Ustam eğildi, yerden bir taş aldı, karşı kıyıya fırlattı. Birlikte yürüyüş yapıyorduk nehir kenarında.
Dudaklarında o bilge gülümseme, dimdik gözlerimin içine baktı, “Her attığımız taş sence kıyıya mı varmalı?”
“Ustam ya,” demiştim daha birkaç dakika önce, “Şu güzelim kadını ustam…Ne olurdu öldürmeseydik o romanın sonunda…”
Lev Nikolayeviç başını çevirdi, bıçak keskinliğinde bir bakış fırlattı bana. Gözleri hem gözlerimdeydi hem de çok uzaklarda.
Cevap vermedi. Eğildi; yerden iki taş aldı, birini bana uzattı, diğerini karşı kıyıya fırlattı.
Birlikte yürüyüş yapıyorduk, ustam ve ben nehir kenarında. Bir pazar sabahı Yasnaya Polyana.
Bir gece önceydi. Leningrad Filarmoni salonunda tarihi bir konser akşamı daha başlamakta.
Her dem masalsıdır bu şehir, hele mevsimlerden kış, aylardan şubatsa.
Filarmoni binasına gitmek için erkenden çıktım otelimden. Dışarısı ayaz. Oldum olası ince giyinirim. Paltomun yakasını kaldırdım. Konser salonuna yürüyerek gideceğim.
İşte Nevsky caddesi, uzun bir şubat gecesi başlıyor, rüya âlemine ilk adımımı attım. Asırlık granit kaldırımlar yer yer buz kaplı. Üzerlerinde incecik taze bir kar tabakası.
Köprülerin üzerine gelince duruyorum. Nehir buz tutmuş. Demir korkuluklar ıslak.
Bu şehirde korkuluk deyip geçemezsiniz, her biri ayrı sanat eseri. Hepsi ayrı güzel de yaz sarayının önündekileri mutlaka görmelisiniz.
Hikâyeyi belki bilirsiniz: Bir İngiliz lordu yatıyla birkaç ay sürecek dünya seyahatine çıkar. İlk durağı Leningrad. Mevsimlerden yaz. Gece gelir, Neva nehrinde demirler kaptan, tam da yaz sarayının karşısına.
Lord hazretleri sabah uyanır, güverteye çıkar. Kahvesini ister, kıyıda Petro’nun yazlık sarayı. Seyre dalar.
Sarayın bahçesini çevreleyen demir korkuluklar tam karşısındadır. Büyülenir. Saatlerce kıpırdamaz, ayrılamaz bu sanat eserinin karşısından.
Neden sonra kaptana emir verir. “Demir al, eve geri dönüyoruz!”
Şaşkınlıkla bakar Kaptan, “Ama efendim!”
Lord gülümseyerek susturur kaptanı, “Bu seyahat amacına ulaşmıştır. Bir sefere bu kadar güzellik yeter, bunları hazmetmem epey zaman alacak!”
Nevsky caddesinden aşağıya yürüyorum. Burada hazmedilecek o kadar çok güzellik var ki; katedraller, köprüler, incecik topuklu genç kızlar.
Bu şehrin havasından ya da suyundan, kadınlar kürk mantolarının içinde haklı bir gururla taşıdıkları bedenleri ince ve kıvrak. Nasıl da alımlı yürüyorlar kar tabakasının üstünde bıraktıkları ayak izleriyle insana olmadık hayaller kurdurarak.
Aceleleri var, ya bir kafeye ya metroya doğru, adımları hızlı, kararlı… Dışarıdan soğuk görünüyorlar ya. Aldanmayın sakın.
Böyle narin, bu ulaşılmaz görünüşlerine bakmayın. Göğüs kafeslerinin tam altında, her biri kocaman, sımsıcak bir yürek taşımakta.
Yalnız oraya kolayca giremezsiniz. Çok dikkat etmelisiniz. Onların hepsi birer hanımefendi. Hanımefendi olduklarını mutlaka bilmeli, bildiğinizi de mutlaka hissettirmelisiniz.
Cumartesi gecesi başlıyor. Aylardan şubat. Leningrad. Kim bilir, bu şehir bu gece ne maceralara gebe…
Bir müzik başlıyor içimde; kısa, kararsız adımlarla yürüyorum, bu şehirde olmanın anlatılmaz hafifliğiyle. Her köşe başında durup şehri seyrediyorum. Acelem yok. Hazmedeceğim.
