordu. Belki birkaç gün sonra bir yere gidecekti. Belki yıllardır ertelediği bir şeyi yapacak, belki de hiçbir şey yapmayacaktı. Kalemi usulca defterin üzerine bıraktı. Çayından bir yudum aldı. Ve ilk kez, önündeki boş sayfayı doldurmak için acele etmedi. Hayatının hasadı için kusursuzluk zorunluluğunu bırakmaya karar verdi.

