“Cem’e…”
Sokak kapısının altından içeriye atılmış beyaz bir zarf ilişti gözüne. Eğilip zarfı aldı, bırakanı görebilme ihtimaliyle sokağı kolaçan etti ama civarda kimse yoktu. Sabah çok erken saatlerde ya da gece yattıktan sonra bırakılmış olmalıydı.
Mutfakta kahvesini yaparken merakla zarfı açtı. Bir mektup. Birkaç sayfa. Düzgün yazılmaya çalışılmış satırlar…
“Nerede olduğun, neler yaptığın konusunda hiç fikrim yok. Yani, elbette aynı şehirde yaşadığımızı ve neredeyse her şeyini verecek kadar yoğun çalıştığını biliyorum. Bildiklerim bu kadarla sınırlı -ki seni tanıyan herkes bunları zaten biliyor. Benim bildiklerim ise her zaman başkalarınınkinden kesinlikle fazlaydı ama daha önemlisi farklıydı. Çünkü onlarla konuşurken bir süzgeçten geçirir, benimle ise paylaşırdın. Onlar eski alışkanlıklarını bilirler; senin kabuk değişimini ıskalarlardı. Eskiden, maalesef eskiden diyorum çünkü o kabuk değişimlerinde, geçmişinin üzerine inşa etmeye çalıştığın yeni hayatının duygularını, düşüncelerini anlatırken seni en çok anlayan kişi olduğumu söylediğin zamanlardı. Yanımda mutlu olduğunu, mutlu hissettiğini söylediğinde ben de bir başka olurdum. Zaman senin yanındayken hiç akmasın isterdim, eskiden. Bu kelimeye neden bu kadar takıldığımı bilmiyorum. Eskimiş olmayı istememek ile kabullenmek gerektiğini anlamak arasında bir yerlerde kaldığım için herhalde. Bu koca sessizliğinin sebebini, neden konuşamadığımızı bilmediğim ve anlayamadığımdan, bir bekleyişin içinde kaybolmuş ve sanki bir şeyler askıda kalmış gibi hissettiğim için.
Her gece, beraber gülebileceğimiz ve üzüntümüzü paylaşabileceğimiz günlerin, yani yaşamın ta kendisinin, acısıyla tatlısıyla baş başa geçirilebilecek bir ömrün askıda kaldığını düşünüyorum.
Bu uzun sessizliği yırtmak için harekete geçmemiz gerektiğinin farkında olmamıza rağmen, bazen nasıl yapacağımızı bilmediğimizden bazense en iyi zamanı yada en iyi yöntemi kollamak için beklememizden kaybettiğimiz günler, haftalar ve ayları düşünüyorum gözlerimi kaparken. Gelecek günlere bilinçsizce itelediğimiz şimdileri sayıklıyorum. Oysa ne şimdileri davet edebiliyorum ne de geleceği hızlandırabiliyorum.
Belirsizliklerin üzerine eklenen çözümsüzlüklerin yarattığı koca bir yumağın ipleri arasında kaybolduk. Kararsızlıklarımız yüzünden kaçırdığımız fırsatlar hiç gelmiyor mu aklına? Hayal kırıklıklarımızın kanattığı kalplerimize ne olacak peki? Onarabilecek miyiz?
Ve artık her şey Allah’a kaldı, dediğimiz o noktaya mı geldik?
Umutsuz olmamaya çalışırken, fırtınalı bir havada soğuk denizin tam ortasında bir can simidine sımsıkı tutunup kurtarılmayı beklemek bizimki. Belki de sadece ben böyle hissediyorum. Senin ne hissettiğini bilmek istiyorum. İçini dökmen için ne yapabilirim? Kimin ne zaman o yardım elini uzatacağını bilmeden hayatta kalmaya çalışıyorum. En güzel anlarımızı canlı tutmaya, sezgilerimle sana ulaşmaya çalışıyorum. Biri o eli bana uzatsa, ben de seni çekip çıkaracağımı biliyorum. Bedenim soğuyor. O suda ne kadar kalabileceğimden emin değilim. Oysa yaşamak öyle güzel ki, tanıyorum renklerini, seslerini. Ama göremiyorum, duyamıyorum, hissedemiyorum.
Ama ben yine de inanıyorum mucizelere. Ruhumla, kalbimle ve bedenimle seninle birleşeceğim günü iple çekiyorum. Beni kollarına aldığında yaşayacağımız tarifsiz mutluluğu, neşeyi ve huzuru düşündükçe içim umutla doluyor! O günlerin nasıl geleceğini bilmiyorum ama bir şekilde geleceğini biliyorum.
Yaradan’a sığınıyorum. İki evladıyız O’nun. Kendinden bir parça üflediği ruhlarımız ezelden tanıyor birbirini; aynı hissediyor, aynı görüyor. Hayatımızın bu dönemlerinde kesişmiş yolumuz. Ben senle bütünleşmeyi seçtim, ta ilk günden tanıdık ruhun benimkine. Sana sevgim kalbimin atışları, sana sevgim gözlerimden okunan cümleler, sana bakışım yüreğimdeki şefkat, sana sevgim benden sana akıp giden bir pınar.
Yaradan’ım, duyar ve görür beni bilirim. Çaresiz hissettiğimde çare verir. Acı çektiğimde su serper. Gözlerimi kapattığımda sonsuz ve koruyucu ışığı üzerime yağar. Turkuaz vitraydan yansıyan ışık unutmak istemediğim o rüyamı gözümde yeniden canlandırır. Turkuaz boyalı bir duvar ya da belki açık pencereden rüzgârın dalgalandırdığı perdelerin arasından gördüğüm deniz. Suyun üzerinde sanki pırlanta tozları. Gözlerin kenetli benimkilere. Nefesin ciğerlerimi dolduruyor; ferah ve serin.
“Hayır, askıda değiliz!” diyebilecek misin? Cevabını bekliyorum merakla ve özlemle. Sende kalan tortu nedir? Anlat bana.
Mektupta imza yoktu, imza atılmasına da gerek yoktu. Sadece fincandaki kahvesi değil, elleri de buz kesmişti Cem’in. Kendini kolay açabilen biri değilken, bir de yazmak? Yazabilmek için önce kendinden emin olması gerektiğini biliyordu. Okuduklarından sarsılmıştı. İşe geç kalmamak için bir an önce hazırlandı. Yazan “eski” kelimesine nasıl takıldıysa, Cem de “tortu” kelimesini düşündü durdu yol boyu.