Bir genç kız geçiyor karşı kaldırımdan, elinde armonika. O meşhur tarihi mekân. Önündeyim. Kafe Literaturnaya.
İçerisi sıcacık, içerde şiir kokusu var. Bir kahve, bir pasta dilimi söyledim. Üzerinde orman meyveleri. Kalabalık, biraz beklemem gerekecek servisi.
Arka masamda genç bir adam, koyu tenli, neredeyse Arap diyebilirsiniz. Önünde kâğıtlar, çalakalem yazıp duruyor habire, dudakları kıpırdıyor belli belirsiz. Bir şeyler için acelesi mi var ne, boştaki elinin işaret parmağıyla masanın üstünde ritim tutmakta.
Garson kız kahvesini getirdi, “Başka bir emriniz var mı Alexander Sergevitch?” Oralı bile olmadı adam. Aleksandr Sergeviç mi?..
Aman Allahım! Bu o. Rus edebiyatının babası. Puşkin! Olur mu demeyin, söyledim size, “Masal gibidir… Hayal aleminde yaşarsınız bu şehirde!” diye.
Benim kahvem de geldi, incecik, zarif garson kızı bir yerden gözüm ısırıyor. Kime baksam tanıdık geliyor bu şehirde. Burada yaşamış olmalıyım önceki hayatlarımdan birinde. İçimde böyle bir duygu. Size de hiç oluyor mu?
Dışarı çıktım. İşte gene aynı şey oldu; nehir kenarında genç bir adam, üstü başı dökülüyor. Evsiz barksız mı acaba? Kıyafetleri, bu mevsim için ne kadar ince. Lakin gözleri sabit bakıyor, adımları kararlı.
Olur mu olur, cesaretimi toplayıp, “Raskolnikov!” diye seslendim. Önce durdu, göz göze geldik, sadece bir saniye. Sonra hemen başını çevirdi. O bir saniye bana yetti. Bana bakışında hüzün sezdim, gözlerinde yalvaran bir ifade, “Ne olur beni yolumdan çevirme!”
Gidip o cadıyı öldürecek kesin. İki elini iki yana açtı, yoluna devam ediyor, adımları hızlandı. Yolundan çevirir miyim hiç? Adalet yerini bulsun. “Oh olsun o tefeci, o gaddar cadıya!”
Büyük otelin önünden sola döndüm. Filarmoninin olduğu sokak. Asırlık parke taşlarını benden önce kim bilir kimler çiğnedi. Huşu içindeyim, nasıl yavaş, nasıl dikkatli basıyorum o parke taşların üstüne, bir görseniz. Burada her anın, her sokağın, her taşın kıymetini bilmelisiniz.
Neden mi… Bu taşları asırlarca çiğnemiş insanlar, ustalar, büyük ustalar… Onlar yarattıkları eserlerle dünyamızın daha güzel bir yer olmasını sağladılar.
Ah benim bu romantik hâllerim. Durup durup sokak lambalarını seyrediyorum. Sarımtırak ışıklarından arsızca savruluyor kar taneleri.
Gel de bu şehirde âşık olma bu gece.
Konser salonu ışıl ışıl. Çift kanatlı, ağır ahşap kapılardan aceleyle giriyor içeri insanlar. Kardan kaçıyorlar. Ben kaçmıyorum. Acelem yok. Paltomun omuzlarındaki karları silkeledim, soğuğa aldıran kim? Dedim ya bu güzelliğin her yudumunu sindirmeliyim.
Birden dört atın çektiği fiyakalı bir araba gördüm. Köşeyi döndü, konser salonunun tam önünde durdu. Kapısı açıldı. İçinden kim inecek acaba… Karşı kaldırımdayım. O tarafa doğru hareketlendim.
Yeşil paltolu bir kadın tek başına, kocaman yeşil bir şapka başında, yuvarlak. Yüzünü göremiyorum. İnsanı büyüleyen bir şeyler var zarafetinde. Dünyanın bütün mıknatısları gücünde. Durur muyum daha arkasından hemen içeri girdim, alelacele.
Leningrad Filarmoni’de konser salonuna paltonuzla giremezsiniz. Hatta fuayeye bile. Üst kata çıkmadan mutlaka vestiyere uğramalısınız.
Vestiyerin önü kalabalık. Ben kuyruğa girdim. Yeşil mantolu kadın girmedi. Mantosunu çıkardı, tezgâhın arkasından çıkıp koşturarak gelen bir görevliye uzattı. Görevli paltoyu iki eliyle tuttu, selam vermek için saygıyla eğildi. Genç kadın merdivenlere yöneldi.
Ağır, ağır merdivenlerden çıkıyor şimdi, gözlerimi ondan alamıyorum. Adımları, hareketleri, zarafeti büyüleyici… Sadece bir kadın diyemezsiniz ona, o bir sanat eseri.
Yukarı çıktım, bordo kadife kaplı koltuğuma kuruldum. Parmaklarımın ucunda kadifenin yumuşacık dokusu. Beş duyum açık. Salonda yüzyılların damıttığı müziğin duygusu var, kokusu… Tiryakisi olduğum. Birazdan müzik başlayacak.
Orkestra geldi. Müzisyenler. Kadınlar çoğunlukta. Uzun siyah tuvaletler içinde. Omuzları çıplak. Kadınlar. Onları görünce nabzım hızlanıyor, gözlerimin de parladığını söylerler. Ah benim bu hâlim ne olacak?
Derken Maestro da geldi. Nasıl mağrur. Kendinden emin. Yuri Temirkanov. Bence dünyanın en iyisi. Program da müthiş. İlk önce Çaykovski piyano konçertosu çalacak. Başladı müzik.
Ayaklarım yerden kesildi. Havalanıyorum, yolculuk başladı, gökyüzünün yedi kat tepesine. Beni benden alıyor müzik. Varlığını bilmediğim diyarlara gidiyoruz birlikte. Her nota, her ritim, her melodi ayrı bir yolculuk, ayrı bir ülke… Ne kadar seviyorum bu seyahati. Cennetin bahçeleri bundan daha güzel olabilir mi!
Konserin ilk bölümü bitti. İnsanların ayağa kalkmasından anladım. Müzik benim içimde devam ediyor oysa.
Kalktım, fuayeye çıktım. Ufak dans adımlarıyla yürüyorum. Yer çekimi kaybolmuş. Müziğin etkisi. Bara yaklaştım, “Bir kadeh şampanya lütfen.”
Tavandan sarkan ışıltılı kristal avizeler, elimde şampanya kadehi, gözüm velfecri okuyor, onu arıyorum kısa adımlarla… Buralarda olmalı, onu görmeliyim mutlaka…
Derken, ne kadar geçti bilmem. Onu görüverdim birden, yuvarlak malakit kolonlardan birinin arkasında. Durur muyum hiç, o tarafa seğirttim hemen.
Yeşil uzun elbisesi, kuğuları kıskandıracak zarafetteki boynu, eşsiz güzelliği…
Oydu, tanıdım. Rüya devam edeceğe benziyordu. “Anna!” diye bağırdım.
Beni duymadı. O da ne, yanında biri var; briyantinli, sert bakışlı, kıvrık bıyıklı, parlak üniformalı bir genç adam. Sertçe tutmuş o meleğin kolundan! Anna’nın kolundan, kâh yalvarır, kâh emreder gibi konuşuyor, nasıl ısrarlı, nasıl yapışkan.
“Yarın geleceksin değil mi bana?”
“Hayır, hayır yapamam, bırak kolumu!” diyor Anna.
Oldum olası kadına şiddete dayanamam.
Şeytan diyor ki, “Allah yarattı deme, giriş şu dallamaya… Tekme, tokat, yumruk, kafa… Hadi durma!”
Şeytana uyacağım, öfkeyle bağırdım soytarıya, “Bırak lan kızın yakasını.” Vronsky’nin gırtlağına doğru bir hamle yaptım o kızgınlıkla.
Tam o anda bir ses duydum arkamda, “Dur hele, bir sakin ol genç adam,” diyordu, pıt, pıt, pıt, belli belirsiz dokunuyordu omzuma. Arkamı döndüm o hırsla, “Sen kim oluyorsun da…”
Diyecektim, diyemedim. Kelimelerim dudaklarımda dondu kaldı, ceketimin düğmelerini ilikledim, önünde saygıyla eğildim.
Uzun beyaz sakalı ile tam karşımda bilgece gülümsüyordu bana, “Lev Nikolayeviç, ustam…” dedim, elini öpmeye davrandım.
Ta kendisiydi, siyah peleriniyle tam karşımdaydı… Gözlerime inanamadım, “Tepkini anlıyorum genç adam,” dedi. “Şimdi onları kendi hâllerine bırak. Ama istersen yarın bana gel, konuşuruz seninle biraz.”
Durur muyum hiç, ilk trenle gittim ertesi sabah Yasnaya Polyana’ya…
Nehir kenarında yürüyüş yapıyorduk o pazar sabahı ustamla ben, yan yana, “Anna’nın hayatı…” dedi, “Öyle parçalanmıştı ki artık o parçaları birleştirmesine imkân yoktu. Aynı gerçek hayattaki gibi… Ben çok mu istedim sanıyorsun Anna’yı öldürmeyi!”
“Ne yapabilirim ustam?” dedim, “Ben romantiğim. En baştan midem kaldırmadı, yakıştıramadım Anna’ya o subayı, Levin mesela, daha çok yakışmaz mıydı, güzelim Anna Karenina’ya?”
“Levin…” dedi, durdu, vazgeçti, gerisini getirmedi.
Dilimin ucuna kadar o soruyu sormak geldi, Levin karakterinde kendinizden bir şeyler olduğu doğru mu ustam? Dudaklarımı ısırdım, sormadım, soramadım, o kadarına cesaretim yoktu.
Beni dinledikten sonra tane tane konuştu Büyük Usta, “Anladım edebiyata meraklısın…Otur öyleyse, kendi Anna Karenina’nı kendin yarat, olay değil tabii ama sana ait olması dışında başka bir kural yok.”
Durdu, gözlerimin içine bakıyordu. “Mesela kendi hayatını düşün, hiç mi aşk acısı çekmedin? Ne yapabiliriz ki duygular birbirine eşit olmadığında?”
“Çekmez olur muyum hiç usta,” dedim, “Ne şiirler döktürdüm, ne uykusuz geceler, gözyaşı, ıstırap! İnsanın aşktan canı yandığında!”
“Bak gördün mü, zaten hissetmezsen nasıl yazabilirsin ki? Unutma, aşk hiçbir zaman adaletli değildir. Mutlaka bir tarafın tutkusu daha ağır basar!”
Düşündüm, hiçbir aşk dengede olmuyordu gerçekten de… Tıpkı Vronsky ile Anna Karenina’nın yaşadığı gibi.
Önce bir tarafın duyguları yoğunken, diğer taraf varını yoğunu o aşka adıyor. Adayınca, tıpkı birleşik kaplar teorisindeki gibi, diğer tarafın duyguları gitgide eksiliyordu.
“Evet!” dedi, “Bak ne güzel söyledin!”
“Haklısın ama,” dedim, “benim elim varmıyor bir türlü, karakterlerimi öldürmeye usta…”
Tekrar gülümsedi bana, “Benim de varmadı evlat!” dedi, “Günlerce yemeden içmeden kesildim… Saatlerce ağladım!”
Geri dönüş yolunda sessizdim. “Trene kadar birlikte gidelim,” dedi. İtiraz ettim. Koskoca usta, beni geçirecek, ha! İtirazımı kabul etmedi, peronda vedalaştık ustamla.
Tren hareket etti. Penceresinden el sallarken ustamın yanında bir kadın belirdi. Yeşil uzun elbisesi, kuğuları kıskandıracak zarafetteki boynu, eşsiz güzelliği ile ondan başkası olamazdı. El ele tutuştuklarını gördüm.
Tren hızlanmaya başladı, siluetleri yavaş yavaş gözden kaybolurken mutluluktan uçuyordum.
Havada aşk tadında bir şeyler vardı. Coşkuyla, keyifle, sevinçle haykırdım, “Sen çok yaşa be usta!”
Ustamın verdiği taşı hâlâ elimde sımsıkı tutuyordum. Onlar gözden kaybolunca avucumu açtım. Taşın üstünde hiyeroglife benzeyen şekiller vardı.
Evime gidecek, ne yapıp edip o şekillerin şifresini çözecektim. Sonra oturup bir şiir, bir hikâye, belki de bir roman yazacaktım.
Leningrad’a, sokak taşlarına, Ustama teşekkür ederim. Bir de masallara.

